Günümüz Sorunları Ve Çözümleri

İsimli konu WH 'Soru Cevap' kategorisinde, Misafir üyesi tarafından 20 Aralık 2012 tarihinde yazılmıştır. Günümüz Sorunları Ve Çözümleri hakkında bilgi ve tartışmalar.

  1. arkadaşlar günümüzde olan sorunları kolaylaştırmak için neler yapılmalı yani kısaca günümüzdeki sorunlar çözümler çizimler lütfen arkadaşlar acilll
    20 Aralık 2012
    #1
  2. Günümüz Sorunları Ve Çözümleri Cevapları

  3. Eğitim sistemimizin sorunları ve çözüm önerileri


    Aşağıdaki Eğitim Sistemimizin Sorunları ve Çözüm Önerileri başlıklı yazıyı yazmakla amacım, bir eğitimci olarak yarınımızın teminatı sevgili çocuklarımızı ve gençlerimizi daha iyi eğitecek bir eğitim sisteminin oluşturulmasına katkıda bulunmaktır. Amacına ulaşmasını diliyorum.
    Eğitim sistemimiz bugün, bir sorunlar yumağı haline gelmiştir. Bu sorunların da temel nedeni, sorunları çözmek için üretilen çözüm önerilerinin hayata geçirilmesi konusunda, gerek siyasi iradenin ve gerekse eğitim ile ilgili anayasal kurumların ayak diretmesidir. Yani çözümsüzlüğü, çözüm görme anlayışlarıdır. Bu bağlamda eğitim sistemimizin, değişik konularda pek çok önemli sorunu vardır. eğitim sistemimizin, bazı sorunları ve bunlara ilişkin çözüm önerilerini maddeler halinde şu şekilde sıralayabiliriz.
    1. Fiziki Altyapı ve Donanım Sorunu:

    Ülkemizde bölgeler arası ve kırsal kesimden kentlere göç olgusu, uzun bir süreden beri yaşanmaktadır. Bu göçler, kırsal kesimlerdeki okullarımızın bir kısmının öğrencisizlikten dolayı kapanmasına yol açmakta ve bu bölgelerde atıl bir kapasitenin ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Diğer taraftan yine bu göçlerin etkisinin sonucunda il merkezlerimizde büyük bir okul ve derslik açığı ortaya çıkmaktadır. Bu derslik açığı yoğun göç alan illerimizde daha belirgindir. Genellikle il merkezlerimizde ikili eğitim yapıldığını da dikkate alırsak devletin, kısa ve orta vadede yaptığı yatırımlarla bu okul ve derslik ihtiyaçını karşılaması mümkün görülmemektedir. Bazı hayırsever vatandaşlarımız, bu sorunun çözümüne katkıda bulunmak için yeni okullar yaptırıyorlar. Bu, sevindirici bir durumdur. Ancak bu girişimler de sorunu çözmede yetersiz kalmaktadır.

    O halde çözüm nedir?

    Bu sorunun çözümü özel okulların sayısını artırmaktır. Bunun için sermaye ve bilgi birikimi ülkemizde mevcuttur. Örneğin yanlış sınav sisteminin ortaya çıkardığı özel dershaneler, gerek bilgi gerekse sermaye açısından özel okullar açabilecek imkânlara sahiptir. Nitekim bazı özel dershanelerin kendilerine bağlı özel ilköğretim okulu ve liseleri vardır. Burada yapılması gereken özel okul açmanın çeşitli teşviklerle özendirilmesidir. Ne gibi teşvikler yapılabilir? Örneğin, özel okullarda katma değer vergisi sıfırlanabilir. Ayrıca "devletin eğitim yükünü azaltma katkısı" adı altında özel okullara, bir öğrencinin yıllık devlete maliyetinin % 10'u kadar kaynak aktarılabilir.

    Bu çözüme kendince karşı çıkanlar olabilir. Ancak bugün bir ilköğretim ve lise öğrencisinin devlete yıllık eğitim maliyeti ortalama 2000 YTL civarındadır. Bir de buna devletin fiziki altyapı yatırımlarının maliyetini hesaba katarsak, bu verdiğim rakam daha da büyüyecektir. O halde, devletin özel okullara aktaracağı % 10'luk kaynak, bir bakıma devletin bir öğrenci için harcadığı maliyetin % 90 azalmasını sağlayacaktır. Devlet elinde kalan bu kaynakla, mevcut devlet okullarında eğitimin daha kaliteli hale gelmesini sağlayabilir. Bu sayede hem devletin eğitim yükü hafiflemiş hem de özel okullardaki okullaşma oranımız % 10'ların altından % 20'lerin üzerine çıkarılmış olacaktır.
    2. Eğitim Sistemimizdeki Merkeziyetçi ve Bürokratik Yapı:

    Eğitim sistemimiz ne yazık ki merkeziyetçi ve bürokratik bir yapıya sahiptir. Bu yapısı nedeniyle başta öğretmenler olmak üzere toplumun çeşitli katmanlarının görüşü alınarak eğitim sistemimizin sorunlarına, kalıcı çözümler üretilememektedir. Eğitim sistemimizde zaman zaman yapılan değişiklikler, eğitim sistemimize bütüncül yaklaşmayan, dar eğitim bürokrasisinin yaptığı parçacı düzenlemelerdir.

    Bu parçacı sorun çözme yöntemi de, eğitim sistemimizin sorunlarının çözümüne katkıda bulunacağı yerde yeni sorunların ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Bir de eğitim bürokrasisinin niteliği sorunu vardır. 1991'de Milli Eğitim Bakanı olan Sayın Köksal Toptan, bakan olduktan sonra çıktığı bir televizyon programında, "Bakan olduğumda yetmiş seksen danışmanımın olduğunu öğrendim. Ancak, bu danışmanlarımın hiç birinin eğitim sistemimizin sorunları ile ilgili bana, bir kaç sayfalık bile olsa çözüm önerisinde bulunmamışlardır." diye bu durumdan yakınmıştır. Bu durum, bu gün içinde geçerlidir.

    Durum böyle olduğu halde bakanlığımız, sayısı beş yüz elli bini aşan her biri üniversite mezunu, aralarında mastır ve doktora yapmış olanları da olan öğretmenlerden, eğitim sistemimizin sorunları ve çözüm yollarına ilişkin görüş almamaktadır. Geçmişe bir göz atacak olursak; orta öğretimde, klasik sistemden modern sisteme, modern sistemden kredili sisteme, kredili sistemden alan seçmeli sınıf sistemine geçilmiş; ancak bu değişikliklerin hiç birinde, eğitim sistemimizin uygulamadaki temel unsuru olan öğretmenlerin görüşüne başvurulmamıştır.

    Bunları söylerken, il milli eğitim müdürlüklerimizde ve okullarımızda hiç bir toplantı yapılmadığını söylemek istemiyorum. Evet, il milli eğitim müdürlüklerinde ve okullarda toplantılar yapılıyor; ancak bu toplantılar, bakanlıktan gelen genelgelerin nasıl uygulanacağı ve ortaya sorun çıkarsa nasıl bir yol izleneceği gibi edilgen ve periyodik bir şekilde yapılan toplantılardır. Bunun içindir ki öğretmen, eğitim sistemimizde üreten ve etkin olan değil, yukardan gelen emirleri uygulayan edilgen bir pozisyondadır. Bu durum, öğretmenlerin mesleklerinden memnun olmalarını engellediği gibi büyük bir heyecanla görevine başlayan genç öğretmenlerin de, altı yedi yıl içerisinde heyecanlarının sönmesine yol açmaktadır. Sonunda heyecanı sönen, işi akışına bırakan öğretmen, emekli olacağı günü bekleyen bir memur haline gelmektedir.

    Bakanlığımız sadece öğretmenlerin görüşlerinden mi yararlanmıyor?

    Hayır, sadece öğretmenlerin görüşlerinden değil, büyük törenlerle toplanan Milli Eğitim Şuraları ve bu şuralarda alınan kararlardan da yararlanmamaktadır. Bir örnek olsun diye söylüyorum: 1988 yılından beri yapılan hemen hemen her Milli Eğitim Şurası'nda üniversiteye geçiş, kısaca ÖSS sınavının şekli konusunda bir sürü karar alınmış; ama bunların hiç biri hayata geçirilmemiştir. Söylediğim gibi bu bir örnek. Bunun gibi Milli Eğitim Şuraları'nda alınan pek çok karar vardır ve uygulanmamıştır. Bu nedenle eğitim sistemimizi, bu bürokratik yapıdan kurtararak çağdaş toplumlarda olduğu gibi katılımcı bir yöntemle; sorun üreten değil, sorun çözen bir yapıya kavuşturmalıyız.
    3. İlköğretim ve Orta Öğretimdeki Sorunlar:

    İlköğretim ve orta öğretimin sorunlarını aynı başlık altında ele alıyorum. Çünkü İlköğretim ve orta öğretimin birleştirilerek, temel eğitimin on iki yıla çıkarılmasının zamanı gelmiştir. Yalnız bu birleştirme okulların birleştirilmesi anlamına gelmemektedir. Ayrı ayrı ilköğretim okulları ve liseler olacaktır. Ancak temel eğitim, eğitim programları açısından bir birinin devamı olan; ilköğretim birinci kademe, ilköğretim ikinci kademe ve öğrencilerin ilgi ve kabiliyetlerine göre yöneldikleri tüm liseler olmak üzere üç kademeden oluşturulmalıdır. Bilindiği gibi temel eğitimin sekiz yıla çıkarılması konusunda da ne kadar geç kaldığımız açık bir gerçektir. Bu nedenle vakit geçirilmeden temel eğitim, on iki yıla çıkarılmalıdır.

    Son yıllarda özellikle ilköğretim ikinci kademede öğrencilerin mesleki yönelimlerinde rehberliğin önemi artmıştır. Ancak ilköğretim okullarımızda bu rehberliğin odağında olan rehber öğretmeni, sıkıntısı vardır. Bugün ilköğretim okullarımızın bir kısmında ancak bir rehber öğretmeni vardır. Bir kısmında ise rehber öğretmeni yoktur. Bu nedenle ilköğretim okullarındaki, rehber öğretmeni eksikliği giderilmelidir. İlköğretim okullarında öğrencilerin ilgi ve kabiliyetlerine göre bir mesleğe yönelmelerinde rehberliğin yanı sıra OKS sınavı da belirleyici olmaktadır. Bu da kaçınılmaz bir gerçektir. Benim burada önerim: OKS sınavı, ilköğretim sekizinci sınıf öğrencilerine zorunlu olmalı ve sınav sonuçlarına göre sadece Fen liseleri, Anadolu liseleri, Sosyal bilimler liseleri, Anadolu öğretmen liseleri ve Anadolu meslek liselerine değil; tüm genel ve mesleki liselere de öğrenci alınmalıdır. Yani genel ve mesleki liselere öğrenci yerleştirmede de OKS sınavı sonuçları kullanılmalıdır. Bu liselerde, öğrenci kayıtları sırasında ortaya çıkan sorunları da ortadan kaldıracaktır.

    Liselerin dört yıla çıkarılması doğru ve yerinde bir karardır. Ancak, lise birinci sınıf, lise türü ne olursa olsun programlar açısından ortak olmalıdır. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi tüm liselere OKS sınavı sonuçlarına göre öğrenci alınmalıdır. Lise birinci sınıfın sonunda öğrencilere, lise birinci sınıfta gösterdikleri performanslarına da bakarak; isterlerse ve şartları da uyuyorsa liseler arasında yatay geçiş imkânı verilmelidir. Örneğin, meslek lisesinin birinci sınıfında okumuş bir öğrenci, bu sınıfta derslerinden almış olduğu notları da dikkate alınarak isterse o ildeki bir genel liseye geçiş yapabilir. Bunun tam tersi öğrencinin genel liseden meslek lisesine geçmesi de mümkün olmalıdır. Diğer taraftan genel liseden Anadolu lisesine, Anadolu lisesinden Fen lisesine ve tersi olarak; Fen lisesinden Anadolu lisesine geçiş imkânları sağlanabilir.

    Bu uygulama, öğrencinin mesleki yönlenmesindeki kısmı hataları ortadan kaldırabileceği gibi üniversiteye geçişte yaşanan sorunların bir kısmını da çözer. Ayrıca bu uygulama, hangi tür lisede olursa olsun çalışan ve başarısını artıran öğrencinin ödüllendirilmesi anlamına da gelir. Ödüllendirmenin de, eğitim açısından ne kadar önemli olduğu bilinen bir gerçektir.

    Burada belki şu soru akla gelebilir: Öğrencilerin lise birinci sınıf sonunda yapacakları yatay geçişi, özellikle liselerin öğrenci kontenjanlarınlarındaki doluluk oranı olumsuz etkilemez mi? Bunun bir sıkıntı yaratmayacağını düşünüyorum. Çünkü geçtiğimiz yıl OKS sınavı sonunda, iki defa merkezi yerleştirme yapıldığı halde, Fen liselerinde %5 Anadolu liselerinde %5'den de fazla kontenjan açığı bulunmaktadır. Ayrıca liseler arası geçişin, kademeli ve karşılıklı olacağı da dikkate alındığında bir sorun yaratmayacağını düşünüyorum.

    Şunu da açıkca belirtmeliyim ki Sayın Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in, OKS'yi üç yıl sonra kaldıracaklarını söylemesi gerçekci değildir. Zaten bu açıklamanın ardından bir ay geçmesine rağmen nasıl kaldıracaklarına ilişkin bir öneri ileri sürmemesi de bu durumu açıkca göstermektedir. OKS, 3 yılda değil; orta vadede 10 yıl sonra kaldırılabilir. Bu nasıl gerçekleşebilir? Bunun gerçekleşmesi için şu önerilerin hayata geçirilmesi gerekir:
    -Orta öğretim kurumlarında her il bir eğitim çevresi olmalıdır.
    -Bazı önemli orta öğretim kurumları ulusal ölçekli olabilir.
    -Milli Eğitim Bakanlığı, bundan böyle düz lise açmamalıdır. Bunun yerine mesleki ve teknik okullar açmalıdır.
    -Mevcut düz liseler 10 yıllık sürede anadolu lisesine dönüştürülmelidir.
    -Bütün orta öğretim kurumlarına, OKS'nın kaldırılacağı yıla kadar öğrenciler sınav sonuçlarına göre alınmalıdır.
    -Mesleki ve teknik okullardan mezun olanlar, Meslek Yüksek Okulları'na; değer liselerden mezun olanlar da Üniversitelere yönlendirilmelidir.
    -Bu önlemlerin alınmasının yanında ülkemizde, nüfus artış oranının giderek azalması OKS'nin kaldırılmasını kolaylaştıracaktır.

    4. ÖSS Sınavı ve Üniversiteye Geçişte Karşılaşılan Sorunlar:

    Dün olduğu gibi bugün de üniversiteye geçişte, üniversite seçme sınavı kaçınılmazdır. ÖSYM'nin bunca yıllık deneyimiyle nesnel bir değerlendirme ölçütünü tutturduğunu görüyoruz. Ancak üniversiteye geçişin bir yasası yoktur. Bu nedenle YÖK Genel Kurulu'nun aldığı kararlarla üniversiteye geçiş konusu; kısaca ÖSS sınav sistemi, içinden çıkılamaz sorunların ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Bu sorunlar ve çözüm önerilerimi şöyle özetleyebilirim.
    a) ÖSS sınav sistemindeki sorunların başında 1998 yılından beri uygulanmakta olan liselerin, mesleki ve teknik liseler ile genel liseler olarak üzere ikiye ayrılması konusudur. Ben bu konuya olabildiğince nesnel yaklaşıyorum. Yukarıda orta öğretimimizin sorunlarını ele alırken lise birinci sınıfın sonunda öğrencilerin isterlerse ve şartları da uyuyorsa liseler arasında yatay geçiş hakkı verilmesi gerektiğini belirtmiştik. Bu uygulanırsa sorunun bir kısmı çözülmüş demektir. Şu anda uygulanmakta olan sistemin bakış açısı doğru olmakla beraber uygulama biçimi yanlıştır. Bakış açısı doğrudur çünkü, bir mesleğe yönelen bir öğrencinin aldığı eğitimin de boşa gitmemesi için kendi alanında bir yüksek öğretim programında okuması gerekir. Eski Milli Eğitim Bakanlarımızdan Vehbi Dinçerler, bakanlığı sırasında Ankara’da bir Teknik ve Endüstri Meslek Lisesine gitmiş ve atölyede öğrencilerle sohbet ederken bazı öğrencilere ileride ne olmak istediklerini sormuş ve öğrencilerden doktor, hâkim vs. olmak istiyoruz cevabını alınca biraz da sinirlenmiş ve okuldan ayrılmış. Ben hatırlıyorum bu olay, o zaman basına da yansımıştı.

    Bu da, bir meslek lisesi öğrencisinin kendi alanı dışında bir yüksek öğretim programında okumasının yanlışlığını ortaya çıkarıyor. Ancak bu doğru bakış açısı, YÖK tarafından yanlış uygulanmaktadır. Söz gelimi, Anadolu Öğretmen Liselerini bir yandan meslek lisesi olarak nitelendirip; mezunlarına, ek puan verilirken diğer yandan alanlarında diğer genel liselerin haklarından da yararlandırılarak pozitif ayrımcılık yapılmaktadır. Bir eğitimci olarak geleceğin öğretmenlerinin böyle bir pozitif ayrımcılığa ihtiyaçları olmaması gerektiğini düşünüyorum.

    Bu uygulanan sistem, en çok Fen ve Anadolu Liseleri dışındaki genel lise mezunlarını mağdur etmiştir. Her yıl ÖSS'ye başvuran öğrencilerin yaklaşık bir milyonu genel lise mezunudur. Sınav sonuçlarına göre genel lise mezunlarının dört yıllık bir yüksek öğretim programını kazanma oranı % 7'lere kadar düşmüştür.

    Çözüm: Yüksek öğretime geçişi düzenleyen bir yasa çıkarılmalıdır.Bu yasada mevcut okul türleri, alanları ve bu alanlardan mezun olan öğrencilerin hangi yüksek öğretim programlarında okuyabilecekleri net bir şekilde tanımlanmalıdır. Bu yapıldığı takdirde haksız uygulamalar bir ölçüde ortadan kaldırılabilir.
    b) ÖSS'deki yanlış uygulamalardan biri de orta öğretim başarı puanının, öğrencinin ÖSS sınavında aldığı puana yansıtılmasıdır. Bu uygulama, sınavın temel mantığına aykırı olduğu gibi birçok haksızlığın ve sorunun da temel nedenini oluşturmaktadır. Orta öğretim başarı puanının öğrencilerin aldığı puana yansıtılması 1981 yılından beri sürdürülmektedir. Ancak, 1998 ve 2002 yıllarında YÖK Genel Kurulu'nun aldığı kararlarla orta öğretim başarı puanının katkısı daha da ağırlıklandırılmıştır. Sonuçta bu uygulama, sınava eşit şartlarda girmesi gereken öğrencilerden bir kısmının yarışa yüz metre önde bir kısmının yüz metre geride başlaması adaletsizliğini doğurmuştur.

    Bu uygulama, aynı zamanda öğretmenlerin elinden, öğrencisini nesnel değerlendirme imkânını da almıştır. Neticede ÖSYM'nin de tahmin edemediği bir durum ortaya çıkmış ve bazı liseler öğrencilerinin tümünü okul birincisi gibi 5'le mezun eder hale gelmiştir. ÖSYM'nin açıklamasına göre bu tür okullar, mevcut okulların % 10'u düzeyindedir. Bu azımsanacak bir rakam değildir. Bu arada ÖSYM'nin fark edemediği diğer liselerdeki bireysel kayırma ve haksızlıkları da dikkate alırsak bu işin çığırından çıkmış olduğunu görürüz. Bu yıl ÖSYM, bu tür yanlışlıklardan dolayı orta öğretim başarı puanını belirlemede yeni bir düzenlemeye gideceğini açıklamıştır. Ancak bu düzenleme de kangren haline gelmiş bu sorunu çözemeyecektir.

    Daha önce eğitim sistemimizin sorunlarından söz ederken eğitim sistemimizin merkeziyetçi ve bürokratik yapısını eleştirmiştik. Evet, bakanlığımız hangi kararı alırsa alsın bu kararla ilgili öğretmenlerin görüşlerine başvurmaz. Aynı şey ÖSYM için de geçerlidir. Acaba ÖSYM, bu orta öğretim başarı puanı uygulamasına, bu puanın oluşmasında katkısı olan öğretmenler ne diyorlar; doğruluğu, yanlışlığı konusunda düşünceleri nelerdir, diye sormuş mudur? Ya da öğretmenlerin bu konudaki genel yaklaşımları öğrenmek için bir anket yaptırmış mıdır? Yoksa bu anketi yaptıracak bir sosyal bilimci mi bulamamıştır. Evet, ÖSYM öğretmenlere bu konuları sormaz. Öğretmenlere ÖSYM, sadece illerdeki büroları aracılığıyla merkezi sınavlarda görev almak ister misiniz? İsterseniz gözcü olarak 20 YTL, salon başkanı olarak 25 YTL alırsınız demektedir.

    Bu cümleler de, eğitim sistemimizin yarattığı sorunların mizahi bir ifadesidir. Diğer taraftan bu orta öğretim başarı puanı katkısı, bir yüksek öğretim kurumunu kazanmada, yapılan sınavdan daha belirleyici hale gelmiştir. Bu durum da benim ÖSYM'ye önerim: Boşuna sınav yapmayın. Öğrencilerin orta öğretim başarı puanlarını oluşturun ve bu puanlarla bir yüksek öğretim kurumuna yerleştirin. Böylece aileler, dershanelere her yıl boşu boşuna para vermekten; gençler de "yine kazanamadım!" diyerek, uğradığı hayal kırıklıklarından kurtulmuş olurlar.

    Bu konu da çözüm nedir? Eğer ÖSYM, bir orta öğretim kurumunu bitiren öğrencilerimiz arasından bilgi birikimi ve akademik yeterliliği en iyi olanı, bir yüksek öğretim kurumuna öğrenci olarak almak istiyorsa, yaptıkları nesnel sınav yeterlidir. Her haliyle haksız ve adaletsiz bir uygulama olan orta öğretim başarı puanı katkısı kaldırılmalıdır. Bu uygulama ÖSYM'nin nesnel sınavına da gölge düşürmektedir.
    Bazı siyasi partilerin ÖSS'yi hemen kaldıracağız demeleri de gerçekci değildir. OKS'de olduğu gibi ÖSS'de de 15 yıllık bir süreç sonunda ÖSS kaldırılabilir. Ancak bunun gerçekleşmesi için aşağıdaki önerilerin hayata geçirilmesi gerekir.
    -15 yıllık süre sonunda her ilde, en az bir üniversite bulunur hale gelinmelidir.
    -Üniversiteler, ulusal, bölgesel ve yerel üniversiteler olarak YÖK tarafından belli kriterlere göre ayrılmalıdır.
    -5 yıl sonra yerel üniversitelere, 10 yıl sonra bölgesel üniversitelere ve nihayet 15 yıl sonra da ulusal üniversitelere öğrenciler, sınavsız geçiş yapar hale getirilebilir.
    Eğitim sistemimizin sorunları, yukarıda ifade etmeye çalıştıklarımızla sınırlı değildir. Ülkemizde dünya ölçeğinde ilk yüze giren işadamlarımız olduğu halde; yine dünya ölçeğinde, ilk yüze giren bir üniversitemiz yoktur. Üniversitelerimizin dünya bilgi üretimine katkısı, son derece düşük bir düzeydedir. Kaldı ki, dünyamız bilgi çağını yaşıyor. Bu çağda, bilgi üreten milletler diğer milletlere karşı belirgin bir üstünlük sağlamaktadırlar. Bu nedenle, üniversitelerimizde araştırma, geliştirme çalışmaları artırılmalı ve genç beyinlerin bu çalışmalara, katılmaları teşvik edilmeli ve önleri açılmalıdır.
    21 Aralık 2012
    #2
  4. GÜNÜMÜZ DÜNYA SORUNLARI



    AIDS
    KÜRESEL ISINMA
    ŞİDDET
    AÇLIK
    MADDE BAĞIMLILIĞ
    TERÖR
    OBESİTE
    ÇOCUK SORUNLARI
    ÇEVRE SORUNLARI
    ULAŞIM SORUNLARI
    KADIN SORUNLARI
    EĞİTİM VE ÖĞRETMEN SORUNLARI
    AIDS-Kazanılmış Bağışıklık Yetmezliği Sendromu *Tedavisi olmayan bir hastalıklar bütünü. *Etken olan HIV ( İnsan Bağışıklık Yetmezliği Virüsü) vücuda girdikten sonra çoğalarak kişinin çeşitli hastalıklara ve kansere karşı direncini zayıflatır. Sonuç: AIDS gelişir ve kişi ortaya çıkan birden fazla hastalıkla aynı anda yaşam mücadelesine başlar. DÜNYA'DA AIDS

    • Dünyada 2000 yılına kadar 60 Milyon kişi AIDS virüsü almıştır. • Bunlara her 6 saniyede bir kişi eklenmektedir. • 2001 yılı sonuna kadar AIDS’den ölen kişi sayısı 25 milyonu geçecektir. Ölenlere her yıl 3,5 milyon kişi eklenmektedir. • 1.5 milyon çocuk halen hastalıkla yaşamaktadır. 4 milyonu AIDS nedeni ile ölmüştür. 13 milyondan fazlası öksüz ve yetim kalmıştır.

    TÜRKİYE'DE AIDS

    • Ülkemizde 2001 yılı Haziran ayına kadar 1246 kişinin AIDS’e yakalandığı bildirilmiştir. Bunların 100’den fazlası yaşamını kaybetmiştir. • Bu sayı her 6 ayda %7-8 oranında artmaktadır.

    NASIL BULAŞIR? • KAN YOLUYLA. • CİNSEL YOLLA. • ANNEDEN BEBEĞE. KAN YOLUYLA • AIDS hastasının ve taşıyıcısının kanında yaşayan virüs; • Kontrolsüz kan nakli, • Kullanılmış ve dezenfekte edilmemiş şırınga,iğne, cerrahi alet, kesici ve delici aletler, dövme ve aka punktur aletleri, • Organ ve doku nakli. CİNSEL YOLLA

    • Erkek ve kadının cinsel organ salgılarında bulunan virüs kondom kullanılmadığında her türlü cinsel ilişki ile geçer.


    ANNEDEN BEBEĞE

    • AIDS Virüsü taşıyan anneden gebelik, doğum ve emzirme sırasında bebeğe bulaşma gerçekleşir.

    HANGİ DURUMLARDA BULAŞMAZ?

    • Tokalaşma, öpüşme, dokunma, kucaklama. • Tükürük, gözyaşı, ter, ısırık, öksürük, idrar ve dışkı, • Tuvalet, duş, çeşme musluğu, yüzme havuzu, deniz, sauna, hamamlardan • Sivrisine v.b sokması

    NASIL KORUNULUR?

    • KAN YOLUYLA BULAŞMAYI ENGELLEMEK İÇİN. • Önceden virüs taraması yapılmamış kan nakline izin vermeyin. • Kullanılmış ve dezenfekte edilmemiş şırınga, iğne, cerrahi alet, jilet, makas, dövme aletleri ve akapuntur iğneleri v.b kesici delici aletleri kullanmayın ve kullanılmasına izin vermeyin CİNSEL YOLLA BULAŞMAYI ENGELLEMEK İÇİN • Karşılıklı sadakate ve tek eşliliğe dayanan bir ilişki kurun. • Birlikte olduğunuz kişiden emin değilseniz cinsel ilişki sırasında prezervatif kullanın. ANNEDEN BEBEĞE BULAŞMADAN KORUNMA. • Gebelikten önce mutlaka test. • Emzirme konusunda doktorla görüşme KÜRESEL ISINMA

    • Küresel ısınma, dünya atmosferi ve okyanuslarının ortalama sıcaklıklarında belirlenen artış için kullanılan bir terimdir. Bu olay son 50 yıldır iyice saptanabilir duruma gelmiş ve önem kazanmıştır. • Küresel ısınmaya, atmosferde artan sera gazlarının neden olduğu düşünülmektedir. Karbondioksit, su buharı, metan gibi bazı gazların, güneşten gelen radyasyonun bir yandan dış uzaya yansımasını önleyerek ve diğer yandan da bu radyasyondaki ısıyı soğurarak yerkürenin fazlaca ısınmasına yol açtığı ileri sürülmektedir. • +2.4 derece: Su sıkıntısı başlayacak
    Kuzey Amerika'da kum fırtınaları tarımcılığı yok edecek. Deniz seviyeleri yükselecek. Peru'da 10 milyon kişi su sıkıntısı çekecek. Mercan kayalıkları yok olacak. Gezegendeki canlı türlerinin yüzde 30'uı yok olma tehlikesiyle karışılacak.
    * • + 5.4 derece: Denizler 5 m. yükselecek
    Deniz seviyesi ortalaması 70 metre olacak. Dünyanın yiyecek stokları tükenecek.
    * + 6.4 derece: Göçler başlayacak
    Yüz milyonlarca insan uygun iklim koşullarında yaşamak umuduyla göç yollarında düşecek.

    ŞİDDET • SERTLİK • ÇEVREYİ SİNDİRMEK İÇİN YARATILAN OLAY. • TDK SÖZLÜĞÜ ÇOK YÖNLÜ BİR KAVRAM • AİLE İÇİ ŞİDDET • ÇOCUKLARA YÖNELİK ŞİDDET • KADINA YÖNELİK ŞİDDET • STATLARDA ŞİDDET • KOLLUK GÜÇLERİNİN UYGULADIĞI ŞİDDET • TELEVİZYONDA ŞİDDET • BİLGİSAYAR OYUNLARINDA ŞİDDET • OKULLARDA ŞİDDET • GÜNLÜK YAŞAMIMIZDA DAHA ÇOK YER ALMAYA BAŞLADI. • PROBLEM ÇÖZME ARACI OLARAK ŞİDDET. • “Gücün ya da fiziksel kuvvetin; tehdit yoluyla ya da gerçekte; fiziksel zarar, ölüm, psikolojik zarar, gelişme engeli ya da yoksunluğa neden olacak şekilde; kendine, bir başkasına ya da bir grup veya bir topluma karşı niyetli biçimde kullanılması" olarak tanımlanmıştır. • Her yıl dünya üzerinde 1,6 milyon insan şiddet sonucu ölmektedir. Şiddet 15-44 yaş grubundaki insanlar için önde gelen ölüm nedenleri arasındadır. • Şiddet içeren davranışların kurbanları, yakınları veya tanıkları oldukları için sakatlanan, ruhsal problemlerden sıkıntı çeken veya diğer sağlık sorunlarına maruz kalan insan sayısı ise ölüm sayısından çok daha fazladır • Dünya genelinde yapılan tüm araştırmalarda şiddet içeren filmleri seyreden ve oyunları oynayan çocukların sözel ve fiziksel saldırganlık düzeyinin arttığı görülmüştür ŞİDDETİ ÖNLEMEK İÇİN NELER YAPILABİLİR? • Bazı hukukçulara göre 5 yaşındaki bir çocuk her gün programları seyrederek 15 yaşına geldiğinde 18 bin cinsel taciz, saldırı, kavga ve işkence yolu öğrenmiş oluyor. • Çocukların ve gençlerin bu programların etkisi altında şiddeti bir "problem çözme aracı” olarak gördükleri ve gittikçe daha normal karşılamaya başladıkları gözlenmektedir. • TV kanalları reyting alma uğruna şiddet içeren sahneler ve çizgi filmlere bir kısıtlama getirmemektedir.
    MADDE BAĞIMLILIĞI • Madde kesildiğinde ya da azaltıldığında yoksunluk belirtilerinin ortaya çıkması. • Madde kullanımını denetlemek ya da bırakmak için yapılan ama boşa çıkan sürekli çabalar.

    • Madde kullanımı nedeni ile sosyal, mesleki ve kişisel etkinliklerin azalması ya da tamamen bırakılması.

    • Maddenin tasarlandığından daha uzun ve yüksek miktarlarda alınması. • Fiziksel ya da ruhsal sorunların ortaya çıkmasına ya da artmasına rağmen madde kullanımını sürdürmek.
    • Alkol • Sigara • Esrar • Uçucu Maddeler • Eroin • Morfin • Ketamin • Meskalin (kaktüs) • Metamfetamin • Steroidler • Kokain • Ecstasy • Rohypnol (Roche) • LSD • GHB • Ice • Crack • Fensiklidin (PCP) • Ritalin • Mantar (Psylocibin ALKOL • Alkol; beyin, sinir sistemi, mide, sindirim sistemi, karaciğer, kemik iliği gibi hayati merkezler başta olmak üzere vücudun bütününü etkiler. Etkinin şiddeti, alınan alkolün miktarına ve sıklığına göre değişir. • Kişi alkol almayı bıraktığında yoksunluk belirtileri ortaya çıkar. Bu belirtiler aşırı terleme, titreme, nabzın 100’ün üstüne çıkması, uykusuzluk, bulantı, kusma, alkolü bıraktıktan sonraki 1-2 gün içinde halüsinasyonlar, epileptik nöbetler, anksiyete, psikomotor ajitasyon şeklinde seyreder.

    • karaciğer tahribi, kardiyomiyopati (kalp büyümesi), anemi (kansızlık), yüksek tansiyon, trombositopeni (pıhtılaşma sağlayan hücrelerde azalma), miyopati (kas yıkımı), kanser, teratojenite (anne karnındaki bebekte anormallikler), pankreas iltihabı, zatüre, merkezi sinir sistemi bozuklukları, bunama gibi sorunlar görülür.

    • iştah kaybı, vitamin yetersizliği, enfeksiyon, iktidarsızlık ve sindirim bozukluğu. NİKOTİN • Tütün ürünlerinden sigara, puro vb. biri olan ve 4000’den fazla kimyasal madde içeren nikotin, beyinde faaliyeti olan temel bir tütün öğesidir. KISA SÜRELİ ETKİLER • kalp atışının hızlanması • kan basıncının artması • midenin asit üretmesi • beynin ve sinir sisteminin hızlı çalışması sonra yavaşlaması • iştahsızlık, koku ve tat alma duyularının zayıflaması UZUN SÜRELİ ETKİLER • sık sık nefessiz kalmak • öksürmek • dişlerin ve parmakların lekelenmesi • sigara içmeyen birine göre daha zor hamile kalmak HASTALIKLAR • Özellikle ciğerlerdeki ve kalpteki kan damarlarının daralması ve kalınlaşması, solunumla ilgili enfeksiyonlar; üşütme, kronik bronşit veya zatürree, astımın artması, mide ülseri, akciğere kan akışının azalmasından dolayı damar hastalıkları, kalp krizi ve kalp ile ilgili hastalıklar, akciğer, böbrek, pankreas, gırtlak, mesane,rahim, mide kanseri.

    ESRAR • Esrar, Hint keneviri bitkisinin yapraklarının kurutulup bastırılması suretiyle hazırlanan ve aktif maddesini bu kısımlardan salgılanan reçine içindeki kannabinoidlerin oluşturduğu bir maddedir. • Daha çok tütüne karıştırılarak sigara gibi içilir. • Nabız hızında artış görülür. Gözlerin kızarması, ağzın kuruması, baş dönmesi, kalp atışlarının hızlanması, sık sık idrar yapma ihtiyacı duyulur.
    EROİN • Eroin afyon haşhaşından elde edilen ve uyuşturucu özelliği taşıyan bir maddedir. Büyük oranda bağımlılık yapma özelliğine sahiptir. • Beyaz ile koyu kahve arasında değişen renklerde olabilen bir tozdur. • Eroin genellikle enjekte edilerek burundan çekilerek ve ağız yoluyla alınarak kullanılmaktadır. Tipik olarak bir eroin kullanıcısı, günde üç-dört kez enjeksiyon yapar.
    • Tepkisizlik, yavaş solunum, beden ısısında düşme, kalp atışlarının yavaşlaması, tansiyon düşüklüğü, koma ve ölüm görülebilir.
    MORFİN • Ham afyonun kimyasal işlemlerden geçirilmesi sonucu elde edilir. Ağrı kesici ve uyuşturucu olarak uygun dozlarda tıpta kullanılmaktadır. Çok çabuk bağımlılık geliştirdiği için zorunluluk dışında başvurulması sakıncalı olabilir. • Morfin damardan, sigara gibi içilerek, koklanarak ya da yutularak kullanılabilir. • Sık kullanım sonucu tolerans gelişir. Aynı etkiyi yaratmak için kullanılan dozun arttırılması gerekir. Bu yüzden bağımlılık potansiyeli çoktur. KOKAİN • Kokain, Erythoxylon Coca olarak adlandırılan bitkinin yapraklarında doğal olarak bulunan stimulan uyarıcı bir maddedir. Saf madde olarak yaklaşık 100 yıldır var olmakla beraber, koka yapraklarını çiğneme alışkanlığı hemen hemen 2000 yıldan beri süregelmektedir. • Kokain beyaz ve ışığı geçiren bir tozdur. Kokainin saf olarak kullanımı nadirdir. Genellikle asit borik veya sodyum bikarbonat gibi beyaz toz maddelerle karıştırılarak saflığı bozulur.
    21 Aralık 2012
    #3
  5. Çevre Sorunları ve Çözümleri


    Başlıca çevre sorunları; hava, gürültü, su, toprak, flora-fauna ve kültürel çevre gibi alt başlıklar halinde incelenebilir. Aşağıda söz konusu çevre sorunlarına ilişkin tanımlamalarla, bunların, nedenleri, yarattığı etkiler irdelenmeye çalışılmıştır.
    1. Hava:
    Canlıların yaşamını olanaklı kılan hava; atmosferi oluşturan gazların karışımından oluşmaktadır. Havanın insan yaşamındaki önemi açısından bir insanın günde ortalama 14 kg havaya ihtiyacı olduğu örnek olarak verilebilir. Canlılar için yaşamsal önemi olan hava, hızlı nüfus artışı, kentleşme ve sanayileşme sonucunda atmosfere bırakılan maddelerin belli bir yoğunluğa ulaşması sonucu kirlenmektedir.
    Ekonomik etkinliklerin özellikle belli bölgelerde yoğunlaşarak artması, buna bağlı olarak belli bölgelerde nüfusun artışıve daha çok enerjiye gereksinim duyulmasıhava kirliliğinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Hava kirliliğinintemel kaynakları kentleşme ve endüstrileşmedir. Bunlardan kentleşme; nüfus yoğunluğu, kentin topoğrafik ve meteorolojik koşullarına uygun olmayan bir biçimde oluşturulmasıile kirliliği arttıran bir etken olarak işlev görmektedir. Kentlerdeki ısınma sistemi, kullanılan yakıt türleri, ulaşım araçlarıbu sorunun büyümesine etki eden diğer etkenlerdir.Düzensiz kentleşme eğilimi sürdükçe kentsel kaynaklı hava kirliliği Türkiye’nin önemli bir sorunu olmayı sürdürecek gibi görünmektedir. Endüstrileşme de endüstri kuruluşlarının yanlış yerlerde yapılandırılması ve yanma sonucu atık gazların yeterli teknik önlemler alınmadan havaya bırakılmasıyla hava kirliliğine etki eden diğer bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde özellikle azgelişmişveya gelişmekte olan ülkelerde endüstriden doğan kirlenme önemli bir yer tutmaktadır. Bunun nedenleri söz konusu ülkelerde ileri teknolojilerin kullanılmaması, kirliliği önleyici çözümlerin pahalı oluşu nedeniyle uygulamaya geçirilmemesidir.
    Günümüzde ortaya çıkan tablo; gelişmiş ülkelerin bu tür kirlilik yaratan endüstrileri kendi ülkeleri yerine, gelişmekte olan ülkelerde kurarak kendilerini koruduklarıyla bu arada gelişmekte olan ülkelerde endüstri kaynaklı hava kirliliğinin giderek artan bir sorun olduğudur. Türkiye de bu sorunu yaşayan ülkelere tipik bir örnektir. Hava kirliliği gerek insan sağlığını gerekse doğayı tehdit eden büyük bir tehlikedir. Kirli hava içerdiği maddeler nedeniyle bronşların iltihaplanmasından akciğer kanserine varan düzeylerde solunum yolu hastalıklarının nedeni olurken, insanların bağışıklık sistemini etkileyerek, başka pek çok hastalığa karşıda savunmasız bir hale getirmektedir. Benzer etkiler hayvanlar için de söz konusudur. Hava kirliliği aynı zamanda değişime uğrattığı atmosfer koşulları nedeniyle, doğal iklim dengesini bozmakta, bitkilerin dokusu bozularak, toprağın verimliliği azalarak tarımsal üretim düşmektedir. Yapılar ve eşyalar da hava kirliliğinden kendilerine düşen payı almakta, nitelikleri bozularak ömürleri kısalmaktadır. Bu tür sonuçların yanısıra ortaya çıkan zararlara tüm dünya açısından bakıldığında; a) atmosferdeki karbondioksit birikiminin artması sonunda dünyanın ısınmasına, dolayısıyla iklimlerin değişmesine, kutuplardaki buzulların erimesine, deniz düzeyinin yükselmesine, büyük bir oranda tarım toprağının sular altında kalmasına yol açmakta, b) Ozon tabakasının incelmesiyle tüm canlıvarlıklarıolumsuz bir biçimde etkileyen güneşin morötesi ışınlarının zararlıetkisinin giderek daha yoğun olarak hissedilmesine yol açmaktadır. Hava kirliliği gelişmekte olan ülkelerde çok ciddi bir çevre sorunu olarak varlığınısürdürmektedir. 1952 yılında bir hafta içinde hava kirliliği nedeniyle yaklaşık 4000 kişinin yaşamını yitirdiği Londra örneği gibi dramatik olayların başlamasını beklemeksizin gerekli önlemlerin alınması ve işler kılınması gerekmektedir.
    2. Gürültü
    Gürültü sorunu; teknolojideki gelişmeler ve buna bağlı olarak yaşam biçiminde oluşan değişiklikler sonucu insanoğlunda olumsuz fizyolojik ve psikolojik etkiler yaratan, arzu edilmeyen sesler olarak tanımlanmaktadır. İnsanların yaşamında çeşitli fiziksel ve psikolojik sorunların ortaya çıkışında etkisi bulunan bu çevre ve sağlık sorunu “gürültü kirliliği” olarak da isimlendirilmektedir. Kişisel özelliklere göre basınç, frekans ve tizlik gibi sesin değişik özellikleri farklı olarak algılanmakla birlikte sesin şiddetini belirlemede kullanılan bir ölçüt vardır. Sesin insan kulağına göre şiddetini belirten, gürültü ölçmede yaygın olarak kullanılan ölçü desibeldir.Uluslararası Standart Örgütü’nün (ISO) normal saydığı gürültü düzeyi 58 desibel (dB)dir. İnsan sağlığına 90 dB’in üzerindeki gürültülerin zararlı olduğu, 140 dB’i aşan gürültülerin ise ciddi beyin tahribatına neden olduğu belirtilmektedir. Gürültünün canlıların ruh sağlığı üzerinde de olumsuz etkileri olduğu saptanmıştır. Ülkelerin belli başlı kültürel özellikleri, kullanılan teknolojilere bağlı olarak değişmekle birlikte belli başlı gürültü kaynakları; motorlu araçlar, inşaat makina ve donanımları, uçak, çeşitli makinalar ve ev aletleridir. İnsan sağlığıüzerinde önemli etkileri olduğu saptanan bu çevre sorununa içinde bulunduğunuz sosyal çevreden (bir banka şubesi, hastanedeki poliklinikler, çevredeki inşaatlar, uçak gürültüleri gibi) örnekler bulmanız olası mı?
    3. Su
    Dünyanın dörtte üçünün sularla kaplı olduğu, canlıların ağırlığının ise yüzde yetmişbeşini suyun oluşturduğu düşünülürse, suyun canlıvarlıkların yaşamındaki işlevini anlamak kolaylaşabilir. Keleşve Hamamcı’nın aktardıklarına göre yeryüzündeki sular, yüzeysel ve yeraltı suları olarak gruplandırılabilir. Bunlardan yüzeysel suların %97.6’sı tuzlu sulardır. Tatlı suların büyük bir kısmını kutuplardaki buzullar oluşturmaktadır. Su kirliliği kavramı ile su kaynaklarının kullanılmasını bozacak ölçüde, organik, inorganik, biyolojik ve radyoaktif maddelerin suya karışması kastedilmektedir. Doğanın işleyişi incelendiğinde, dışsal destekler olmaksızın suyun belli bir düzeydeki kirlenmenin üstesinden gelebildiği görülmektedir. Ancak kirleticilerin türü ve miktarı arttığında bu işlem etkisiz kalmakta ve kirlilik ortaya çıkmaktadır. Bu şekilde oluşan sürecin yanısıra su kirliliği, havada oluşan kirlenme ile toprak kirliliği de suyun doğal dolanımı nedeniyle su kaynaklarının kirlenmesine yol açar. Bu nedenle su kirliliği sadece kirleticilerin doğrudan su kaynaklarına ulaşmasından değil, hidrolojik süreçler yolu ile dolaylıbir biçimde de oluşabilmektedir. Türkiye, su kaynaklarıaçısından dünyanın şanslıülkelerinden biridir. Ancak ülkemizin karşılaştığı çevre sorunları içinde su kirliliği önemli bir yer tutmaktadır. Su kirliliği insanoğlunun suyun doğal dolanımına yaptığı elektirik enerjisi elde etmek için, akarsuların üzerine barajların ve sulama amaçlı göletlerin yapılması gibi müdahaleler ile, tarımsal, kentsel ve endüstriyel etkinliklerden oluşan artıkların bir sonucudur. Su kirliliğine ilişkin önlemler, uluslararasıve ulusal düzeylerde oluşturulan kuruluşlar ve standartlarıiçermektedir. Su kirliliği; tarımsal etkinliklerle, sanayi etkinliklerle ve yerleşim yerleri ile bağlantılı olarak artmaktadır. Bunlardan ilkinde tarla verimini arttırmak için kullanılan yapay gübrelerin, hayvan atıklarının, tarımsal mücadele ilaçlarının toprağa karışıp su kaynaklarına ulaşmasıyla ortaya çıkar.Toprak aşınması (erozyon) ile de toprağın en verimli ve tarıma uygun üst kısmı sürüklenerek su kaynaklarına karışmakta ve içerdiği maddeler bazı yosun türlerini çoğaltarak, erimişoksijen tüketimini arttırarak bitki ve hayvan türlerinin yaşamasını engellenmektedir. İkinci grupta yer alan sanayi etkinliklerin neden olduğu kirlilik türü dünyadaki pek çok gelişmekte olan ülkenin önemli sorunlarından biridir.Söz konusu etkinliklerle su kaynaklarına ulaşan sanayi atıklar, kimyasal, radyoaktif maddeler doğanın dengesini ciddi bir biçimde kimi zaman da geriye dönülmez bir biçimde bozmaktadır. Görmez’in aktardıklarına göre ülkemizde sanayi atıkları ile kirlenen akarsulara ve göllere Meriç, Ergene, Gediz, Menderes nehirleri ile, Nilüfer, Simav, Porsuk çaylarını ve daha dramatik bir tablo olarak ortaya çıkan Sapanca, Manyas, Van ve Tuz göllerini örnek verebiliriz. Durumun ciddiyetini göstermek açısından yukarıda sunulan örneklerden biri biraz daha açılacak olursa; dünya çapında bir kuşgölü olmasına karşın Manyas Gölü 40’a yakın sanayi kuruluşu tarafından kirletilmektedir. Ne yazık ki ülkemizde akarsular, göller, nehirler ve denizler kirletilmekte ve gerek bu sürecin gerekse yanlış avlanmanın etkisiyle su ürünleri hızla yok olmaktadır.
    4. Toprak
    Toprak; canlıdoğal kaynakların varlıklarınısürdürebilmeleri için hava ve su ile birlikte vazgeçilmez, bir doğal kaynaktır. Toprak kirliliği, insan etkinlikleri sonucunda, toprağın fiziksel, kimyasal, biyolojik ve jeolojik yapısının bozulmasıdır. Söz konusu kirliliğin, toprakta yanlıştarım teknikleri, yanlışve fazla gübre ile tarımsal mücadele ilaçları kullanma, atık ve artıkları, zehirli ve tehlikeli maddeleri toprağa bırakma sonucunda ortaya çıktığı belirtilmektedir. Kirli havanın içerdiği zehirli gazların neden olduğu asit yağmurları ve kirletici gazların toprakta birikmesi, çeşitli yollarla kirlenen sularla sulanan toprağın kirlenip yapısının bozulması, tarımda kullanılan ilaçlar ve yapay gübrelerin bilinçsiz kullanımıyla uzun süre bozulmadan kalabilen katı atıkların gerekli süreçlerden geçirilmeksizin depolanması gibi etkenler toprağı kirletmekte ve hatta kullanılmaz duruma getirmektedir. Bunlara ek olarak toprağın kendi yapısından kaynaklanan sorunlarla birlikte erozyon Türkiye’nin çok ciddi toprak sorunlarından biridir. Erozyon; Keleş ve Hamamcı’nın tanımlamalarına göre; toprağın su, rüzgar gibi doğal etmenler ile aşındırılması sonucunda bulunduğu yerden başka yerlere sürüklenmesidir. Daha önce de belirtildiği gibi, erozyon sadece bir toprak sorunu olmayıp suyun kirlenmesine, verimli toprakların kaybına, tarımsal üretim kapasitesinin düşmesine yol açtığıiçin aynızamanda ciddi bir ekonomik sorun kaynağıdır. Türkiye’nin topraklarının %66’sının erozyon tehlikesi altında olduğu dikkate alındığında sorunun boyutlarıhakkında fikir edinilebilir. Erozyon sadece doğal bir süreçle ortaya çıkmayıp, yanlıştarım tekniklerinin uygulanması, yanlışarazi kullanımı, toprağın üzerindeki bitki örtüsünün yok edilmesi gibi insan faktörü ile de ortaya çıkmaktadır. Türkiye’de erozyon ile ortalama yıllık toprak kaybı 500 milyon ton dolayında olması, erezyon sorununun ülkemizde ürkütücü boyutlara ulaştığını göstermektedir.
    5. Flora-Fauna
    Keleş ve Hamamcı’ya göre belli bir ülkeye, bölgeye ya da yöreye özgü bitki örtüsü flora, yabanıl hayvan topluluğu da fauna olarak adlandırılır. Bir başka deyişle flora ve fauna insan dışındaki canlıögeleri içeren biyolojik zenginliktir. Ağaç topluluğu biçimindeki genel anlayıştan çok daha kapsamlı olarak orman; bitki örtüsü, hayvan ve mikroorganizmalar, mineral maddeler, hidrolojik ve mikroklimatik özelliklerle, aralarında madde ve enerji akımı bakımından ilişkiler bütününe sahip ağaç ve ağaççık topluluğu olarak değerlendirilmektedir. Ormanların su kaynaklarını sürekli tutma, toprakları erozyondan koruma, ısı oranlarını dengede tutarak sıcaklığı düzenleme gibi işlevleri vardır. Ülkemiz genişliğinin %26.6’sınıkaplayan ormanlar yangınlar ve tarım için alan açma çabalarıile her geçen yıl hızla yok olmaktadır. Ender bulunan doğal ve kültürel değerleri koruma amacıyla yapılan düzenlemeler olan Milli Parklar uygulaması ilk olarak 1958’de başlamıştır. Muğla-Ölüdeniz, Çorum-Çatak ve Bolu-Abant gibi bazı bölgelerin “Tabiatı Koruma Alanları” olarak korunmasısevindirici bir gelişmedir. Hava, su ve toprak arasındaki doğal işleyişin sürekliliğini sağlama gibi bir işlevi yanında hayvanların otlatılmasına yarayan çayır ve mer’alar açısından da ülkemizdeki görünüm giderek dramatikleşmektedir. Şöyle ki çayır ve mer’aların büyük bir kısmısürülerek tarla yapılmakta, yanlış otlatma nedeniyle tahrip olarak hızla yok olmaktadır. Bunun sonuçlarısadece doğanın dengesinin bozulması olarak ortaya çıkmayıp, hayvancılığın yara almasına, ekonomik kayıplara neden olmaktadır. İnsanların varolan toprakları akılcı bir biçimde kullanmayıp, erozyonla mücadele etmeyip, öte yandan çevrenin nem oranını dengeleme, oksijen üretimi gibi işlevleri olan sulak alanları kurutularak toprak kazanma çabaları açıklanabilir gibi görünmemektedir. Yeryüzünün yalnızca belli bir bölgesinde yetişen bitkiler olan endemik bitkiler ile belli bir bölgede yaşayan hayvan türleri olan endemik hayvanlar da çok önemli doğa ögeleri iken, çevre kirliliğinden paylarına düşeni alıp, hızla yok olmaktadırlar.Oysa Türkiye dünyanın en zengin floraya sahip ülkelerinden biridir. Keleş ve Hamacı’dan alınan bilgiye göre Avrupa kıta florası 12000 dolaylarındayken, Türkiye florası 9000 dolaylarındadır. En zengin endemik bitkiye sahip Avrupa ülkesinde 2750 endemik bitki varken ülkemizde bu sayı 3000’i bulmaktadır.
    6. Kültürel Çevre
    İnsanoğlunun çağlar boyunca geliştirdiği uygarlıkların ürünü olan kültürel çevre, yine insanoğlunun yıkıcı ve bozucu etkisi ile karşı karşıyadır. Çevrenin doğal ve kültürel boyutları ile bir bütün olarak korunması fikrinin gelişmesine karşın, ülkemizde bu görüşün yasal dayanaklara kavuşturulması ilk kez 1906 yılında tarihi değerleri korumak için çıkarılan AsarıAtika Nizamnamesi ile gerçekleşmiş, daha sonra 1973 yılındaki Eski Eserler Kanunu ve 1983 yılında Kültür ve Tabiyat Varlıklarını Koruma Kanunu ile yeniden düzenlenmiştir. Ülkemizde kültürel çevrenin korunmasıyönündeki adımlar hem oldukça geç atılmış, hem de günümüzde yeterli düzeye erişememiştir. Kültürel çevreden söz ederken kültür varlıkları ve sit gibi bazı kavramlar kullanılmaktadır. Kültür varlıkları;tarih öncesi ve tarihsel devirlere ait bilim, kültür, din ve güzel sanatlarla ilgili yer üstünde, yer altında veya su altındaki bütün taşınır ve taşınmaz varlıkları kapsamaktadır. Sit; tarih öncesinden günümüze kadar gelen çeşitli uygarlıkların ürünü olup, yaşadıkları devirlerin sosyal, ekonomik, mimari ve benzeri özelliklerini yansıtan kent ve kent kalıntıları, önemli tarihi olayların geçtiği yerlerdir.Ülkemiz kültür varlıklar açısından son derece zengin bir ülke olmasına ve pek çok bölge sit alanı olarak ilan edilmiş olmasına karşın zamana ve insana bağlı yıkıcı etkilerden korunduğu söylenemez. Kültürel çevre ile ilgili sorunlar; bireylerdeki çevrenin korunması bilincinin eksikliği, çarpık kentleşme, ekonomik sorunlar, kültürel değerleri koruma ve bakım için ayrılan kaynakların sınırlılığıya da yanlış kullanımı gibi etkenlerin ürünüdür.
    21 Aralık 2012
    #4
soru sor

Günümüz Sorunları Ve Çözümleri

Alakalı Aramalar:

  1. günümüzdeki sorunlar ve çözümleri

    ,
  2. günümüzdeki sorunlar

    ,
  3. günümüz dünya sorunları nelerdir

    ,
  4. günümüz sorunlar,
  5. günümüz dünya sorunları ve çözümleri