İSLAMİ SORULAR VE CEVAPLAR:Seferde Hayzı Biten..ve daha birçok soru cevap burada

İsimli konu WH 'İslam ve Din Kültürü' kategorisinde, Y@z Y@ğмυяυ üyesi tarafından 30 Mart 2010 tarihinde yazılmıştır. İSLAMİ SORULAR VE CEVAPLAR:Seferde Hayzı Biten..ve daha birçok soru cevap burada hakkında bilgi ve tartışmalar.

  1. Seferde Hayzı Biten -Seferde Hayzı Biten -Gusletmek İçin Uygun Yer Bulamazsa




    Sual:

    Seferde hayzı biten kadın, gusletmek için uygun yer bulamazsa ne yapar?

    Cevap:

    Önce gusül için bütün imkânları araştırır. Varsa kadınlar hamamına gider. Uygun birisine durumu anlatır. Yine uygun yer bulamazsa, iki namazı cem etme imkânı varsa, guslünü tehir eder. Bu da mümkün olmazsa, gusül için teyemmüm eder ve suyla abdest alıp namazını kılar. Yolda, otobüste olup gusledecek yer bulamayan da, cem etme imkânı da yoksa mola yerinde teyemmüm eder.

    Mehmet Ali Demirbaş
    [​IMG]
    30 Mart 2010
    #1
  2. İSLAMİ SORULAR VE CEVAPLAR:Seferde Hayzı Biten..ve daha birçok soru cevap burada Cevapları

  3. Allah razı olsun yağmurum
    güzel bilgileri bizle paylaştığın için teşekkürle
    r:tamam:
    30 Mart 2010
    #2
  4. rica ederim daha güzel şeyler yaparız hep beraber inşaallah
    30 Mart 2010
    #3
  5. Cünüpken yemek yenir mi?
    [​IMG]


    Cünüpken yemek yenir mi?

    - Cünübün uyuması

    - Cünüp olan kimseyle oturmak

    - Cünüp olana dokunmak

    - Cünüp olmak hangi ibadetlere engeldir?




    Bir insanın cünüb olması haram değildir ve cünüb olan bir kişi de pis değildir. Ancak bu durumda olan bir insan gusül abdesti almadan bazı ibadetleri yapamamaktadır.

    Cünüp olan kimseye yasak olan şeyler aşağıya alınmıştır:
    1 -Namaz kılmak,
    2- Kabe'yi tavaf etmek,
    3- Kur'ân-ı Kerîm'e dokunmak ve onu taşımak. Binâenaleyh üzerine âyet-i kerîme yazılı olan madeni veya kağıt paraya abdestsiz veya cünüp olarak dokunmak veya taşımak caiz değildir. (Mecma'ul-emhur c. l. s. 26 )

    Bunun dışında cünüp olan kimse günlük işlerini yapabilir, kadın evinde temizliğini ve diğer işleri yapabilir. yaptığı işlerin hepsi temizdir.

    Cünüp olanların yaptığı bazı şeyler vardır ki, bunlar kendileri için mubahtır. Ancak en kısa zamanda gusül almak iyidir. Özellikle bir namaz vakti geçirmeden yıkanmak ise farzdır. Bununla beraber cünüp olarak yemek içmek, uyumak haram değildir. Konuyu haram ve helal noktasından değerlendirmek böyledir.

    Cünübün uyuması:

    Gudayf ibnu'l- Haris şöyle anlatıyor: "Hz. Âişe'ye: "Rasulullah (s.a.v.) cenabetten gecenin başında mı yıkanırdı, sonunda mı?" diye sordum. Hz. Âişe (r.a.) şöyle cevapladı: "Bazen başında, bazen de sonunda yıkanırdı." Ben: "Allahuekber! Bu konuda genişlik veren Allah'a hamd olsun" dedim."(1)

    Hz. Aişe (r.a.)'nin bir rivayeti de şöyledir:"Rasulullah, cünüpken uyur ve suya hiç dokunmazdı. "(2)

    Hz. Ömer, geceleyin cünüp olduğunu (ne yapacağım) sordu. Rasulullah (s.a.v.): "Abdest al, uzvunu yıka, sonra uyu"dedi.(3)

    Bu delillere göre, cünüp olan kimsenin uyumadan önce abdest alması daha uygundur. Bu arada şunu da unutmadan söylemek gerekir.

    Bu uyuma işi namaz vaktinin geçirilmemesi şartına bağlıdır.

    Cünübün yemesi ve içmesi:

    Cünüpken insanların yeme ve içmesinin nasıl olacağını yine Rasulullah (s.a.v.)'ın sünnetinden öğrenelim. Rasulullah (s.a.v.), cünüpken yemek ve içmek istediğinde ellerini yıkar ve sonra yer içerdi.(4) "Peygamber (s.a.v.), cünüpken yemek yemek veya uyumak istediği zaman abdest alırdı."(5)

    Cünüp olan kimsenin yemek içmek için sadece ellerini yıkaması yeterlidir, ancak abdest alması daha iyi olur.

    Cünüp olan kimseyle oturmak:

    Cünüp olan kimse diğer insanlarla oturabilir. Ancak dinimizce uygun olan hemen yıkanmasıdır. Ebu Hureyre (r.a.)'nin anlattığına göre, Rasulullah (s.a.v.), Medine sokaklarından birinde kendisine rastlamıştı. Ebu Hureyre bu sırada cünüp olduğu için, Rasulullah (s.a.v.)'in yanından sıvışıp gitti ve yıkandıktan sonra da geldi. Rasulullah (s.a.v.) onun geldiğini görünce sordu: "Ey Ebu Hureyre, neredeydin?" O da
    cevab verdi: "ben cünüp idim, pis pis yanınızda oturmak istemedim." Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) şöyle dedi: "Sübhanallah! Müslüman pis olmaz."

    Cünüp olana dokunmak:

    Cünüp olan kimseye dokunmanın hiçbir sakıncası yoktur. Bu konuyla ilgili olarak şu hadisi delil olarak gösterebiliriz: Huzeyfe bin el- Yemân, bir gün Rasulullah (s.a.v.) ile karşılaştı. Peygamberimiz onunla musafaha etmek için ona doğru elini uzattı. Huzeyfe cünüp olduğunu söyledi. Rasulullah (s.a.v.) de bunun üzerine şöyle dedi: "Mü'min necis olmaz."(7)

    Cünüp olan kimselerin yukarıda zikrettiğimiz şeyleri belli ölçüler içinde yapmasında bir sakınca yoktur. Yani cünüp olanın yemesi, içmesi, uyuması, toplum içinde bulunması mubahtır. Ancak mü'minin hem maddî hem de manevî olarak her zaman temiz olması gerekir.

    Üzerindeki yükleri, ağırlıkları kaldırıp atması lazımdır. Bunun için ilk fırsatta, geciktirmeden gusül abdestini almak en iyisidir. Su bulunamadığı takdirde teyemmüm alarak bu yükten kurtulmak mümkündür. Teyemmümle ilgili bilgi almak için ilmihallere bakmanız yeterlidir.

    Sonuç olarak gusüle ihtiyacı olan erkek veya kadın her müslümanın zaman geçirmeden bu işi yapması en doğru harekettir. Yine çocuklara bu konuda (guslün alınışı) bilgi vermek, gusül gerektiren hallerle ilgili bilgilenmelerini sağlamak için yeterli kitab ve kaynak eserin temin edilmesi çocukların eğitimi açısından yararlı olacaktır.

    1 - Buhârî, Gusl 25, 27; Müslim, Hayz 21; Ebu Dâvud, Tah3aret 88, 90, Salât 343;
    Tirmizî, Taharet 87; Nesâî, Taharet 163, 164,165, Gusl 4, 5; Muvatta, Taharet 77
    2 - Ebu Dâvud, Taharet 88,90
    3 - Buhârî, Gusl 25,27; Müslim, Hayz 25; Ebu Dâvud, Taharet 87; Nesâî, Tah3aret 167;
    Tirmizî, Taharet 88; Muvatta, Tah3aret 76
    4 - Nesâî, Taharet 163-166
    5 - Nesâî, Taharet 163
    6 - Buhârî, Gusl 23, 24; Müslim, Hayz 115; Ebu Dâvud, TahSaret 97; Timüzî, Taharet
    89; Nesâî, Taharet 172
    7- Nesâî, Taharet 172
    [​IMG]
    30 Mart 2010
    #4
  6. Kandil gecelerinde cinsel ilişkide bulunmak günah mıdır?
    [​IMG] Cima (cinsel ilişki) vakitleri hakkında bilgiler

    - Haram günler var mıdır?

    - Cima için tavsiye edilen vakitler

    - Kandil gecelerinde cinsel ilişki

    - Ramazan bayramı ve Kurban bayramı geceleri




    Cima (cinsel ilişki) vakitleri hakkında bilgi verir misiniz? Haram günler var mıdır?

    Bazı âdâb kitaplarında, cima vakitleriyle ilgili zamanlardan ve bu vakitlerin doğacak çocuklar üzerindeki tesirlerinden bahsedilmiştir Bunlar dini bakımdan uyulması gereken bağlayıcı hükümlerden değildir Fakat bahsedilen vakitlerin gözetilmesi zararlı olmaz, faydalı olur

    Cima için tavsiye edilen vakitler:

    Pazartesi, Salı, Perşembe, Cuma geceleri ve gündüz öğleden önce

    Tavsiye edilmeyen vakitler:

    1- Hafta içinde Pazar gecesi ve Çarşamba gecesidir
    2- Kameri aylarının birinci, onbeşinci ve sonuncu geceleri
    3- Ramazan bayramı ve Kurban bayramı geceleri,
    4- Berât gecesi;
    5- Yola çıkılacak gece;
    6- Gündüz öğleden sonra

    Bunlar da bir tavsiyedir Şehvetlenip haram işlemek mesela yabancı kadında şehvetle bakma tehlikesi varsa mekruh olmaz Bilakis beraber olmak lazım olur Güne, zamana bakılmaz

    Burada çok sorulan bir konuya açıklık getirelim:

    Bir günün gecesi, gündüzden önceki gecedir Örneğin Cuma Gecesi, Perşembeyi Cumaya bağlayan gecedir

    Not:Sonuç olarak bunlar sadece tavsiyelerdir cima yasağı için bir zaman dilimi yoktur.
    [​IMG]
    30 Mart 2010
    #5
  7. Kadın Kocasının Haram Kazancından Yiyebilir Mi
    [​IMG]
    Kadin Kocasinin Haram Kazancindan Yiyebilirmi

    -Dinde Haramin Yeri

    -Haram Kazancin Yeri Dinde

    -Dini Sorular



    Soru: Günümüzde bey dış işlerde, hanım da iç işlerde çalışıyor. Böylece kocanın dışarıdan getirdiğini hanım içeride yemeğe dönüştürüp birlikte yiyorlar.
    Şayet kocanın getirdiklerinde haram varsa hanım ve çocuklar bundan sorumlu olabilirler mi? Kazancı getiren beydir. Sorumlu da bey olması gerekmez mi? Bu konuda hanımları şüpheden kurtaracak sağlam bilgiye ihtiyacımız var. Bizi aydınlatırsanız seviniriz.

    Cevap: Önce bey ile hanımın baştan harama karşı duruşlarını gözden geçirelim. Sonra haklarındaki hükümleri açıklayabiliriz.

    Bilindiği üzere İslam'da ailenin reisi erkektir. Bu itibarla erkek, dış işlerde çalışıp kazanacak, reisi olma sorumluluğunu yüklendiği ailenin geçimini helal yoldan kazanacak, harama asla yönelmeyecek, haram kazancın sorumlusu kendisi olduğunun hep farkında olacaktır.

    Evdeki işleri yürütmekle görevli hanım ise kocasının getirdiği helalle yetinecek, onu harama zorlayacak istek ve israf içinde olmayacaktır. Tarafların baştan harama karşı duruşları böyle olacaktır.

    Hanımın karşı olmasına rağmen kocanın kazancında haram söz konusu olursa, bunun sorumlusu haramı istemeyen hanım değil, tercih eden bey olacak, hanıma ve çocuklara bir haramlık söz konusu olmayacaktır. Bakara Suresi ayet 233'te, evdeki çocuğun ve ona bakan annenin ihtiyaçlarını karşılamanın aile reisi olan babanın sorumluluğunda olduğu bildirilmiştir. Ancak çocuklar büyüyerek çalışıp kazanacak duruma gelince, artık haramdan yeme ruhsatının bittiğini düşünerek kendileri helalden kazanmaya yöneleceklerdir. Meşhur fıkıh alimlerinden İbn-i Abidin'in Reddü'l-Muhtar'ın da bu konu şöyle ifadesini bulur:

    - Kocasının helal olmayan bir yolla getirmiş olduğu yiyeceği yemesinde, giyeceği de giymesinde hanım için bir vebal söz konusu değildir. Günah sadece haramdan kazanan kocaya aittir. Hanıma haramlık yoktur. (Reddü'l-Muhtar-5: 247)

    Ancak burada hanıma düşen mühim tavır, beyini harama zorlayan ahirzaman kadınlarından olmamaya dikkat etmesidir. Çünkü beyini harama zorlayan ahirzaman kadınlarının da olacağını Efendimiz (sas) haber vermiş ve bu kadınların aile reisine karşı baskılarını da şöyle anlatmıştır:

    - Öyle bir zaman gelecek ki, aile reisinin ahirette azap görmesine hanımı ve çocukları sebep olacaktır!

    Demişler ki: Bir aile reisinin hanımı ve çocukları kendisinin azap görmesine nasıl sebep olurlar? Şöyle açıklamış sebep oluşlarını:

    - Çevredeki haram-helal tanımadan lüks ve israf içinde yaşayanlara bakarlar, ihtiyaç olmayanları da ihtiyaç gibi görüp istemeye başlarlar. Helal kazancıyla bunca istekleri karşılayamayan aile reisi de bu defa harama yönelmeye kendini mecbur sanır, böylece ailesinin zorlamasıyla kazandığı haramlarla kendini azaba müstahak hale getirmiş olur!

    Demek ki, ihtiyacı esas alarak iktisatla yaşayan hanımlar, beylerini harama zorlayan ahirzaman kadınlarından olmazlar. Çünkü helalle geçinmeye razılar. Buna rağmen yediklerinde giydiklerinde haram bulunursa sorumlusu kendileri olmazlar. Çünkü beyin kendi tercihi oluyor haram kazanç!

    Bundan dolayı mahalledeki hanımlar, beyinin kazancında haram var, diyerek komşu hanıma misafirliğe gitmekten cayamazlar. Çünkü hanımın misafirlerine ikramı kendine ait helal kısımdan sayılır, haramlık şüphesi hanımın ikramında söz konusu olmaz.

    Hatta hanımın yediğinde giydiğinde haramlık söz konusu olmadığından dolayıdır ki:

    "Maneviyatta kadın mı daha kolay yükselir erkek mi?" sorusuna verilen cevapta; "Kadın daha kolay yükselir, çünkü kadının midesinde haram yiyecek, sırtında da haram giyecek ihtimali yoktur. Bunların hepsinin sorumlusu da beydir. Beyini harama zorlamayan hanımın yediğinde giydiğinde hep helallik söz konusudur" denmekte, böylece hanımlara merak ettikleri müjdeli bilgi de verilmiş bulunmaktadır.


    AHMED ŞAHİN
    [​IMG]
    30 Mart 2010
    #6
  8. Hırıstiyan ve Yahudiler Cennete Girebilecek mi
    [​IMG]

    Soru :

    Hıristiyan ve yahudiler cennete girebilirler mi?


    Cevap :

    Kendi peygamberleri döneminde onlara iman eden Hıristiyan ve Yahudiler mü'min olup tabi ki Cennet'e gireceklerdir. Fakat Hz. Muhammed'in (s.a.v) peygamberlikle görevlendirilmesinden sonra kendisine tabi olmayıp müslümanlığa girmeyen Hıristiyan ve Yahudiler Hz. Muhammed'e ve O'na indirilen Kur'an-ı Kerim'in esaslarına iman etmedikçe Cennet'e giremezler. Hakiki manada Mü'min olmanın şartı Ahir Zaman Peygamberine ve O'na indirilen Kur'an esaslarına tabi olmaktır. İslam'ın kaidelerinden herhangi birine iman etmeyen biri Cennet'e giremeyecektir. Günümüzde yaşadığı halde İslam'dan haberi olmayan, Hz. Muhammedin peygamberliğini duymamış fakat Allah'a inanıp salim fıtratını bozmadan iyilik üzerine yaşayan insanlar da, yaptıklarının karşılığını göreceklerdir. Zira Allah kimseye gücünün üstünde yük yüklemez.


    <Doç . Dr.Mustafa Karataş[​IMG] >
    30 Mart 2010
    #7
  9. Kur'an' da “o müşrikleri nerde bulursanız öldürün” geçmektedir Bu ayeti nasıl açıklarsınız
    [​IMG]

    [​IMG]



    Soru:Kur'an' da “o müşrikleri nerde bulursanız öldürün” geçmektedir Bu ayeti nasıl açıklarsınız ?


    Bilindiği üzere, Kur’an-ı Kerim bir defada bir kitap olarak indirilmemiş, olaylara göre 23 yıl zarfında gelmeye devam etmiştir Burada söz konusu olan, Hz Peygamberin ve ilk müslümanların müşriklerle savaş halidir Nasıl ki, bir devlet teröristlere şöyle bir ültimatom verebilir: “Size dört ay müddet Ya bu müddet zarfında teslim olursunuz, ya da görüldüğünüz yerde öldürülürsünüz”

    Onun gibi, Tevbe Sûresinin ilk ayetlerinde belirtildiği üzere, müşriklere dört ay süre verilmiştir Bu müddet zarfında onlara ilişilmeyecektir Fakat eski hallerine devam ederlerse, ölüm fermanı söz konusudur “Onları nerede bulursanız öldürün” mealindeki ayetin son kısmı “Allah Gafur ve Rahimdir’’ diyerek biter Bununla “Allah bağışlayıcıdır, merhamet edicidir Siz de öyle olun” mesajı verilmektedir Bir sonraki ayette ise şöyle denilir:

    “Eğer müşriklerden biri eman ile sana gelirse ona eman ver Ta ki Allah’ın kelamını dinlesin (Müslüman olmazsa) sonra onu güven içinde bulunacağı bir yere ulaştır Çünkü onlar bilmeyen bir kavimdir”
    Bu ayette, müşrikler hakkındaki ilahi rahmetin eserlerini açıkça görmek mümkündür Demek ki, müşriklere bu dinin güzelliğini görmek, Allahın kelamını dinlemek fırsatı verilmelidir Çünkü onlar, bu dini bilmeyen bir toplumdur Onlardan bu şekilde gelenler, İslam beldesinde emniyet içerisinde yaşarlar, gezerler Müslümanların hallerini gözlemlerler, neticede İslama girmeyebilirler Kabul etmediğinde “Sen müşriksin” denilip öldürülmez, emniyet içinde vatanına dönmesine yardımcı olunur

    Tarihen de sabit olan budur ki, müslümanlar savaş haricinde gayr-i müslimleri öldürmemişlerdir Şayet öldüren olmuşsa, bu dinden değil, o şahsın İslamı bilmeyişinden kaynaklanmıştır Benzeri durum, gayr-i müslim ülkeler için de geçerlidir Sözgelimi, bir müslüman yabancı bir diyara turist olarak gidip de malından dolayı öldürülmüşse, bunu o ülke insanlarının İslama düşmanlığı şeklinde değerlendirmek doğru olmayacaktır Günümüz hukuk sistemlerinin de kabul ettiği üzere, suçun şahsiliği esastır Birisinin yüzünden başkalarını da cezalandırmak adalete aykırıdır Kur’an bunu şöyle anlatır: “Hiçbir günahkar başkasının yükünü yüklenmez” (Necm Sûresi,, 38)


    Serçe parmağının ucuna bakarak bir insanın resmini çizmek ne kadar yanlış bir sonuç doğurursa, bir tek ayetin sadece mealine bakarak Kur’an hakkında hüküm vermek de en az onun kadar yanıltıcı olur.

    Bazı yazarların dillerine doladıkları ve İslam’ın evrenselliğine, toleransına, ondaki engin fikir hürriyetine perde çekmek için yanlış yorumladıkları bir ayet-i kerime var:

    “Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizi yurtlarınızdan çıkardıkları gibi siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür……” (Bakara,191)

    Konunun tahliline geçmeden önce bazı Kur’an hükümlerini hatırlamak gerekiyor. Ta ki, Kur’anın gerçek maksadı anlaşılsın ve bu ayetin de gerçek yorumu ortaya konulabilsin.

    Konuyla yakından ilgili bir ayet-i kerime: “Dinde ikrah (zorlama) yoktur. Doğruluk sapıklıktan cidden ayrıldı…..” (Bakara, 256)

    Bu ayetin tefsirinde, ayet-i kerimeye “Zorlama denen şey dinde yoktur.” manası da verilerek, “Sadece dinî konularda değil, hiçbir konuda zorlamaya izin yoktur.” denilmiştir.

    Aynı gerçeği ders veren bir başka ayet: “Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?” (Yûnus, 99)

    Demek oluyor ki, Peygamberlerin görevi ve Kur’anın hedefi hakkın ve hakikatin tebliğ edilmesi, duyurulmasıdır. İnsanlar bu dünyaya imtihan için gönderilmişlerdir. İmtihanın vazgeçilmez bir gereği de kişinin doğru ve yanlış yoldan birisini kendi iradesiyle seçebilmesidir. Zorlama iradeyi yok edeceğinden imtihanın da bir manası kalmaz.

    Bu manaya kuvvet veren pek çok ayet vardır:

    “Allah dileseydi onlar şirk koşamazlardı. Seni onların üzerine bekçi kılmadır; sen onların vekili de değilsin” (En’am, 107)
    “Peygambere düşen görev ancak tebliğdir (duyurmadır). (Mâide, 999
    “Allah, dileseydi hepinizi bir tek ümmet kılardı..” (Nahl, 93)
    Bir başka ayet-i kerimede şu hakikate dikkat çekilir: “Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün alemlerden ganidir (müstağnidir).”(Âl-i İmrân, 97)

    Yani, Allah, yarattığı ve bizzat terbiye ettiği alemlerden hiçbirinin hiçbir şeyine muhtaç değildir. Güneşin ışığına, ağacın meyvesine, rüzgarın esmesine, mevsimlerin gelip gitmesine, canlıların görmesine, işitmesine muhtaç olmadığı gibi insanların inanmalarına, Onu tanımalarına, Ona ibadet etmelerine de muhtaç değildir.

    Böyle pek çok ayet-i kerime var. Bunlardan çıkan ortak sonuç şudur: Allah’ın insanları imana, ibadete davet etmesi gibi, müminlere cihadı emretmesi de yine onların menfaati içindir. Bu mana bütün asırlar ve bütün insanlık alemi için geçerli olmakla birlikte, ayetlerin ilk muhatabı olan sahabelere ve Arap yarımadasındaki iman-küfür mücadelesine daha çok bakmaktadır.

    İslam dini Arap yarımadasına zuhur ettiğinde o bölge insanlarının temel inancı putperestlikti. Ve Kur’anın ana hedefi de kalplere “tevhid” inancını yerleştirmekti.

    Fatiha Suresi, Allah’ın “Rabbü’l-alemîn” olduğunu ilan ile başlar. Bütün alemler, gökler, yerler, insanlar, hayvanlar, cinler, melekler, bütün bitki türleri ancak Allah’ın terbiyesiyle hazır hallerine kavuşmuş ve bu sayede görevlerini en iyi şekilde yerine getirebilmişlerdir. Bu bir tevhid dersidir.

    Surenin devamında ancak Allah’a ibadet edileceği ve yine ancak ondan yardım dilenebileceği vurgulanır.

    Bir başka ayette rızıkların ancak sema ile arzın işbirliğiyle teşekkül ettiğine dikkat çekilerek şükrün de yine ancak sema ve arzın Rabbine yapılması gerektiği ders verilir.

    Bir diğer ayette bizzat Allah Resulüne (asm.) hitap edilerek, “Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; ancak Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.” (Kasas, 56) buyurulmakla en büyük nimet olan hidayete kavuşturmanın da ancak Allah’a mahsus olduğu ilan edilir.

    Böylece baştan sona kadar tevhid dersi verilerek sonunda, Nas Suresinde, Allah’ın “Rabbü’n-nas” olduğu ifade edilir. İnsanları terbiye eden ancak Allah’tır. Gözlerini görecek, kulaklarını işitecek, midelerin hazmedecek şekilde terbiye eden O olduğu gibi, akıllarını anlayacak, kalplerini inanacak, sevecek, korkacak şekilde terbiye eden de yine ancak Odur.

    Maziye nazar ettiğimizde bütün peygamberlerin ortak davalarının “tevhid” (birlemek, Allah’ı bir bilmek) olduğunu görürüz. İnsanlık aleminin yanlış da olsa bir şeylere inandığına, ateizmin kitle çapında fazla görülmediğine, ancak şirkin bütün çeşitleriyle insanları yoldan çıkaran en büyük “fitne” olduğuna şahit oluruz.

    İşte tevhid inancının en büyük tebliğ edicisi olan Hazreti Muhammed (asm) Mekke’de yine en büyük mücadelesini şirke karşı vermeye başladığında bütün müşrikler karşısına çıktılar ve onu bu davasından vazgeçirmeye çalıştılar. Amcasını ricacı olarak gönderdiler. “Bir elime güneşi bir elime ayı koysalar ben yine bu davadan vazgeçmem.” cevabını alınca artık kuvvet, zorbalık ve işkence dönemi de başlamış oldu.

    Şu nokta çok önemlidir: Mekke ve çevresinin müşrikleri başka beldelerdekinden çok farklıydı. Bunlar sadece batıl inançlarını kendi halleriyle yaşamakla kalmıyor, beldelerinde doğan tevhid nurunu söndürmeyi kendilerince kutsî bir ideal olarak benimsiyor, bu uğurda canlarını ve başlarını ortaya koyuyorlardı. Artık, iki şıktan başka bir seçenek görünmüyordu ortada. Ya tevhid inancı galip gelecek, insanlık alemine Kur’anın nuru ulaştırılacak, yahut insanların kalplerini batıl inançlar zaptedecekti. Başka bir ifadeyle, insanlara ya cennetin yolu gösterilecek, yahut cehenneme akış devam edecekti.

    Kur’anın o dönemin müşrikleri hakkındaki şiddet ayetlerine bu gözle bakmak gerekir. Mesele sadece birkaç müşrikle mücadele değil, top yekun şirk inancıyla ve onu temsil eden, onu korumak isteyenlerle mücadeledir. Nitekim, Kur’anın Mekke müşrikleri hakkındaki şiddetli beyanlarını, yine bir nevi şirk inancını taşıyan başka kavimlere karşı sürdürmediğini görüyoruz. Teslis inancına sahip Hıristiyanlar ve diğer ehl-i kitap hakkındaki ifadeler hiç de öyle şiddetli değil.

    “Ehl-i kitapla ancak en güzel şekilde mücadele edin; içlerinden zulmedenler müstesna. Ve deyin ki, ‘Hem bize indirilene, hem de size indirilene inandık. Bizim ilahımız da, sizin ilahınız da birdir ve biz Ona teslim olmuşuzdur.” (Ankebût, 46)

    Bu noktayı gözden ırak tutan birtakım çevreler şöyle diyorlar:

    “Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizi yurtlarınızdan çıkardıkları gibi siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür……” (Bakara,191) ayeti ortada iken İslam’ın farklı inançlara karşı toleranslı olduğunu nasıl söyleyebilirsiniz?

    Önemine binaen konuyu bazı yönleriyle biraz tahlil etmek gerekiyor: Ayet-i kerimenin muhatabı Arap müşrikleridir. “Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır.” (Bakara, 179)

    Bu ayetlerle onları öldürenleri öldürmeleri, yurtlarından çıkaranları yurtlarından çıkarmaları emredilirken, fitnenin adam öldürmekten daha kötü olduğu da ayrıca vurgulanmıştır. Bir insanı öldürmek onun bu fani dünya hayatından faydalanmasına son vermek demektir. Fitne çıkarmak, insanları putlara tapmaya zorlamak ise onları ebedi cehenneme atmaktır. Bu ikincinin birinciden çok daha kötü olduğu açıktır. Kaldı ki Mekke müşriklerindeki fitnenin bir de katillik boyutu vardır: Kızlarını diri diri toprağa gömmeleri ve müminleri öldürmek için onlara savaş açmış olmaları.

    Aynı mananın işlendiği şu ayet-i kerimeleri de burada akdim edelim: “İman edenler Allah yolunda savaşırlar. İnkar edenler de tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisa, 76)

    “Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar, onlarla savaşın.” (Enfal, 39)

    Ayette geçen “onlar” kelimesinden kasıt müşriklerdir, “fitne”den kasıt da Allah’a ortak koşmaktır. “Fitne ortadan kalkıp, din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse bilin ki düşmanlık ancak zalimlere karşıdır.” (Bakara,193)

    Son ayet hakkında yapılan tefsirlerden çok önemli gördüğüm iki hususu nakletmek isterim:

    “Bu ayetin sebeb-i nüzulü, ehl-i Mekke’nin müminlere eza eyleyerek irtidatlarını (İslam dininden dönmelerini) teklif ve ısrar etmeleridir. Şu halde mana-yı nazım, “Siz müşrikleri katledin ki onlara galebe edesiniz ve .. irtidat fitnesi kalmasın. Ve ezalarından kurtulmak için onlarla kıtal etmelisiniz. Ta ki, şirk ortadan kalksın, din-i tevhid onun yerine ikame olsun. (Konyalı M.Vehbi Ef. 1-2/331)

    Fitnenin ortadan kalkması için savaş emredilirken bir başka ayet-i kerime ile de şu sınırlamalar getirilmiştir: “Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın. Fakat haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez.” (Bakara, 190)

    Savaş, Allah yolunda olacaktır; toprak istilası, ganimet elde etme, köle kazanma gibi bir menfaat için yapılan savaşlar “cihat” özelliği taşımazlar. İkinci bir kayıt olarak da “haddi aşmama” getirilmiştir. Suçluya hak ettiğinden daha fazla ceza vermek de bir nevi zulümdür; işkence etmek, organlarını kesmek gibi.

    Konunun doğru yorumlanması için Tövbe Suresinin ilk ayetlerinin de yine doğru anlaşılması büyük önem arz ediyor:

    “Bu bir ayrılık ihtarıdır! Allah ve Resulü tarafından kendileriyle muahede yapmış olduğunuz müşriklere.” (Tövbe,1)

    “Artık yeryüzünde dört ay dolaşınız. Ve biliniz ki, şüphe yok ki, Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Ve muhakkak ki, Allah kâfirleri zelil kılıcıdır.” (Tövbe, 2)

    Bu ayetler, verdikleri sözlerinde durmayan müşrikler ile yapılmış olan anlaşmaların feshedildiğini bildirir. Ve kendilerine dört ay mühlet verilen o İslam düşmanlarının hüsrana uğrayacaklarını ihtar eder.

    Bir sonraki ayette müşrikler tövbe etmeye çağrılır, aksi hale acıklı bir azaba uğrayacakları haber verilir.

    Beşinci ayette ise “Artık haram aylar çıkınca o (muahede hükmüne riayet etmeyen) müşrikleri nerede bulursanız öldürünüz…….” emri verilir.
    Altıncı ayette, anlaşma süresi bitmiş olsa bile, o müşriklerden kim eman dilerse, ona eman verilmesi ifade edilir ve şöyle devam edilir:

    “Ta ki, Allah’ın kelamını dinlesin. Sonra (iman etmese de) onu emin bulunduğu mahalle ulaştır. Çünkü onlar şüphe yok ki bilmez bir kavimdir.”

    Bu ayet-i kerimeler son nazil olan ayetlerdendir. Artık Müslümanlar galip gelmişler, müşriklere ya iman etmeleri yahut harbe razı olmaları tebliğ edilmiş, kendilerine inanmaları (yahut göç etmeleri) için dört ay gibi uzun bir süre tanınmış ve Allah Resulü (asm.) “Arap yarımadasında artık iki dinin olamayacağını” açıkça ilan etmiştir.

    Bu ayetin ve hadisin kendilerine tebliğ edildiği kişiler, yirmi seneyi aşkın bir süre İslam’ın nurunu söndürmeye çalışmış, Müslümanları yurtlarından uzaklaştırmış, onları göç ettikleri Medine’de de rahat bırakmayıp Medine’ye kadar gelerek onların hayatlarına kast etmek istemiş, şirk yolunda nice ölüler vermiş, nice sahabeleri şehit etmiş inatçı, bir bakıma idealist ve kararlı müşriklerdir. Buna rağmen kendileriyle anlaşma yapılmış, sulh içinde yaşama yolu denenmiştir. Bu anlaşmaları bozan taraf (iki kabile dışında) hep müşrikler olmuşlardır. Süre dolduğunda bu işin de sona ereceği açıkça haber verilmiştir. Artık gönüllere ya tevhit inancı hakim olacak, yahut putperestlik hüküm sürecektir. Bu işe bir son verme zamanı gelmiştir.

    Müslümanlar galip hale gelmelerine rağmen karşı tarafa süre tanınmış, onlardan eman dileyip İslam’ı tanımak ve öğrenmek isteyenlere eman verilmiş, inanmasalar da hemen öldürülmeyip yurtlarına emniyet içine dönmeleri sağlanmıştır. Kaldı ki ayetin sonunda müşrikleri acıklı bir sonun beklediği bildirilmekle, kendileri son bir kez daha ikaz edilmiştir.

    Diğer müşriklerden ve ehl-i kitaptan farklı olarak Mekke müşriklerine böyle bir muamelede bulunulması, hak dinin ve tevhid inancının Mekke ve civarında iyice kökleşmesi ve oradan bütün cihana yayılması içindir. Çekirdek sağlam olacaktır ki ondan nice ağaçlar çıkabilsin. Artık Arap yarım adasında kimse putlara tapamayacak, kimse Kâbe’yi çıplak olarak tavaf edemeyecek, kimse kızlarını diri olarak toprağa gömemeyecek, herkes alemlerin Rabbi olan Allah’a inanacak, Onun emirlerine uyacak ve yasaklarından kaçınacaktır. Herkes ahiret yolcusu olduğunu bilecek ve o ebediyet yurdu için güzel ameller işleyecektir.

    Böylece melekleri çok gerilerde bırakan mübarek ve muhteşem müminler yetişecekler ve bunlar İslam’ın nurunu bütün bir insanlık alemine ulaştırmak için gayret göstereceklerdir.

    İnsanlara zulmedilen beldelerden bu zulmü kaldırmak için cihad edecekler, ama galip geldiklerinde kimseyi İslam’a girmeye zorlamayacaklar, sadece, akıllara ve kalplere konulan ambargoyu kaldırarak onlara doğruyu ve güzeli seçebilecekleri bir hürriyet ortamı hazırlayacaklardır.

    Mekke müşriklerinin zulmü altında inleyenlerin kurtarılmalarını emreden şu ayet-i kerime çok anlamlı ve benzer zulümleri de ortadan kaldırma hususunda önemli bir rehberdir:

    “Size ne oldu ki, Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan şu şehirden çıkar, bize katından bir koruyucu ver, bize katından bir yardımcı ver.’ diyen zayıf erkek, kadın ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?” (Nisa, 75)

    İşte o çekirdek kadro etrafındaki yabancı ve zararlı unsurların temizlenmesi için, bu ayetin emriyle Müslümanlar Mekke’yi fetih girişimini başlatmışlar ve sonunda başarıya ulaşmışlardır. Artık çekirdek kemalini bulmuştur. Kısa bir zaman sonra Endülüs medeniyeti, arkasından Selçuklu ve Osmanlı medeniyetleri doğacak ve Kur’anın nuru cihanın her bir tarafına ışık saçacaktır. Kalplerden öncelikle şirk temizlenecek, tevhid hakim kılınacakır. Zulüm yerini adalete, sefahat güzel ahlaka terk edecektir.

    Bu ayetten dersini alan müminler, batıl inançlarını halka zorla kabul ettirmek isteyenlerin güçlerini kırmak ve müminlere yapılan zulümlere son vermek gibi temel sebeple cihat yoluna girmiş ve yeni ülkeler fethetmişlerdir.

    “İslamda gaye-i harp intikam, katil, tebdil-i dine icbar değil, hasmı mağlup etmek ve kuvve-i cebriyesini alıp dininde serbest olarak hükm-ü hakka tabi tutmaktır ki, i’layı kelimetullah bundadır.” (Elmalılı Tefsiri, 2/864-5)

    Müslümanlar, fethettikleri ülkelerin halklarından cizye denilen bir vergi almakla, onları kendi raiyetleri sınıfına dahil etmişler, canlarını ve mallarını koruma altına almışlardır.

    Zimmîler, yani bir İslam beldesinde yaşayan ve vergisini vermekle vatandaşlık haklarından faydalanmaya hak kazanan gayr-ı müslimler hakkındaki şu hadis-i şerif bu noktada çok anlamlıdır:

    “… Kim bir zimmîye zulmeder ve ona gücünün üstüne iş yüklerse kıyamet günü beni karşısında bulacaktır.” (Ebû Dâvud, İmâre, 33, bkz. Münâvî, Feyzu`l-kadîr, 6/19; Bağdâdî, Tarîhu Bağdad, 8/170; Aclûnî, Keşfu`l-hafâ, 2/342.)

    Büyük müfessir Fahreddin-i Razi hazretlerinin cihat konusundaki şu açıklaması çok önemlidir: “Kafirlerle savaşan kimsenin maksadı küfrü kaldırma azmi ve kasdı olmalıdır. Bu sebeple, kâfirle savaş halinde olan kimsenin, savaşsız olarak onu küfründen vazgeçirebileceği düşüncesi ağır basınca bu kimsenin onu öldürmekten vazgeçmesi vacip olur.” (Tefsir-i Kebir; 4/436)

    Yazımıza konu olan itirazı yapanların, İslam’ın şu hükmünü çok iyi değerlendirmeleri gerekiyor: “Kâfir eğer zimmî olsa, dahilde olsa cizye verse, hariçte olsa musalaha etse İslamiyet’çe hakkı mahfuzdur.”

    Buna göre, bir mümini öldürene kısas uygulandığı gibi, bir zimmîyi öldürene de kısas uygulanır. Eğer, Müslümanlar da bu ayeti söz konusu iddia sahibi gibi yanlış yorumlasalardı, fethettikleri ülkelerin bütün müşriklerini, putperestlerini, Hıristiyanlarını ve Yahudilerini kılıçtan geçirirlerdi.

    Tarih bunun aksini söylüyor. İslam ülkelerinde varlıklarını sürdüren kiliseler, sinagoglar da böyle bir iddiayı yalanlıyorlar.

    Söz konusu ayeti yanlış ve eksiz yorumlayıp İslam’a hücum eden kişiler yanlış yolda oldukları gibi, yine bu ayeti kendi akıllarınca değerlendirip bütün gayr-ı müslimleri öldürmeyi düşünenler de o kadar hatalı ve İslam’ın ruhundan o derece uzak bir yoldadırlar.

    Üstad Bediüzzaman’ın “dinde mutaassıp, muhakeme-i akliyede noksan” diye nitelendirdiği bu gibi kişilerin hataları İslam’a mal edilemez.

    Böyle kimseleri bahane ederek İslam’a hücum etmek son derece yanlıştır. Eğer hücum edilecekse, Müslümanları dininden uzaklaştırmak için bir asırdan fazla zamandır aralıksız çalışan ifsat komitelerine edilmelidir; asıl suçlu onlardır.

    İslam’ı aslına uygun olarak öğrenme imkanından mahrum bırakılan, Kur’anı eksik hatta yanlış öğrenen kişiler, sonunda bu İslam düşmanlarına da zarar vermeye başlamışlardır.

    Kaldı ki böyle kimseleri organize eden bir takım örgütlerin dış kaynaklı oldukları, bir cinayet şirketi gibi faaliyet gösterip silah kaçakçılığından uyuşturucu ticaretine kadar her tür rezilliği para karşılığı yaptırdıkları da ayrı bir gerçektir.




    Şadi Eren (DoçDr) -alıntı-
    2 Nisan 2010
    #8
  10. Hırıstiyan ve Yahudiler Cennete Girebilecek mi
    [​IMG] Mustafa Karataş İslami Soru Cevap



    Soru :

    Hıristiyan ve yahudiler cennete girebilirler mi?


    Cevap :

    Kendi peygamberleri döneminde onlara iman eden Hıristiyan ve Yahudiler mü'min olup tabi ki Cennet'e gireceklerdir. Fakat Hz. Muhammed'in (s.a.v) peygamberlikle görevlendirilmesinden sonra kendisine tabi olmayıp müslümanlığa girmeyen Hıristiyan ve Yahudiler Hz. Muhammed'e ve O'na indirilen Kur'an-ı Kerim'in esaslarına iman etmedikçe Cennet'e giremezler. Hakiki manada Mü'min olmanın şartı Ahir Zaman Peygamberine ve O'na indirilen Kur'an esaslarına tabi olmaktır. İslam'ın kaidelerinden herhangi birine iman etmeyen biri Cennet'e giremeyecektir. Günümüzde yaşadığı halde İslam'dan haberi olmayan, Hz. Muhammedin peygamberliğini duymamış fakat Allah'a inanıp salim fıtratını bozmadan iyilik üzerine yaşayan insanlar da, yaptıklarının karşılığını göreceklerdir. Zira Allah kimseye gücünün üstünde yük yüklemez.


    Doç . Dr.Mustafa Karataş
    [​IMG]


    -alıntı-
    2 Nisan 2010
    #9
  11. Lanet Ne Demektir-Bir müslümana Lanet Etmenin Getireceği Sorumluluk Nedir
    [​IMG] Lanet Etmek Hakkinda - Beddua Etmek Hakkinda - Lanet'in Anlami - Müslümanin Müslümana Lanet Etmesi - Islamiyette Lanet Etme Hakkinda - Lanet Etmenin Getireceği Sorumluluk Hakkinda





    Şemseddin Sami, Kamus-u Türki’de “lanet” kelimesini açıklarken bu kelimenin aynı zamanda “beddua” manasında kullanıldığını da belirtir. Bazı alimler ise, “beddua, lanete yakın bir şeydir” demişlerdir. Bazı hadislerde ise her iki kelime beraber zikredilmektedir.

    Kur’an-ı Kerim’de “lanet” ifadesi yer almaktadır, fakat bu tabir başta müşrik ve Yahudi olmak üzere kafirleredir. Çünkü “lanet”in manası, “insanın Allah’ın rahmet ve affından uzak kalmasını istemektir.”

    Bu meseleye ışık tutması açısından bu hususta rivayet edilen bazı hadisleri nakledelim:
    “Allah’ın laneti, gazabı ve Cehennemi ile lanetleşmeyin.”(1)
    “Mü’min lanet edici olamaz.” (2)
    “Kamil bir mü’min kimseyi kötülemez, lanetlemez, aşırı gitmez ve hayasızlık etmez.” (3)
    “Şüphesiz ki, lanetçiler Kıyamet Gününde ne şehid olabilirler, ne de şefaatçi...”(4)
    Bir seferinde Peygamber Efendimize, “Ya Resulallah! Müşriklere beddua edin” denildiğinde, Resulullah (a.s.m.) şöyle cevap vermiştir: “Ben lanetçi olarak gönderilmedim. Ben ancak ve ancak rahmet olarak gönderildim”(5)

    Yine bir defasında Hz. Ebû Bekir kölelerinden bazısına lanet ediyordu. Bu sırada Resulullah (a.s.m.) çıkageldi ve Hz. Ebû Bekir’e şöyle buyurdu: “Hem sıddikler, hem de lanet ediciler... Hayır, Kabe’nin Rabbine yemin olsun ki, bu olamaz.”
    Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir kölelerinden bazılarını azat etti ve daha sonra gelerek, “Bir daha yapmayacağım” diye Resulullaha söz verdi.(6)

    Müslim’in rivayet ettiği bir hadiste ise, “Sıddik bir kimseye lanetçi olması yakışmaz” buyurmuşlardır.(7)

    Mü’mine yapılan lanetin mes’uliyetine gelince; bu hususta da Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:
    “Her kim bir mü’mine lanet ederse, bu, onu öldürmek gibi günahtır. Her kim bir mü’mine küfür isnat ederse, bu da onu öldürmek gibi günahtır.” (8) Bu hadisin izahında şöyle denilmektedir: “Çünkü lanet, mü’mini uhrevi nimetlerden mahrum olmasını temennidir, öldürmekle müsavidir, günahtır.” Bu meselede rivayet edilen bir başka hadis de şu mealdedir:
    “Muhakkak, lanet bir kimseye tevcih edildiği zaman ona yönelir. Eğer ona bir yol ve menfez bulursa (o kimse laneti hak etmişse) onda kalır. Lanet hakkı değilse, “Ey Rabbim, falan kimseye yöneltildim, fakat ona ne bir yol ve ne de bir menfez bulabildim” der. Kendisine, “Geldiğin yere geri dön” denilir. (9)

    Peygamberimiz (a.s.m.) birçok hadislerinde lanet ve bedduayı yasaklamış, bu şekilde davranışın mü’mine yakışmayacağını bildirmiştir. Yani hiçbir haklı ve meşrû bir sebep yokken bir mü’mine lanet okumak büyük günahlardan sayılmıştır.
    İbni Hacer laneti ikiye ayırır: Birincisi, belli bir topluluğa, diğeri de belirsiz bir topluluğa yapılan lanettir. Belli bir topluluğa misal olarak, Resulullah (a.s.m.), Ra’lan, Zekvan ve Asabe kabilelerine lanet etmiştir; ancak bunların küfür üzerine öleceklerini biliyordu. Belirsiz bir topluluk üzerine yapılan lanete hadis kitaplarında pekçok misal verilmektedir ki, bu da genel bir ifade içinde geçmektedir.

    Mesela, Peygamberimiz faiz yiyenleri, hırsızlık yapanları, malının zekatını vermeyenleri, içki imal edenleri, içenleri, rüşvet verip alanları, Müslümanları aldatanları, kadın elbisesi giyen erkeği, erkek elbisesi giyen kadınları... lanetlemiştir. (10)

    Teftazani bu meseleyi, “buradaki lanet hakiki manada lanet olmayıp asıl maksat, bu fiillerin kötülüğünü bildirip insanları onlardan sakındırmaktır” şeklinde izah eder.

    Kaynaklar
    1. Timizi Birr:48.
    2. et-Tergib ve't-Terhfb, 3:470.
    3. Tirmizi, Birr:48.
    4. Müslim, Birr^B.
    5. Müslim, Birr:B7.
    6. et-Tergib ve't-Terhtb, 3:469.
    7. Müslim, Biır:84.
    8. Tecrid Tercemesi, 12:139.
    9. et-Tergib ve'-Terhib, 3:473.
    10. İbni Hacer el-Heytemi, ez-Zevacir, 2: 6: -61.
    [​IMG]


    2 Nisan 2010
    #10
  12. Askerde Namaz Kılamamak
    [​IMG] Askerde Namaz Kılamamak-Askerdeyken Geçen Namazla-İslami Sorular



    Sual:Askerde Namaz Kılamamak Geçen Namazları Ne Yapmalıyız?


    Cevap:

    Bir çok kolaylık var. İslam kolaylık dinidir, zorluk değil.
    1. Namazları cem etmek: Öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı birleştirerek

    kılabilirsiniz. Vakit darsa sadece farzlarını kılınız. Zaten borcunuz odur.
    Bu birleştirmeyi ister önceki vakti sonraki vakitte, ister sonraki vakti
    önceki vakitte yapabilirsiniz.

    2. Sabah namazı birleştirmenin istisnasıdır. Evet, gündoğumundan 1.5 saat
    öncesine kadar kılabilirsiniz. Diyelim ki denk gelmedi, sabah namazının
    vakti (imsak) girmeden önce nöbet başladı, güneş çıktıktan sonra bitecek
    nöbet. Bu takdirde nöbete giderken abdestli gidip, nöbette baş işaretiyle
    kılınız. Rabbim en zor durumda dahi kulluğunuzu bırakmadığınızı
    belgelemenizi istiyor. Değilse onun kulun ibadetine ihtiyacı yok, fakat
    kulun O'na ihtiyacı var.

    3. Abdestte kolaylık: Botlarınızı abdestli giydikten sonra akşama dek abdest
    tazelerken çıkarmayınız. Altında gözle görülür bir necaset yoksa, hiçbir
    beis yoktur. Ona mest gibi mesh verebilir, onu çıkarmadan namaz
    kılabilirsiniz.

    4. Diyelim ki nöbette baş işaretiyle namaz kılmak zorunda kaldınız.
    Abdestiniz de yok. Bu durumda teyemmüm edebilirsiniz. Ama namazı terk etmek
    yok. Yane namaz her halükarda kılınacak.

    5. Sabah namazının çıkış vakti ve akşam namazının giriş vaktinde ihtiyat
    müddeti 6-7 dakikadır. Bu şu demektir: Minarelerden akşam ezanı başlamadan
    6-7 dakika evvel akşamın vakti girmektedir. Bu 6-7 dakikalık zaman ihtiyat
    payıdır. Diyelim ki siz ezanı bekleyecek durumda değilsiniz, tam izan vakti
    nöbete götürecekler. Fakat ezandan 6-7 dakika önce namazı kılabilecek
    durumdasınız. İşte böylesi durumlarda bu temkin müddetini kullanabilir
    namazı ezandan önce kılabilirsiniz.

    Rabbim namazlarınızı kabul buyursun. Namazlarınızda bizi de duanızdan uzaktutmayınız. Sizin namazınız içinde bulunduğunuz zorluktan dolayı cihad
    hükmündedir.
    Vessalam.


    alıntı
    [​IMG]
    15 Nisan 2010
    #11
  13. derken, bir nevi kaza gibi mi?
    14 Mayıs 2010
    #12
  14. Bazen iki namazı birleştirip bir vakitte kılmak gerekebiliyor. Ameliyattaki doktor, doğum esnasında ebe veya boğulmakta olan bir insanı kurtarmak, o saatte bir imtihanda olmak veya hasta olmak gibi bir sebeple namaz kılınamazsa, iki namazı cem etmek yani birleştirip bir vakitte kılmak bazı mezheplerde caizdir. İkindiyi öğle vaktinde, öğle ile birlikte veya yatsıyı akşam vaktinde, akşam ile birlikte kılmaya takdim ederek cem etmek denir. Öğleyi ikindi vaktinde ikindi ile veya akşamı yatsı vaktinde, yatsı ile birlikte kılmaya tehir ederek cem etmek denir. Sabah namazı cem edilmez.
    kaza olmuyor yani çok çok zaruri hallerde kazaya kalmaması için ve vaktin kaçmaması için bir ruhsattır
    14 Mayıs 2010
    #13
  15. çok teşekkürler
    16 Haziran 2010
    #14
  16. bedir savaşında müslümanlara yardım eden , müşrikleri yenen müslüman ordusuna melek lerin yardımı nasıl olmuştur?
    22 Şubat 2011
    #15
soru sor

İSLAMİ SORULAR VE CEVAPLAR:Seferde Hayzı Biten..ve daha birçok soru cevap burada

Alakalı Aramalar:

  1. mustafa karataş islami soru cevaplar

    ,
  2. mustafa karatas soru cevap izle

    ,
  3. mustafa karatas sorular ve cevaplar

    ,
  4. ilişkidensonrayemekyenirmi,
  5. mustafa karataş soru cevap