Web Hattı - Türkiyenin En Güncel Forumu

>>>>>m.kemal AtatÜrk'Ün GenİŞ Hayat Bİyografİsİ & Aİlesİ<<<<<

Biyografiler - Hayat Hikayeleri kategorisinde ve Siyaset forumunda bulunan >>>>>m.kemal AtatÜrk'Ün GenİŞ Hayat Bİyografİsİ & Aİlesİ<<<<< konusunu görüntülemektesiniz.ATATÜRK'ÜN BİYOGRAFİSİ Mustafa Kemal ATATÜRK (1881-1938) Mustafa Kemal Atatürk 1881 yılında Selânik'te Kocakasım Mahallesi, Islâhhâne Caddesi'ndeki üç katlı pembe evde ...

Geri git   Web Hattı - Türkiyenin En Güncel Forumu > Eğitim Forumları > Biyografiler - Hayat Hikayeleri > Siyaset

>>>>>m.kemal AtatÜrk'Ün GenİŞ Hayat Bİyografİsİ & Aİlesİ<<<<<

Sitemap Liseler HaritaG Kayıt ol Forumları Okundu Kabul Et
>>>>>m.kemal AtatÜrk'Ün GenİŞ Hayat Bİyografİsİ & Aİlesİ<<<<<


 

Alt 10-05-2007, 04:49 AM   #1
 


Exclamation >>>>>m.kemal AtatÜrk'Ün GenİŞ Hayat Bİyografİsİ & Aİlesİ<<<<<




ATATÜRK'ÜN BİYOGRAFİSİ

Mustafa Kemal ATATÜRK (1881-1938)

Mustafa Kemal Atatürk 1881 yılında Selânik'te Kocakasım Mahallesi, Islâhhâne Caddesi'ndeki üç katlı pembe evde doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım'dır. Baba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyıllarda Konya ve Aydın'dan Makedonya'ya yerleştirilmiş Kocacık Yörüklerindendir. Annesi Zübeyde Hanım ise Selânik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş eski bir Türk ailesinin kızıdır. Milis subaylığı, evkaf katipliği ve kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, 1871 yılında Zübeyde Hanım'la evlendi. Atatürk'ün beş kardeşinden dördü küçük yaşlarda öldü, sadece Makbule (Atadan) 1956 yılına değin yaşadı.

Küçük Mustafa öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebinde öğrenime başladı, sonra babasının isteğiyle Şemsi Efendi Mektebi'ne geçti. Bu sırada babasını kaybetti (1888). Bir süre Rapla Çiftliği'nde dayısının yanında kaldıktan sonra Selânik'e dönüp okulunu bitirdi. Selânik Mülkiye Rüştiyesi'ne kaydoldu. Kısa bir süre sonra 1893 yılında Askeri Rüştiye'ye girdi. Bu okulda Matematik öğretmeni Mustafa Bey adına "Kemal" i ilave etti. 1896-1899 yıllarında Manastır Askeri İdâdi'sini bitirip, İstanbul'da Harp Okulunda öğrenime başladı. 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu., Harp Akademisi'ne devam etti. 11 Ocak 1905'te yüzbaşı rütbesiyle Akademi'yi tamamladı. 1905-1907 yılları arasında Şam'da 5. Ordu emrinde görev yaptı. 1907'de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu. Manastır'a III. Ordu'ya atandı. 19 Nisan 1909'da İstanbul'a giren Hareket Ordusu'nda Kurmay başkanı olarak görev aldı. 1910 yılında Fransa'ya gönderildi. Picardie Manevraları'na katıldı. 1911 yılında İstanbul'da Genel Kurmay Başkanlığı emrinde çalışmaya başladı.

1911 yılında İtalyanların Trablusgarp'a hücumu ile başlayan savaşta, Mustafa Kemal bir grup arkadaşıyla birlikte Tobruk ve Derne bölgesinde görev aldı. 22 Aralık 1911'de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 6 Mart 1912'de Derne Komutanlığına getirildi.

Ekim 1912'de Balkan Savaşı başlayınca Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır'daki birliklerle savaşa katıldı. Dimetoka ve Edirne'nin geri alınışında büyük hizmetleri görüldü. 1913 yılında Sofya Ateşemiliterliğine atandı. Bu görevde iken 1914 yılında yarbaylığa yükseldi. Ateşemiliterlik görevi Ocak 1915'te sona erdi. Bu sırada I. Dünya Savaşı başlamış, Osmanlı İmparatorluğu savaşa girmek zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal 19. Tümeni kurmak üzere Tekirdağ'da görevlendirildi.



1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı'nda, Mustafa Kemal Çanakkale'de bir kahramanlık destanı yazıp İtilaf Devletlerine "Çanakkale geçilmez! " dedirtti. 18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazını geçmeye kalkan İngiliz ve Fransız donanması ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası'na asker çıkarmaya karar verdiler. 25 Nisan 1915'te Arıburnu'na çıkan düşman kuvvetlerini, Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19. Tümen Conkbayırı'nda durdurdu. Mustafa Kemal, bu başarı üzerine albaylığa yükseldi. İngilizler 6-7 Ağustos 1915'te Arıburnu'nda tekrar taarruza geçti. Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9-10 Ağustos'ta Anafartalar Zaferini kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos'ta Kireçtepe, 21 Ağustos'ta II. Anafartalar zaferleri takip etti. Çanakkale Savaşlarında yaklaşık 253.000 şehit veren Türk ulusu onurunu İtilaf Devletlerine karşı korumasını bilmiştir. Mustafa Kemal'in askerlerine "Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!" emri cephenin kaderini değiştirmiştir.

Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları'dan sonra 1916'da Edirne ve Diyarbakır'da görev aldı. 1 Nisan 1916'da tümgeneralliğe yükseldi. Rus kuvvetleriyle savaşarak Muş ve Bitlis'in geri alınmasını sağladı. Şam ve Halep'teki kısa süreli görevlerinden sonra 1917'de İstanbul'a geldi. Velihat Vahidettin Efendi'yle Almanya'ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu seyehatten sonra hastalandı. Viyana ve Karisbad'a giderek tedavi oldu. 15 Ağustos 1918'de Halep'e 7. Ordu Komutanı olarak döndü. Bu cephede İngiliz kuvvetlerine karşı başarılı savunma savaşları yaptı. Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918'de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına getirildi. Bu ordunun kaldırılması üzerine 13 Kasım 1918'de İstanbul'a gelip Harbiye Nezâreti'nde (Bakanlığında) göreve başladı.

Mondros Mütarekesi'nden sonra İtilaf Devletleri'nin Osmanlı ordularını işgale başlamaları üzerine; Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı. 22 Haziran 1919'da Amasya'da yayımladığı genelgeyle "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını " ilan edip Sivas Kongresi'ni toplantıya çağırdı.

23 Temmuz - 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 - 11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi'ni topla***** vatanın kurtuluşu için izlenecek yolun belirlenmesini sağladı. 27 Aralık 1919'da Ankara'da heyecanla karşılandı. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış oldu. Meclis ve Hükümet Başkanlığına Mustafa Kemal seçildi Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı'nın başarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip uygulamaya başladı.

Türk Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919'da Yunanlıların İzmir'I işgali sırasında düşmana ilk kurşunun atılmasıyla başladı. 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması'nı imzaladı aralarında Osmanlı İmparatorluğu'nu paylaşan I. Dünya Savaşı'nın galip devletlerine karşı önce Kuvâ-yi Milliye adı verilen milis kuvvetleriyle savaşıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurdu, Kuvâ-yi Milliye - ordu bütünleşmesini sağladı savaşı zaferle sonuçlandırdı.

Mustafa Kemal yönetimindeki Türk Kurtuluş Savaşının önemli aşamaları şunlardır:

Sarıkamış (20 Eylül 1920), Kars (30 Ekim 1920) ve Gümrü'nün (7 Kasım 1920) kurtarılışı.
Çukurova, Gazi Antep, Kahraman Maraş Şanlı Urfa savunmaları (1919- 1921)
I. İnönü Zaferi (6 -10 Ocak 1921)
II. İnönü Zaferi (23 Mart-1 Nisan 1921)
Sakarya Zaferi (23 Ağustos-13 Eylül 1921)
Büyük Taarruz, Başkomutan Meydan Muhaberesi ve Büyük Zafer (26 Ağustos 9 Eylül 1922)
Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal'e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanını verdi. Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'yla sonuçlandı. Böylece Sevr Antlaşması'yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il büyüklüğünde vatan bırakılan Türkiye toprakları üzerinde ulusal birliğe dayalı yeni Türk devletinin kurulması için hiçbir engel kalmadı.

23 Nisan 1920'de Ankara'da TBMM'nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu müjdelenmiştir. Meclisin Türk Kurtuluş Savaşı'nı başarıyla yönetmesi, yeni Türk devletinin kuruluşunu hızlandırdı. 1 Kasım 1922'de hilâfet ve saltanat birbirinden ayrıldı, saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu'yla yönetim bağları koparıldı. 13 Ekim 1923'te Cumhuriyet idaresi kabul edildi, Atatürk oybirliğiyle ilk cumhurbaşkanı seçildi. 30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü tarafından Cumhuriyet'in ilk hükümeti kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti, "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ve "Yurtta barış cihanda barış" temelleri üzerinde yükselmeye başladı.



Atatürk Türkiye'yi "Çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak" amacıyla bir dizi devrim yaptı. Bu devrimleri beş başlık altında toplayabiliriz:

1. Siyasal Devrimler:
Saltanatın Kaldırılması (1Kasım 1922)
Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923)
Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)

2. Toplumsal Devrimler:
Kadınlara erkeklerle eşit haklar verilmesi (1926-1934)
Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925)
Tekke zâviye ve türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925)
Soyadı kanunu ( 21 Haziran 1934)
Lâkap ve unvanların kaldırılması (26 Kasım 1934)
Uluslararası saat, takvim ve uzunluk ölçülerin kabulü(1925-1931)

3. Hukuk Devrimi :
Mecellenin kaldırılması (1924-1937)
Türk Medeni Kanunu ve diğer kanunların çıkarılarak laik hukuk düzenine geçilmesi (1924-1937)

4. Eğitim ve Kültür Alanındaki Devrimler:
Öğretimin birleştirilmesi (3 Mart 1924)
Yeni Türk harflerinin kabulü (1 Kasım 1928)
Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932)
Üniversite öğreniminin düzenlenmesi (31 Mayıs 1933)
Güzel sanatlarda yenilikler

5. Ekonomi Alanında Devrimler:
Aşârın kaldırılması
Çiftçinin özendirilmesi
Örnek çiftliklerin kurulması
Sanayiyi Teşvik Kanunu'nun çıkarılarak sanayi kuruluşlarının kurulması
I. ve II. Kalkınma Planları'nın (1933-1937) uygulamaya konulması, yurdun yeni yollarla donatılması

Soyadı Kanunu gereğince, 24 Kasım 1934'de TBMM'nce Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadı verildi.

Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde TBMM Başkanlığına seçildi. Bu başkanlık görevi,
Devlet-Hükümet Başkanlığı düzeyindeydi. 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereğince dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi. 1927,1931, 1935 yıllarında TBMM Atatürk'ü yeniden cumhurbaşkanlığına seçti.

Atatürk sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde denetledi. İlgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi. Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye'yi ziyaret eden yabancı ülke devlet başkanlarını, başbakanlarını, bakanlarını komutanlarını ağırladı.

15-20 Ekim 1927 tarihinde Kurtuluş Savaşı'nı ve Cumhuriyet'in kuruluşunu anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim
1933 tarihinde de 10. Yıl Nutku'nu okudu.

Atatürk özel yaşamında sadelik içinde yaşadı. 29 Ocak 1923'de Latife Hanımla evlendi. Birçok yurt gezisine birlikte çıktılar. Bu evlilik 5 Ağustos 1925 tarihine dek sürdü. Çocukları çok seven Atatürk Afet (İnan), Sabiha (Gökçen), Fikriye, Ülkü, Nebile, Rukiye, Zehra adlı kızları ve Mustafa adlı çobanı manevi evlat edindi. Abdurrahim ve İhsan adlı çocukları himayesine aldı. Yaşayanlarına iyi bir gelecek hazırladı.

1937 yılında çiftliklerini hazineye, bir kısım taşınmazlarını da Ankara ve Bursa Belediyelerine bağışladı. Mirasından kızkardeşine, manevi evlatlarına, Türk Dil ve Tarih Kurumlarına pay ayırdı. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi çok severdi. Zeybek oyunlarına, güreşe, Rumeli türkülerine aşırı ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan büyük keyif alırdı. Sakarya adlı atıyla, köpeği Fox'a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık oluşturmuştu. Akşam yemeklerine devlet ve bilim adamlarını, sanatçıları davet eder, ülkenin sorunlarını tartışırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye özen gösterirdi. Doğayı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman Çiftliği'ne gider, çalışmalara bizzat katılırdı.

Fransızca ve Almanca biliyordu. 10 Kasım 1938 saat 9.05'te yakalandığı siroz hastalığından kurtulamadı... İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda hayata gözlerini yumdu. Cenazesi 21 Kasım 1938 günü törenle geçici istirahatgâhı olan Ankara Etnografya Müzesi'nde toprağa verildi. Anıtkabir yapıldıktan sonra nâşı görkemli bir törenle 10 Kasım 1953 günü ebedi istirahatgâhına gömüldü.


Alt 10-05-2007, 04:56 AM   #2
 


Exclamation Ce: >>>>>m.kemal AtatÜrk'Ün GenİŞ Hayat Bİyografİsİ & Aİlesİ<<<<<


M.Kemal Atatürk'ün Ailesi:


Latife Uşşaki

Latife Hanım
Latife Uşşaki (Uşakizade Latife) (d. 1900, İzmir - ö. 12 Temmuz 1975, İstanbul) Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı eşidir. 29 Ocak 1923 - 5 Ağustos 1925 tarihleri arasında iki buçuk yıl boyunca Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ile evli kalmıştır.
Latife Hanım 1898 yılında İzmir'de doğdu. İzmir’in tanınmış ailelerinden olan Uşakizade (sonra Uşşaklı) Muammer Bey’in kızıdır. İzmir Lisesi’ni bitirdi. Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nde hukuk okudu. Londra’da dil öğrenimi gördü. Kurtuluş Savaşı henüz bitmeden Türkiye’ye döndü.
11 Eylül 1922’de, Türk ordusunun İzmir’e girişinin ardından, güvenli bir karargah arayışındaki kurmayları, Başkumandan Mustafa Kemal’e Uşakizade ailesinin köşkünü de önerdiler. Ailesi yurtdışında olan ve köşkte babaannesiyle birlikte kalan Latife Hanım'dan bir davet mektubu istendi. Bu öneriyi sevinerek kabul eden Latife Hanım, davet mektubunu yazdı ve köşklerinde Atatürk’ü 20 gün ağırladı. Bu tanışmadan sonra haberleşmeleri devam etti. Bir süre sonra Mustafa Kemal’in annesi Zübeyde Hanım da, sağlık sorunları nedeniyle İzmir’e gittiğinde köşkte ağırlandı. Zübeyde Hanım’ın 14 Ocak 1923’te ölümü üzerine İzmir’e giden Mustafa Kemal ile Latife Hanım 29 Ocak 1923’te Muammer Bey’in evinde, sade bir nikâhla evlendiler. Bu, nikâhta kendileri de bulunduğu için dönemin âdetlerine uymayan bir törendi. Mareşal Fevzi Çakmak ve Kâzım Karabekir Mustafa Kemal’in, Mustafa Abdülhalik Renda ile Salih Bozok ise Latife Hanım’ın tanıkları idi.




Latife Hanım, Mustafa Kemal ile birlikte
Bu evlilikle Latife Hanım, modern ve medeni Türk kadınının simgesi olma görevini üstlendi. Yeni devletin başkenti Ankara’ya gelerek Çankaya’da ilk Cumhurbaşkanlığı köşkü olarak kullanılan Kuleli Köşk (günümüzde Atatürk Müzesi olarak kullanılan bugünkü adıyla Eski Köşk)’te yaşadı. Eşinin isteği üzerine TBMM’deki oturumları izlemeye giden Latife Hanım, TBMM’ye giren ilk Türk kadını oldu. Pek çok yurt gezisinde eşine eşlik etti. 1925 yazında Doğu Anadolu gezisinde aralarında geçen tatsız bir tartışmadan sonra Latife Hanım ve Atatürk boşandılar. Boşanma haberi, 5 Ağustos 1925 günü radyoda yayımlanan bir hükümet bildirisi ile duyuruldu. Evli kaldiklari iki yil icinde cocuklari olmadi.
Ölümüne kadar İzmir'de ve İstanbul'da yaşayan Latife Hanım, evliliği ve eşi hakkında konuşmayı ya da yazmayı kesinlikle kabul etmedi, ikinci kuşak yakınlarına da aynı yönde vasiyette bulundu. 12 Temmuz 1975’te İstanbul’da hayatını kaybetti ve Edirnekapı Şehitliği’ndeki aile mezarlığına gömüldü. Latife Hanım'ın anıları ve sakladığı kıymetli belgeler Türk Tarih Kurumu'nda saklanmaktadır.



Mustafa Kemal'in Selanik'teki
doğduğu ev





Mustafa Kemal'in Babası Ali Riza Efendi



Atatürk'ün Ailesi
Annesi Zübeyde Hanım
ve kız kardeşi Makbule


ATATÜRK'ÜN AİLESİ
Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım, Hacı Sofu ailesinden Feyzullah Ağa'nın kızıdır. Zeki, sağduyulu, dine ve geleneklere bağlı bir kadındı. Oğlunun mahalle mektebine gelenekten olan ilâhilerle başlamasını istemişti. Ancak aşağıda göreceğimiz gibi oğlunun zamanın gerektirdiği biçimde yetişmesini engellememiş, hele kocası öldükten sonra onun iyi öğretim görmesine elinden geldiği kadar çalışmıştır.

Onun sağduyusu ve taşıdığı yüksek onur duygularının bir örneği aşağıdaki olayda görülür. O, daha Selanik'te bulundukları sırada oğlunun, kendi evinde, II inci Abdülhamit yönetimine karşı çalışan bir takım arkadaşlariyle yaptığı toplantıda nelerle uğraşıldığını öğrenince, padişaha karşı çalışmanın sonuçlarından ürkmüş, ancak Mustafa Kemal'in işi kendisine anlatması üzerine sorunu kavrayıp "gizli şeyleriniz varsa ben saklayayım, muvaffak olmak zordur, mahvolmak daha tabiidir" dedikten sonra şöyle konuşmuştur: "... evlâdım bir gün bu işler olduktan sonra seni namus ve haysiyet sahibi olanlarla görmezsem işte o zaman meyus olurum. Ben senin kadar okumadım, senin kadar bilmem, seni gördüğün, anladığın şeyleri yapmaktan menetmiye kalkışmam, yalnız dikkat et, esas muvaffak olmaktır, muvaffak olmaya çalış".

Selanik Yunanlıların eline düştükten sonra kızı Bayan Makbule (Ata'dan) ile İstanbul'a gelen Zübeyde Hanım millî mücadele sırasında binbir merak ve heyecan, ancak büyük kıvanç duyguları içinde İstanbul'da kalmış ve Ankara'ya gitmiştir. Kalbinden hasta bulunduğu için Ankara'da kalması uygun görülmemiş ve zaferden sonra İzmir'e gönderilmiştir. Orada 1923 yılında vefat etmiştir.
Atatürk'ün babası Ali Rıza Efendi, Selânik yerlilerindendi. Uzak dedeleri Vidin'den ayrılarak Serez'de yerleşmişler, oradan da Selânik'e gelmişlerdi. Ali Rıza Efendi, önce Selanik'te evkaf kâtipliği yapmıştır. Atatürk, onu az hatırladığını söylemekle birlikte zekâ ve azmini anar, modern düşünceli bir kimse olduğunu söylerdi.
1876 da Sırbistan'la savaş başladıktan sonra Selanik'te gönüllülerden bir "Asakiri Milliye" taburu kurulmuş ve Ali Efendi orada mülâzımı evvel (Üsteğmen) olmuştur.
II. Abdülhamid'in vehmi üzerine bu ve buna benzer birlikler dağıtıldıktan az sonra Ali Efendi'nin evkaftan çekilip rüsumat memuru olduğu anlaşılıyor. Daha sonra özel hayata atılıp kereste tüccarlığı yapmıştır.
Atatürk'ün Selanik'te doğduğu evden ailenin orta halli, hatta bundan az üstün durumda olduğu anlaşılmaktadır.
XIX. uncu yüzyılda hele taşralarda kayıtlar pek eksik olduğundan onun doğum günü bilinmemektedir. O, Rumi 1286 yılında doğmuş olarak kayıtlı olduğuna göre 1880 veya 1881 de doğmuş demektir. Adı Mustafa idi.
19 Mayıs 1932 de Bay Reşit Saffet Atabinen'in kendisine "Doğum gününüzü kutlarım" yollu bir telgraf çekmesi, Atatürk'ün hoşuna gitmişti. Bundan az sonra Temmuz 1932 de Türk Tarih Kurumu'nun ilk kongresi sırasında Aydın Halkevi'nin tarih, dil, edebiyat komitesinin bir "Gazi Günü" kabul etmek istediğini söyleyip ona doğum gününü soran öğretmene Atatürk: "Bana onu sormayınız, ben doğduğum günü bilmiyorum" der ve "Gazi Günü" olarak da : "Samsun'a çıktığım günü" yapınız sözünü eklemiştir.

Alt 10-05-2007, 05:05 AM   #3
 


Exclamation Ce: >>>>>m.kemal AtatÜrk'Ün GenİŞ Hayat Bİyografİsİ & Aİlesİ<<<<<

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK YILLARI


Mustafa okula başlama çağına gelince, geleneklere bağlı annesiyle modern düşünceli babası arasında bir çatışma olur. Zübeyde Hanım, küçük Mustafa'nın, ilâhiyle Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebine, Ali Rıza Efendi ise modern öğretimde bulunan Şemsi Efendi'nin özel okuluna gitmesini ister. Sonunda Ali Rıza Efendi, bir çıkar yol bulur: Küçük Mustafa, ilk öğrenimine bir süre annesinin arzusuna uyarak Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebinde devam etti; fakat çok geçmeden babasının isteği ile Selânik'te çağdaş eğitim yapan Şemsi Efendi Mektebi'ne geçti ve ilkokulu burada bitirdi. Şemsi Efendi, yeni öğrencisinin yeteneklerini ve zekâsını takdir ettiğinden, küçük Mustafa'nın kendi okulunda bulunmasından son derece memnundu.

Küçük Mustafa, bu okulda okurken babasını kaybetmiştir. Bu sıralarda isimleri Makbule ve Naciye olmak üzere kendisinden küçük iki kız kardeşi bulunuyordu. Babaları öldüğü zaman küçük Mustafa yedi, Makbule bir yaşını henüz doldurmuştu; Naciye ise kırk günlüktü. Bu en küçük kardeşleri genç kız iken Selânik'te vefat etmiştir.

1888 yılında Ali Rıza Efendi'nin ölmesi üzerine, yedi-sekiz yaşlarında yetim kalan küçük Mustafa'nın büyütülmesi ve yetiştirilmesi görevi, büyük Türk kadını Zübeyde Hanım'a düştü. Bunun üzerine, Zübeyde Hanım, üç çocuğu ile bir süre Selânik yakınlarındaki Rapla çiftliğinde subaşılık yapan kardeşi Hüseyin Efendi'nin yanına yerleşti. Çiftlik hayatı nedeniyle küçük Mustafa'nın öğrenimi ister istemez bir süre aksamıştı. Fakat çok geçmeden Selânik'e dönerek halasının yanında, bıraktığı yerden öğrenimine devam etti.


MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN ÖĞRENİM HAYATI


Küçük Mustafa, Şemsi Efendi İlkokulu'ndan sonra bir süre Selânik Mülkiye Rüştiyesi'ne devam etti ise de Kaymak Hafız adlı Arapça öğretmeninin kendisine haksız yere sopa ile vurması üzerine bu okuldan ayrıldı ve Askerî rüştiyeye giden bir komşu çocuğunun giyimini ve genel olarak subayların kılığını pek beğenen küçük Mustafa, askerî rüştiiyeye girmek ister; askerlikten ürken annesi ise bunu istemez, ancak Mustafa bir akrabasının delaletiyle okulun kabul zamanında askerî rüştiyeye gidip imtihan verir ve okula alınır (1893). Böylelikle annesine karşı bir olup-bitti yapmış ve kendisine en uygun gelecek yola girmiş bulunur. Yazları, dayısı Hüseyin Efendi'nin yanına gider, okul zamanına kadar çiftlikte kalırdı. Mustafa bu okulu gerçekten sevmişti. Arkadaşları arasında zekâsı ve üstün yetenekleri ile kısa zamanda kendisini gösterdi ve öğretmenlerinin sevgisini kazandı; öğretmenleri neredeyse kendisine bir arkadaş muamelesi yapma gereğini hissetmişlerdi.

Bu okulda matematik öğretmenliği yapan Yüzbaşı Mustafa Efendi, genç öğrencisinin yetenekleri ve zekâsı karşısında sınıftaki diğer Mustafa'larla aralarındaki farkı belirtmek üzere öğrencisinin adının sonuna "Kemal" ismini ilâve etti. Artık genç öğrenci Mustafa Kemal olmuştu.
Mustafa Kemal, Selânik Askerî Rüştiyesi'ni bitirdikten sonra 1896 yılında Manastır Askerî İdadisi'ne girdi. Burada Ömer Naci ile arkadaşlık yaptı. İlerde ünlü bir hatip olarak tanınacak olan bu kişi, Mustafa Kemal'in hitabet ve edebiyat sevgisinde etkin rol oynadı. Yakın arkadaşlarından biri olacak olan Ali Fethi (Okyar) de bu okulda öğrenci idi. Genç Mustafa Kemal, askerî öğreniminin yanısıra yabancı dil öğrenimini de ihmal etmiyor; yazları izinli olarak Selânik'e döndüğü zaman Fransızca dersleri alıyordu.

Genç Mustafa Kemal, Manastır Askerî İdadisi'ni de başarı ile bitirerek 13 Mart 1899 tarihinde İstanbul'da Harp Okulu'na girdi. 3 senelik başarılı bir Harbiye öğreniminden sonra 10 Şubat 1902'de bu okulu Teğmen rütbesiyle bitirdi ve öğrenimine Harp Akademisi'nde devam etti. 1903 yılında Üsteğmen olmuştu. 11 Ocak 1905 tarihinde de Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle Harp Akademisi'nden mezun oldu. Harp Okulu'nda ve Harp Akademisi'nde de zekâsı, yetenekleri ve üstün kişiliği ile kendisini arkadaşlarına ve öğretmenlerine tanıtmış, onların içten sevgi ve saygısını kazanmıştı. Askerlik derslerine büyük ilgisi yanında matematiğe, edebiyata ve güzel söz söylemeye karşı da merakı ve eğilimi vardı. Harbiye'de ve Harp Akademisi'nde, memleket ve millet davaları ile ilgilenmesi, düşüncelerini cesaretle ifadeden çekinmemesi sebebiyle aydın ve inkılâpçı bir subay olarak tanınmıştı. Devir istibdat idaresi idi ve bu davranışları aleyhine olabilirdi; ancak çevresince gerçekten çok sevilişi, düşüncelerinde samimi oluşu, onun herhangi bir tertibe kurban gitmesini önlemişti. Bununla beraber Harp Akademisi'nden mezuniyetini izleyen günlerde istibdat ve padişahlık rejimi aleyhindeki düşünceleri ve durumu, şüphe çekerek birkaç ay İstanbul'da tutuklu kaldı; sonra bir nevi sürgün olarak vazife ile 5 Şubat 1905 tarihinde Suriye bölgesine, Şam'a atandı.




MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN ASKERÎ HAYATI


Şam'da 5. Ordu'nun emrinde kaldığı üç yıl içinde Suriye'nin hemen her yerini görevle dolaşmış, memleket idaresindeki aksaklıkları, ordunun eğitim ve öğretimindeki eksiklikleri daha da yakından görmüştü. Mustafa Kemal, burada 1906 yılı Ekim ayı içinde güvendiği bazı arkadaşlarıyla gizli olarak "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"ni kurdu. Bu arkadaşlarıyla beraber Beyrut, Yafa ve Kudüs'te de kurdukları cemiyeti genişletti. Bir ara gizli olarak Mısır ve Yunanistan yoluyla Selânik'e geçerek burada da "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"nin bir şubesini açtı ve tekrar Şam'a döndü. Şam'dan ayrılması hükûmetçe duyuldu ise de âmirleri kendisini koruduğundan bir ceza yoluna gidilmedi. Bir süre daha Şam'da kaldı. Bu sıralarda 20 Haziran 1907 tarihinde Kolağası (kıdemli yüzbaşı) oldu ve Şam'daki Ordunun Kurmay Başkanlı'ğında bir göreve getirildi.

Mustafa Kemal, 13 Ekim 1907'de merkezi Manastır'da bulunan 3. Ordu Karargâhına atandı. Bu Karargâhın Selânik'teki şubesinde çalışmak üzere Selânik'e geldi. Bu sıralarda Selânik'teki "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti" üyelerini de içine almış olan ittihat ve Terakki Cemiyeti" faaliyet halinde idi. Mustafa Kemal de Selânik'e gelişini takiben bu cemiyete dahil olarak hizmet görmeye başladı. Memleketin istibdat idaresinden kurtarılması, yapılacak yenilikler onun da temel düşüncesiydi. Selânik'e gelişini takiben kısa bir süre sonra 22 Haziran 1908 de Üsküp-Selânik arasındaki demiryolu müfettişliği de 3. Ordu Karargâhındaki görevine ek olarak kendisine verildi. Bu esnada Rumeli'de büyük faaliyet gösteren "İttihat ve Terakki Cemiyeti" Abdülhamit'i,1876 Anayasasını yeniden yürürlüğe koymaya ve kapatılan Meclis-i Mebusan'ı tekrar toplantıya çağırmaya zorlamaktadır. "Ittihat ve Terakki Cemiyeti nin bu girişimleri adım adım II. Meşrutiyetin ilânına uzandı.

23 Temmuz 1908 tarihinde İkinci Meşrutiyet ilân edildiği zaman Mustafa Kemal, Kolağası rütbesiyle Selânik'te askerî görevini sürdürmekte, bir yandan da "İttihat ve Terakki Cemiyeti" içinde çalışarak İstanbul'daki siyasi gelişmeleri yakından izlemektedir. O, II. Meşrutiyet gibi büyük bir inkılâbı takiben yapılanları kâfi görmüyor; bu fırsattan yararlanılarak memlekette daha büyük ve daha köklü değişikliklerin gerçekleştirilmesi gereğine inanıyordu. Fakat kendisinin görüşleri "İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenlerinin görüş ve düşüncelerine uymadı. Buna rağmen fikirleriyle zamanın söz sahibi kişilerini uyarmaktan da çekinmiyordu.

II. Meşrutiyet'in ilânı üzerinden henüz bir sene geçmemişti ki İstanbul'da 13 Nisan 1909'da bu harekete karşı, gerici çevrelerce desteklenen büyük bir isyan gelişti. Mustafa Kemal, 31 Mart Vak'ası olarak bilinen bu isyanı bastırmak üzere Rumeli de oluşturulan Hareket Ordusu'nun Kurmay Başkanlığı'na getirildi ve bu ordu ile 19 Nisan 1909 tarihinde İstanbul'a geldi. Hareket Ordusu'nun gerek yolda gerekse İstanbul'daki sevk ve idaresinde Kurmay Başkanı olarak önemli hizmetler gördü. Hareket Ordusu'nun İstânbul'a girdiği gün halka hitaben yayımlanan beyannameyi kendisi yazmıştı. Hareket Ordusu'nun duruma hakim oluşundan sonra Abdülhamit tahttan indirildi, yerine Sultan Reşat getirildi. Mustafa Kemal, bu gerici olayın bastırılmasından sonra İstanbul'da çok kalmayarak 16 Mayıs 1909'da tekrar Selânik'e döndü. Bu sıralarda Selânik ve çevresinde yapılan mânevralarda, tatbikatlarda düşünce ve görüşlerini cesaretle savunuyor; bu ise bazı üstlerinin dikkatini çekerken bazılarının da tahammülsüzlüğüne sebep oluyordu. Kendisi, bir yandan da askerî eğitim konuları üzerinde telif ve tercüme eserler hazırlıyordu.

O, II. Meşrutiyet'i takiben Ordu'nun "İttihat ve Terakki Cemiyeti" ile sıkı alâkasının ve siyasete karışmasının tehlikelerini sezinlemeye başlamış, bu görüşlerini 22 Eylül 1909'da Selânik'te toplanan "İttihat ve Terakki Bûyük Kongresi"nde açıkça dile getirmişti. Fâkat Cemiyetin önde gelenleri onun bu görüşlerini paylaşmadılar. Mustafa Kemal de kendisini Cemiyetten uzak tutarak doğrudan doğruya askeri vazifesine verdi. "İttihat ve Terakki Cemiyeti" ile anlaşmazlığı ve aralarının açılması böyle başladı.

Mustafa Kemal, Selânik'teki görevini başarı ile yürütürken 1910 yılı Eylül ayında askeri manevraları izleme amacıyla Fransa'ya gönderildi. Burada Fransız Ordusunu ve komutanlarını yakından tanıdı. Selânik'e dönüşünden kısa süre sonra 1911 Mart'ında Arnavutluk'ta bir isyan çıktı. Bu isyanı bastırmak üzere düzenlenen harekâtta Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa'nın yanında görev aldı.



Mustafa Kemal, 15 Ocak 1911'de 3. Ordu Karargâhındaki görevinden alınarak evvelâ 5. Kolordu Karargâhında, daha sonra yine Selânik'te bulunan 38. Piyade Alayı'nda görevlendirildi. Bu atamadan amaç, kendisine kıta hizmeti gördürerek onu başarısızlığa sürüklemek; bu suretle şevk ve hevesini bir ölçüde kırmak idi. Ama O, bu görevde de büyük başarılar gösterdi; eskiden olduğu gibi yine kumandanlarının, arkadaşlarının sevgi ve saygısını kazandı. Selânik garnizonundaki subaylar gittikçe onun etrafında toplanıyorlardı. Bu durum 3. Ordu Müfettişliğinin hoşuna gitmedi. O'nu Selânik'teki vazifesinden ayırarak 27 Eylül 1911 tarihinde İstanbul'da Genelkurmay Başkanlığında bir göreve tayin ettiler. Mustafa Kemal bu atama üzerine İstanbul'a gelerek bir süre Genelkurmay Başkanlığı'nda çalıştı.
5 Ekim 1911'de İtalyanlar Trablusgarp'a hücum ederek istilâ hareketlerine başlamışlardı. Mustafa Kemal, bu bölgede görev almak üzere 15 Ekim 1911'de İstanbul'dan ayrıldı. Trablusgarp'a gelişini takiben bir süre Tobruk ve Derne Bölgelerinde gönüllü mahalli kuvvetlerin başında bulundu.
12 Mart 1912 de Derne Komutanlığına getirildi. Bu sıralarda 27 Kasim 1911 tarihinde binbaşılığa terfi etti.

1912 yılı Ekim ayında Balkan Harbi başlamıştı. Mustafa Kemal, 24 Ekim 1912'de Trablusgarp'tan hareket ederek İstanbul'a geldi. 21 Kasım 1912'de Gelibolu'da bulunan Bahr-i Sefîd (Akdeniz) Boğazı Kuvay-ı Mürettebesi Komutanlığı Harekât Şubesi Müdürlüğü'ne atandı. Bu atama üzerine Gelibolu'ya geldi. Olaylar süratle gelişmiş, baba memleketi Selânik düşmüş, Bulgar Ordusu ilerleyerek Çatalca'ya kadar gelmişti. Bu elim vaziyet kendisini çok üzdü. Bu cephede bir süre sonra Bolayır Kolordusu Kurmay Başkanlığı'na getirildi. Bu görevde iken Dimetoka ve Edirne'nin düşmandan geri alınışında büyük hizmetleri gördü.

Mustafa Kemal, Balkan Harbi'nden sonra, 27 Ekim 1913 tarihinde Sofya Ataşemiliterliğine atandı. 11 Ocak 1914 tarihinden itibaren Belgrad ve Çetine Ataşemiliterliklerini yürütme görevi de kendisine verildi. Sofya Ataşemiliterliğine atandığı günlerde yakın arkadaşı Ali Fethi (Okyar) de Sofya Elçiliğine atanmıştı. Mustafa Kemal Sofya Ataşemiliterliği esnasında
1 Mart 1914 tarihinde yarbaylığa terfi etti. 1915 yılı Ocak sonlarına kadar Sofya'da kaldı.



Bu sıralarda 1 Ağustos 1914'te Almanya'nın Rusya'ya harp ilanı ile I. Dünya Savaşı başlamıştı. Mustafa Kemal gelişen siyasi ve askeri olayları büyük bir dikkatle izlemekte; bir taraftan da görüş ve düşüncelerini Harbiye Nezaretine bildirmekte idi. Ona göre katılma zorunlu hale gelmedikçe Osmanlı Devleti bu büyük savaşın dışında kalmalıydı. Ancak olayların süratle gelişmesi 29 Ekim 1914'te Osmanlı Devletini de ister istemez İttifak Devletleri yanında harbe girmek mecburiyetinde bıraktı. Mustafa Kemal, bu gelişmeler üzerine Başkumandanlıktan kendisine faal bir hizmet istedi ise de uzun süre bu isteği yerine getirilmedi. Nihayet ısrarı üzerine, kendisini 20 Ocak 1915 tarihinde, Tekirdağ'da teşkil edilecek 19. Tümen Komutanlığına tayin ettiler. Mustafa Kemal, bu tayin üzerine Sofya'dan ayrılarak İstanbul a döndü; derhal yeni görev yerine hareket ederek Tümenini kurdu. Bu Tümen kısa süre sonra görülen lüzum üzerine 25 Şubat 1915'te Tekirdağ'dan Maydos (Eceabat)'a nakledildi. Mustafa Kemal burada, 19. Tümene ilâveten 9. Tümenin 2 Piyade Alayı ve bazı topçu birlikleri de emrine verilerek Maydos Mıntıkası Kumandanı olarak görev yaptı.

Gelibolu Yanmadasında önemli olaylar oluyordu. İngiliz donanması 18 Mart 1915 günü Çanakkale Boğazı'nı geçmeye teşebbüs etti ise de kıyı topçusunun başarılı savunması karşısında, muvaffak olamayarak ağır zayiat verdi. Donanması ile Boğazı geçemeyen düşman, bu defa Gelibolu Yarımadası'nı çıkarma ile zorlamaya karar verdi. Olaylar bu şekilde gelişirken, Genelkurmay Başkanlığı da 23 Mart 1915 tarihinde Gelibolu'da 5. Ordu kurulmasına karar vermiş, Komutanlığına da Alman Generali Liman von Sanders'i atamıştı.

Liman von Sanders, muhtemel düşman taarruzuna karşı kuvvetlerini üç gruba ayırarak planını yapmış; Mustafa Kemal'in başında bulunduğu kuvvetleri ordu ihtiyatına almıştı. Mustafa Kemal bu plan gereğince 18 Nisan 1915 günü Tümeniyle Bigalı'ya geçti



Düşman birlikleri 25 Nisan 1915 günü Seddülbahir ve Arıburnu bölgesinden ilk çıkarma hareketine başladı. Ancak çıkarma hareketi ilk gün karşısında Mustafa Kemal'i buldu. Mustafa Kemal, çıkarmanın başladığını görür görmez, kuvvetlerini süratle Bigalı'dan Conkbayırı'na sevketmişti. Arıburnu'ndan Conkbayırı'na ilerleyen İngiliz kuvvetleri, o gün, Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19. Tümen kuvvetlerinin taarruzu ile geri çekilmeye mecbur edildi.
Conkbayırı taarruzunda Türk askeri görülmemiş bir inanç ve cesaretle savaşıyor, tarihin en büyük kahramanlık sahneleri sergileniyordu. Dâhi komutan, kumandanlara verdiği emre şu cümleleri de ilâve etmişti: "Ben, size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar geçebilir!"

25 Nisan 1915 günü başlayan çıkarma, kuvvetlerimiz tarafından kıyıya kadar itilmesine rağmen düşman, 26 ve 27 Nisan 1915 günleri de çıkarma harekâtına devam etti. İlerlemek isteyen İngilizlerle yer yer şiddetli çarpışmalar oldu; ancak her taarruz Türk askerinin kahramanca savunması karşısında başarısız kaldı. Mustafa Kemal, Çanakkale Cephesindeki bu üstün başarıları üzerine 1 Haziran 1915'de Albaylığa terfi etti.

Düşman, Çanakkale'de başarı sağlayamamasına, ilerleme gösterememesine rağmen, yeni bir çıkarma yapmada kararlıydı. Düşünülen çıkarmanın gerçekleşebilmesi için, her şeyden önce ilk direnç hatlarını oluşturan Arıburnu ve Seddülbahir'deki Türk kuvvetlerinin yerlerinden sökülmesi gerekiyordu. İngilizler bu amaçla 6 ve 7 Ağustos l915 günleri, takviyeli kuvvetlerle yeni bir taarruz daha denediler; düşman kuvvetleriyle, kuvvetlerimiz arasında şiddetli muharebeler oldu. Ancak, Mustafa Kemal'in aldığı önlemler sayesinde düşmanın bu taarruzu da gelişme imkânı bulamadı.

Arıburnu ve Seddülbahir'deki taarruz devam ederken İngilizler 6 Ağustos 1919 akşamı Çanakkale'nin güney kıyılarına da asker çıkararak ilerlemeye başladı. Bu suretle Anafartalar Bölgesi de ansızın kritikleşti. Gelişen bu buhranlı durum üzerine Liman von Sanders'in emri ile komuta değişikliği yapılarak, "Anafartalar Grubu Komutanlığı'na 8 Ağustos 1915 tarihinde Albay Mustafa Kemal qetirildi. 9 Ağustos 1915 günü komutayı ele alan Mustata Kemal, beklemeksizin aynı gün yaptığı taarruz ile ilerleyen İngiliz kuvvetlerini tekrar çıkarma yaptıkları kıyılara itti. Aynı günün akşamı Conkbayırı bölgesine geçerek buradaki kuvvetleri de 10 Ağustos 1915 sabahı taarruza geçirdi. Böylece düşmanın ilerlemesine imkân verilmemiş; aksine tutunduğu mevzilerden tamamen çıkarılarak Anafartalar bölgesine tam anlamıyla hâkim olunmuştu.

Mustata Kemal, 25 Nisan 1915 taarruzunda olduğu gibi 9 ve 10 Ağustos taarruzlarında da bizzat ateş hattında bulunmuş, ateş hattından emirler vermiş, bu davranışı yanındaki subay ve erler için ifadesi imkânsız cesaret kaynağı olmuştu. Conk bayırı'nda kalbini hedef alan bir kurşun, cebindeki saate çarpıp geri döndüğünden mutlak bir ölümden kurtuldu. Bu muharebeler esnasında gösterdiği kahramanlık, azim ve yüksek kumanda kudreti, kendisine memleket içinde ve dışında büyük ün sağladı. Artık o, "Anafartalar Kahramanı" olarak anılıyordu. Aylarca süren çıkarma ve savaşlar sonucu ilerleme kaydedemeyen İngilizler; nihayet 1915 yılı Aralık sonunda müttefikleriyle beraber Çanakkale'den çekildiler. Düşmanların Çanakkale Boğazı'nı geçememesi, İstanbul'un işgalini önlemiş; İngilizlerin, Marmara ve Karadeniz üzerinden müttefikleri Rusya ile bağlantı kurma hayallerini söndürmüştü. Bütün bu olaylar, bir anlamda, I. Dünya Savaşı'nın akışını da etkiliyor, dünya tarihinin yönünü değiştiriyordu. Bu savaşlarda İngilizler insan, araç ve gereç yönünden Türklerden şüphesiz ki çok fazla idi; ancak onların unuttukları nokta, Türk askerinin tarihsel kahramanlığı ve bu kahramanlığı yönlendiren Mustafa Kemal faktörü idi.



Mustafa Kemal, Çanakkale Muharebeleri'nin eski şiddetini kaybettiği 1915 yılının son aylarında, son bir taarruzla düşmanı tutunduğu kıyılardan da sökerek onu tam mağlûp duruma düşürmek görüşünde idi. Ancak bu teklifi, Ordu Komutanı Liman von Sanders tarafından, düşmanın da kıyıdan yapacağı topçu ateşinin ağır zayiat verdirebileceği endişesiyle benimsenmedi. Artık bu cephede yapacak bir şey kalmamıştı. Mustafa Kemal, 10 Aralık 1915'te "Anafartalar Grubu Komutanlığı"nı, Fevzi (Çakmak) Paşa'ya bırakarak izinli olarak Çanakkale'den ayrıldı; İstanbul a döndü.

Mustafa Kemal, 27 Ocak 1916'da karargâhı Edirne'de bulunan On altıncı Kolordu Komutanlığı'na atandı. Kısa süre sonra bu Kolordu'nun aynı isimle Diyarbakır'da kurulması kararı üzerine yine Kolordu Komutanı olarak
11 Mart 1916'da Diyarbakır-Bitlis-Muş Cephesine tayin edildi. Mustafa Kemal, 26 Mart 1916'da Diyarbakır'a gelerek komutayı ele aldı. 1 Nisan 1916'da Generalliğe yükseltildi. Diyarbakır'a gelişini takiben kısa bir hazırlıktan sonra 3 Ağustos 1916 sabahı emrindeki kuvvetleri Bitlis ve Muş yönünde taarruza geçirdi; Ruslarla iki tümenimiz arasında taarruz ve karşı taarruz şeklinde şiddetli çarpışmalar oldu. Nihayet 8 Ağustos 1916 sabahı Muş, aynı günün akşamı Bitlis kuvvetlerimiz tarafından düşman işgalinden kurtarıldı. Muş; ne yazık ki 25 Ağustos 1916'da tekrar Rusların eline düşmüştü. Mustafa Kemal Paşa, 2. Ordu Komutanlığı sırasında, 14 Mayıs 1917'de Muş'u ikinci defa Rus işgalinden kurtardı.

Mustafa Kemal Paşa, Aralık 1916'da Ahmet İzzet Paşa'nın izinli olarak bir süre İstanbul'a gitmesi üzerine vekâleten 2. Ordu Kumandanlığına tayin edildi. Karargâhı Diyarbakır'da olan bu ordunun Kurmay Başkanı Albay İsmet (İnönü) Bey'di. Büyük Kumandanın, İnönü ile yakından tanışması, emir-komuta zinciri içinde çalışması bu tarihlere rastladı.

Mustafa Kemal Paşa,14 Şubat 1917'de Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Komutanlığı'na atanması üzerine Şam'a giderek Sina Cephesini teftiş etti ise de 5 Mart 1917 tarihinde Diyarbakır'da 2. Ordu'ya vekâleten komutan atandı. Tekrar Diyarbakır'a dönen Mustafa Kemal Paşa, 16 Mart 1917'de asaleten
2. Ordu Komutanlığına getirildi. Fakat bu görevde de çok kalmayarak 5 Temmuz 1917 tarihinde Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı'na bağlı olarak Halep'te kurulması kararlaştırılan 7. Ordu'nun başına getirildi. Bu cephenin umumî idaresi Falkenhein adlı bir Alman generaline verilmişti. Mustafa Kemal Paşa, 15 Ağustos 1917 günü Halep'e gelerek göreve başladı. Fakat bir süre sonra General Falkenhein ile aralarında askeri görüşler ve uygulanacak harekat bakımından anlaşmazlık çıktı; bu anlaşmazlık sonucu Mustafa Kemal Paşa, 1917 Ekim başlarında istifa mecburiyetinde kaldı. Kendisine tekrar Diyarbakır'daki eski görevi teklif edildi ise de kabul etmeyerek İstanbul'a geldi. 7 Kasım 1917'de Genel Karargâh'ta görevlendirildi. Ancak kısa süre sonra Veliaht Vahdettin Efendi'nin maiyetinde Alman Umumî Karargâhını ve Alman Cephelerini ziyaret etmek üzere Almanya seyahatine iştirak etti.
15 Aralık 1917 - 4 Ocak 1918 arasını kapsayan bu seyahat esnasında Mustafa Kemal, Alman askeri çevrelerinde incelemeler yaparak, Alman İmparatoru II. Wilhelm ve devrin tanınmış komutanlarıyla görüştü. Onlara -hoşlanmasalar da- I. Dünya Harbi'nin muhtemel sonuçları hakkındaki görüşlerini açıkça ve belirgin şekilde anlatıyordu.



Mustafa Kemal Paşa, 20 gün süren Almanya seyahatinden İstanbul'a döndükten bir süre sonra böbrek rahatsızlığı nedeniyle Viyana ve Karlsbad'a giderek tedavi gördü. 13 Mayıs 1918 - 4 Ağustos 1918 arasını kapsayan bu seyahat dönüşü General Falkenhein'in yerine Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığı'na getirilmiş olan General Liman von Sanders'in emrindeki 7. Ordu'ya Ağustos 1918'de tekrar komutan oldu ve 15 Ağustos 1918 günü Halep'e geldi. Mustafa Kemal, bu cephede İngilizlere karşı başarılı müdafaa savaşları yaptı. Takviyeli İngiliz kuvvetleri karşısında, O'nun maharet ve dirayeti sayesinde, bu bölgedeki Türk Ordusu dağılmaktan kurtarılmış; büyük bir düzen içinde Halep'e kadar çekilme başarısını göstermişti.
Fakat I. Dünya Savaşı Almanya ve müttefikleri aleyhine gelişiyordu.
29 Eylül 1918 tarihinde Bulgaristan savaştan çekilmiş, 4 Ekim 1918 tarihinde de Almanya mütareke istemişti. İstanbul'da Talat Paşa Kabinesi istifa etmiş, yeni Kabineyi Ahmet İzzet Paşa kurmuştu. Bu gelişmeler karşısında Mustafa Kemal Paşa yetkili makamlara, askerî ve siyasî önerilerine devam etti ise de yine kabul ettiremedi. Nihayet 30 Ekim 1918 tarihinde de Osmanlı Devleti, itilâf devletleri ile Mondros Mütarekesi'ni imzalayarak l. Dünya Savaşı'ndan çekildi.

Mustafa Kemal Paşa, Mondros Mütarekesi'nin imza edildiği günün ertesi,
31 Ekim 1918 tarihinde Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığı'na getirildi ise de artık yapacak birşey kalmamıştı. 7 Kasım 1918 tarihinde bu Grup Kumandanlığı'nın da Padişah iradesiyle kaldırılması üzerine Adana'dan hareketle 13 Kasım 1918 günü İstanbul'a geldi. Artık Türkiye, mütareke şartlarını yaşıyordu ve kendisi de Harbiye Nezareti emrine verilmiş bir Ordu Kumandanı idi.



Memleket ve milletin içinde bulunduğu şartlar ağır idi. Büyük bir savaş sonunda, mağlup bir devlet olarak 30 Ekim 1918'de "Mondros Mütarekesi" adı verilen şartları ağır bir anlaşma imzalanmış, bu anlaşma şartlarına dayanılarak memleketin birçok bölgesi galip devletlerce işgal edilmiş, ordumuz dağıtılmış, bütün silâh ve cephane galip devletlerin emrine verilmişti. Osmanlı memleketleri tamamen parçalandığı gibi, Türk'ün ana yurdu, Anadolu da galip devletler arasında taksime uğruyordu. İtalyanlar Antalya'ya çıkmıştı. İskenderun, Adana, Mersin, Antep, Maraş, Urfa işgal altında idi. Kars'ta İngilizler idareyi ele almıştı. Trakya işgal altında idi. Düşman donanması İstanbul sularında demirlemişti. Çanakkale ve İstanbul Boğazları tutulmuştu. İstanbul ve İstanbul Hükûmeti İtilâf Devletlerinin baskı ve kontrolü altında idi. Padişah ve hükümet, düşmanlara âlet olmuş, âciz ve şaşkın bir vaziyette sadece kendileri için emniyet ve kurtuluş yolu aramakta idiler. Anadolu'nun her şehrinde ecnebi subaylar dolaşıyor, İtilâf Devletleri temsilcisi sıfatıyla direktifler veriyorlardı. Yunanlılar da İzmir'i işgal hazırlıklarıyla meşguldu; bu yolda büyük çaba harcıyorlar, İtilâf Devletlerini iknaya çalışıyorlardı. Nihayet 15 Mayıs 1919'da bu gayelerine eriştiler.

Olayların bu şekilde gelişeceğini Mustafa Kemal, önceden sezinlemişti. Nitekim Mondros Mütarekesi'nden 5 gün sonra, 5 Kasım 1918'den itibaren Harbiye Nezaretinden Mondros Mütarekesi gereğince ordulara terhis emirleri gelmeğe başladı. Atatürk, aynı gün Adana'dan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa'ya ilk ikaz telgrafını çekti: "Ciddî olarak arzederim ki gereken tedbirleri almadıkça orduyu terhis etmeyiniz! Şayet orduları terhis edecek ve İngilizlerin her dediğine boyun eğecek olursak düşman ihtiraslarının önüne geçmeğe imkân kalmayacaktır". Bu, Atatürk'te, her şey bitti zannedilen bir zamanda da kurtuluş ümidinin sönmediğini, pek çoklarının düştüğü yeis ve ümitsizliğe asla kendisini kaptırmadığını gösterir.

Fakat, acıdır ki Mustafa Kemal Paşa tarafından yapılan bütün bu haklı itirazlar etkisiz kalır ve ordunun terhisine sür'atle devam edilir. Çünkü genel kanaat, İtilâf Devletleri ile herhangi bir mücadeleye giremeyeceğimiz, böyle bir mücadelenin aleyhimize sonuçlanacağı idi. O halde İtilâf Devletlerini gücendirmeyecek, Mondros Mütarekesi şartlarını yerine getirecektik. İstanbul Hükümetinin görüşü ve davranışı bu idi.

Alt 10-05-2007, 05:08 AM   #4
 


Exclamation Ce: >>>>>m.kemal AtatÜrk'Ün GenİŞ Hayat Bİyografİsİ & Aİlesİ<<<<<

M.Kemal Atatürk'ten Alıntılar:




Bağımsızlık
(İstiklâl)



Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız vazifenin
temel ruhudur. Bu vazife, bütün millete ve tarihe karşı yüklenilmiştir.
Bu vazifeyi yüklenirken, tatbik kabiliyeti hakkında şüphe
yok ki çok düşündük. Fakat netice olarak edindiğimiz görüş
ve iman, bunda, muvaffak olabileceğimize dairdir. Biz, böyle
işe başlamış adamlarız. Bizden evvelkilerin işledikleri hatalar
yüzünden, milletimiz sözde mevcut zannolunan bağımsızlığında
kayıtlı bulunuyordu. Şimdiye kadar Türkiye'yi, medeniyet dünyasında
kusurlu gösteren neler düşünülebilirse, hep bu hatadan ve
bu hataya uymadan doğmaktadır. Bu hataya uyma neticesi; mutlaka,
memleket ve milletin bütün haysiyetinden ve bütün yaşama kabiliyetinden
soyunma ve uzaklaşmasını gerektirebilir. Biz; yaşamak isteyen,
haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz. Bir hataya
uyma yüzünden bu özelliklerden mahrum kalmaya tahammül edemeyiz.
Bilgin, cahil, istisnasız bütün millet fertleri, belki içinde
bulundukları güçlükleri tamamen anlamaksızın, bugün yalnız
bir nokta etrafında toplanmış ve fakat sonuna kadar kanını
akıtmaya karar vermiştir. O nokta; tam bağımsızlığımızın temini
ve devam ettirilmesidir.
Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette
siyasi, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel ve benzeri
her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir.
Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet,
millet ve memleketin gerçek mânasiyle bütün bağımsızlığından
mahrumiyeti demektir. Biz, bunu temin etmeden barış ve sükûna
erişeceğimiz inancında değiliz.
1921

(Nutuk II, S. 623-624)
Bağımsızlık ve hürriyetlerini her ne bahasına
ve her ne karşılığında olursa olsun zedeleme ve kayıtlamaya
asla müsamaha etmemek; bağımsızlık ve hürriyetlerini bütün
mânasiyle koruyabilmek ve bunun için gerekirse, son ferdinin,
son damla kanını akıtarak, insanlık tarihini şanlı örnek
ile süslemek; işte bağımsızlık ve hürriyetin hakiki mahiyetini,
geniş mânasını, yüksek kıymetini, vicdanında kavramış milletler
için temel ve ölmez prensip... Ancak bu prensip uğrunda
her türlü fedakârlığı, her an yapmaya hazır milletlerdir
ki, devamlı olarak insanlığın hürmet ve saygısına lâyık
bir topluluk olarak düşünülebilirler.

1928

(Atatürk'ün S.D. II, S. 249)
Bağımsızlığı için ölümü göze alan millet,
insanlık haysiyet ve şerefinin icabı olan bütün fedakârlığı
yapmakla teselli bulur ve elbette esaret zincirini kendi
eliyle boynuna geçiren miskin, haysiyetsiz bir millete nazaran
dost ve düşman nazarındaki mevkii farklı olur.
1927

(Nutuk I, S. 13-14)
Esas Türk milletinin haysiyetli ve şerefli
bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak tam bağımsızlığa
sahip olmakla temin olunabilir. Ne kadar zengin ve refaha
kavuşturulmuş olursa olsun bağımsızlıktan mahrum bir millet,
medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek
bir muameleye lâyık olamaz.
Yabancı bir devletin himaye ve desteğini
kabul etmek, insanlık özelliklerinden mahrumiyeti, beceriksizlik
ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten
bu aşağı dereceye düşmemiş olanların isteyerek başlarına
bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez.
Halbuki Türk'ün haysiyet ve izzetinefis
ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir
yaşamaktansa yok olsun daha iyidir.
Bundan ötürü, ya bağımsızlık, ya ölüm!...
1919

(Nutuk I, S. 13)
Arzumuz dışarıda bağımsızlık, içeride kayıtsız
ve şartsız millî egemenliği korumadan ibarettir. Millî egemenliğimizin
hattâ bir zerresini bozmak niyetinde bulunanların kafalarını
parçalayacağınızdan eminim.

1923

(Atatürk'ün S. D. II, S. 71-72)
"Biz
barış istiyoruz" dediğimiz zaman "tam bağımsızlık
istiyoruz" dediğimizi herkesin bilmesi lâzımdır. Bunu
istemeye hakkımız ve kudretimiz vardır. On sene, yirmi sene
sonra aşağılaşarak ölmekten ise şimdiden şeref ve haysiyetle
ölmeyi üstün tutmalıyız.
1923

(Atatürk'ün S. D. II, S. 89)

Ben yaşayabilmek için mutlaka müstakil bir milletin evlâdı
kalmalıyım. Bu sebeple millî bağımsızlık bence bir hayat
meselesidir. Millet ve memleketin menfaatleri icap ettiği
takdirde, insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle
medeniyet gereği olan dostluk, siyaset münasebetlerini büyük
bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak benim milletimi esir
etmek isteyen herhangi bir milletin de bu arzusundan sarfınazar
edinceye kadar amansız düşmanıyım.

(23.4.1921)

Biz Türkler bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve bağımsızlığa
sembol olmuş bir milletiz.
(Nutuk)

Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, bağımsızlıktan
mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak
mevkiinden yüksek bir muameleye liyakat kazanamaz.

(Nutuk)

Türk Milleti yüzyıllardan beri hür ve müstakil yaşamış ve
istiklâli yaşamak için şart saymış bir kavmin kahraman evlâtlarından
ibarettir. Bu millet istiklâlsiz yaşamamıştır, yaşayamaz
ve yaşamayacaktır.

(21 Haziran 1922)

Hürriyet ve istiklâl benim karakterimdir ben milletimin
en büyük ve ecdadımın en kıymetli mirası olan istiklâl aşkı
ile dolu bir adamım. Çocukluğumdan bugüne kadar ailevî hususî
ve resmî hayatımın her safhasını yakından bilenlerce bu
aşkım malûmdur. Bence bir millette şerefin, haysiyetin,
namusun ve insanlığın vücut beka bulabilmesi mutlaka o milletin
hürriyet ve istiklâline sahip olmasıyla kaimdir. Ben şahsen
bu saydığım vasıflara çok ehemmiyet veririm. Ve bu vasıfların
kendimde mevcut olduğunu iddia edebilmek için milletimin
de aynı vasıfları taşımasını esas şart bilirim. Ben yaşayabilmek
için mutlaka müstakil bir milletin evlâdı kalmalıyım. Bu
sebeple millî istiklâl bence bir hayat meselesidir.
İstiklâl
ve hürriyet âşıkı milletler için, ıstırap anları, o ıstırabın
âmilleri, ibret alıp tetikte durmak için daima hatırlanmalıdır.
İstiklâl ve hürriyetlerini her ne pahasına ve her ne karşılığında
olursa olsun ihlâl ve takyide asla müsamaha etmemek, istiklâl
ve hürriyetlerini bütün mânasıyla masun bulundurmak ve bunun
için, icap ederse, son ferdinin son damla kanını akıtarak
insanlık tarihini şanlı bir misalle süslemek: İşte istiklâl
ve hürriyetin hakikî mahiyetini, geniş mânasını, yüksek
kıymetini vicdanında idrak etmiş milletler için esas ve
hayati prensip.
Büyük
ve hayalî şeyleri yapmadan yapmış gibi görünmek yüzünden
bütün dünyanın düşmanlığını, garazını, kinini, bu memleketin
ve milletin üzerine çektik. Biz panislâmizm yapmadık. Belki,
"yapmıyoruz, yapacağız" dedik. Düşmanlar da "yaptırmamak
için biran evvel öldürelim" dediler. Panturanizm yapmadık,
"yaparız, yapıyoruz" dedik, "yapacağız"
dedik ve yine "öldürelim" dediler. Bütün dâva
bundan ibarettir.
(1921)


Basın ile ilgili Sözleri

Basın, milletin müşterek sesidir. Bir milleti aydınlatma
ve irşatta, bir millete muhtaç olduğu fikrî gıdayı vermekte,
hulâsa bir milletin hedefi saadet olan müşterek bir istikamette
yürümesini teminde, basın başlıbaşına bir kuvvet, bir mektep,
bir rehberdir.

(1922)

Basın hürriyetinden doğacak mahzurların izalesi bizzat basın
hürriyeti ile kaim olduğuna dair Büyük Meclisin yol gösterici
ve olgun sahasında tesbit edilen esaslar eğer Cumhuriyetin
ruhu olan faziletten mahrum cüret erbabına, basın içinde
eşkiyalık fırsatını verirse, eğer aldatıcı ve baştan çıkarıcıların
fikir sahasında meş'um tesirleri, tarlasında çalışan masum
vatandaşların kanlarını akıtmasına, yuvaların dağılmasına
sebep olursa ve eğer en nihayet eşkiyalığın en zararlısına
başvuran bu gibi baştan çıkarıcıların kanunların hususî
müsaadelerinden faydalanmak imkânını bulursa, Büyük Millet
Meclisinin terbiye edici ve kahredici elinin müdahale ve
tembih etmesi elbette zaruri olur.
Memlekette
Cumhuriyet devrinin kendi zihniyet ve ahlâkını taşıyan basını
yine ancak Cumhuriyetin kendisi yetiştirir. Bir taraftan
geçmiş devirler gazetelerinin ve müntesiplerinin ıslahı
imkânsız olanları milletin nazarında belirirken öte taraftan
Cumhuriyet basınının temiz ve feyizli sahası genişleyip
yükselmektedir. Büyük ve necip milletimizin yeni çalışma
ve medeniyet hayatını kolaylaştırıp teşvik edecek işte ancak
bu zihniyetteki basın olacaktır.

(1925)

Basın umumî hayatta, siyasî hayatta ve Cumhuriyetin gelişme
ve ilerlemelerinde haiz olduğu yüksek vazifeleri anmak isterim.
Basının
tam ve geniş hürriyeti iyi kullanması ne derece nazik bir
vaziyet olduğunu da beyana lüzum görmem. Her türlü kanunî
kayıtlardan ziyade bir kalem sahibinin ilme, ihtiyaca ve
kendi siyasî telâkkilerine olduğu kadar vatandaşların hukukuna
ve memleketin her türlü hususî telâkkilerin üstünde olan,
yüksek menfaatlerine de dikkat ve hürmet etmek manevî mecburiyeti,
asıl bu mecburiyettir ki, umumi düzeni temin edebilir. Ancak,
bu yolda yanılma ve kusur olsa bile bu kusuru düzeltecek
tesirli vasıta, asla mâzide sanıldığı gibi basını kayıtlar
altına alan rabıtalar değildir. Bilâkis basın hürriyetinden
doğacak mahzurların izale vasıtası da, yine bizzat basın
hürriyetidir.
(1924)

Önem ve yüceliği cihan medeniyetinde açıkça kendisi gösteren
basına, hükümetimizin birinci derecede önem vermesi; bu
hususta sarf edeceği mesaiyi, millete ifa ile mükellef olduğu
hayırlı hizmetlerin baş tarafına koyması yüksek Meclisin
kesinlikle isteyeceği hususlardandır.

(1 Mart 1922)

Bir insan topluluğunun müşterek ve umumî hisleri ve fikirleri
vardır. İnsan topluluklarının kıymetleri, medeniyet dereceleri,
arzu ve temayülleri ancak bu umumî his ve fikirlerin ortaya
çıkma ve belirtilme derecesiyle anlaşılır. Bir insan topluluğunu
sevk ve idare eden insanlar için, insan topluluklarının
talihi üzerinde hüküm vermek mevkiinde bulunan dostlar veya
düşmanlar için milyar, bu insan topluluğunun efkâr-ı umumîyesinden
anlaşılan kabiliyet ve kıymettir. Binaenaleyh milletler,
ekâr-ı umumîyesini cihana tanıtmak mecburiyetindedir. Bütün
cihan efkâr-ı umumîyesini cihana tanıtmak mecburiyetindedir.
Bütün cihan efkâr-ı umumîyesini tanımak ise hayatın gereklerinin
tanzimi için şüphesiz lâzımdır. Bu hususta ise mevcut vasıtaların
birincisi ve en mühimi basındır.

(1 Mart 1922)




Bilim ve Teknoloji

Dünyada herşey için, medeniyet için, hayat için, başarı
için en gerçek yol gösterici ilimdir, fendir. İlim ve fennin
dışında yol gösterici aramak gaflettir, cahilliktir, doğru
yoldan sapmaktır. Yalnız ilmin ve fenin yaşadığımız her
dakikadaki safhalarının gelişimini anlamak ve ilerlemeleri
zamanında takip etmek şarttır. Bin, iki bin, binlerce yıl
önceki ilim ve fen lisanının koyduğu kuralları, şu kadar
bin yıl sonra bugün aynen uygulamaya kalkışmak elbette ilim
ve fennin içinde bulunmak değildir.

1924

Gözlerimizi kapayıp tek başımıza yaşadığımızı düşünemeyiz.
Memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile alakasız yaşayamayız...
Aksine yükselmiş, ilerlemiş, medeni bir millet olarak medeniyet
düzeyinin üzerinde yaşayacağız. Bu hayat ancak ilim ve fen
ile olur. İlim ve fen nerede ise oradan olacağız ve her
millet ferdinin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt
ve şart yoktur.
1922

Gözlerimizi kapayıp tek başımıza yaşadığımızı düşünemeyiz.
Memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile alakasız yaşayamayız...
Aksine yükselmiş, ilerlemiş, medeni bir millet olarak medeniyet
düzeyinin üzerinde yaşayacağız. Bu hayat ancak ilim ve fen
ile olur. İlim ve fen nerede ise oradan olacağız ve her
millet ferdinin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt
ve şart yoktur.

1922

Hiçbir tutarlı kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin,
inanışların korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi
çok güç olur; belki de hiç olmaz. İlerlemede geleneklerin
kayıt ve şartlarını aşamayan milletler, hayatı, akla ve
gerçeklere uygun olarak göremez. Hayat felsefesini geniş
bir açıdan gören milletlerin egemenliği ve boyunduruğu altına
girmeye mahkumdur.

1922

Başarılı olmak için aydın sınıfla halkın zihniyet ve hedefi
arasında doğal bir uyum sağlamak lazımdır. Yani aydın sınıfın
halka telkin edeceği idealler, halkın ruh ve vicdanından
alınmış olmalıdır.
1923

Halka yaklaşmak ve halkla kaynaşmak daha çok aydınlara yöneltilen
bir vazifedir. Gençlerimiz ve aydınlarımız niçin yürüdüklerini
ve ne yapacaklarını önce kendi beyinlerinde iyice kararlaştırmalı,
onları halk tarafından iyice benimsenip kabul edilebilecek
bir hale getirmeli, onları ancak ondan sonra ortaya atmalıdır.


1923

Taassup cahilliğe dayanır. Bundan dolayı taassubu olan cahildir.
İlim mutlaka cahilliği yener, o halde halkı aydınlatmak
lazımdır.

1923

Bu millet ve memleket ilme, irfana çok muhtaç; tahsil yapmış,
diploma almış gelmiş, olanları korumak kadar doğal ve lüzumlu
bir şey olmaktan başka, parti parti eğitim ve öğretim görmek
için ilim ve fen almak için Avrupa'ya, Amerika'ya ve her
tarafa çocuklarımızı göndermeye mecburuz ve göndereceğiz.
İlim ve fen ve ihtisas nerede varsa, sanat nerede varsa
gidip, öğrenmeye mecburuz. Bu nedenle artık himaye ok zayıf
kalır. Bunun yerine mecburiyet geçerli olur.
1923

İlim ve özellikle sosyal bilimler dalındaki işlerde ben
emir vermem. Bu alanda isterim ki beni bilim adamları aydınlatsınlar.
Onun için siz kendi ilminize, irfanınıza güveniyorsanız,
bana söyleyiniz, sosyal ilimlerin güzel (yapıcı) yönlerini
gösteriniz, ben takip edeyim.

1923

Ben, manevî miras olarak hiç bir ayet, hiçbir dogma, hiçbir
donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım
ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda
olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki gayelere
tamamen eremediğimizi fakat asla taviz vermediğimizi, akıl
ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir.

1923

Cumhuriyet



Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli
demektir. Biz Cumhuriyeti kurduk, o on yaşını doldururken
demokrasinin bütün icaplarını sırası geldikçe uygulamaya
koymalıdır.

1933

Cumhuriyet düşünce serbestliği taraftarıdır. Samimî ve meşru
olmak şartiyle her fikre hürmet ederiz. Her kanaat bizce
muhteremdir. Yalnız muarızlarımızın insaflı olması lâzımdır.

1923

Cumhuriyet ahlâki fazilete dayanan bir idaredir. Cumhuriyet
fazilettir.

1925

Türk milletinin tabiat ve âdetlerine en uygun olan idare
Cumhuriyet idaresidir.

1924

Cumhuriyet, yeni ve sağlam esaslariyle, Türk milletini emin
ve sağlam bir istikbal yoluna koyduğu kadar, asıl fikirlerde
ve ruhlarda yarattığı güvenlik itibariyle, büsbütün yeni
bir hayatın müjdecisi olmuştur.
1936

Bugünkü hükûmetimiz, devlet teşkilâtımız doğrudan doğruya
milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet
teşkilâtı ve hükûmettir ki, onun ismi Cumhuriyettir. Artık
hükûmet ile millet arasında mazideki ayrılık kalmamıştır.
Hükümet millettir ve millet hükûmettir. Artık hükûmet ve
hükûmet mensupları kendilerinin milletten ayrı olmadıklarını
ve milletin efendi olduğunu tamamen anlamışlardır.

1925

Son senelerde milletimizin fiilen gösterdiği kabiliyet,
istidat, idrak, kendi hakkında kötü fikir besleyenlerin
ne kadar gafil ve ne kadar tetkikten uzak görünüşe düşkün
insanlar olduğunu pek güzel ispat etti. Milletimiz haiz
olduğu özelliklerini ve liyakatini hükûmetinin yeni ismiyle
medeniyet dünyasına daha çok kolaylıkla göstermeğe muvaffak
olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti, cihanda işgal ettiği mevkiye
lâyık olduğunu eserleriyle ispat edecektir.
Türkiye
Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.
29 Ekim 1923

Temeli büyük Türk milletinin ve onun kahraman evlâtlarından
mürekkep büyük ordumuzun vicdanında akıl ve şuurunda kurulmuş
olan Cumhuriyetimizin ve milletin ruhundan mülhem prensiplerimizin
bir vücudun ortadan kaldırılması ile bozulabileceği fikrinde
bulunanlar, çok zayıf dimağlı bedbahtlardır. Bu gibi bedbahtların,
Cumhuriyetin adalet ve kudret pençesinde lâyık oldukları
muameleye maruz kalmaktan başka nasipleri olmaz. Benim naçiz
vücudum birgün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti
ilelebet yaşıyacaktır. Ve Türk milleti emniyet ve saadetinin
kefili olan prensiplerle medeniyet yolunda, tereddütsüz
yürümeğe devam edecektir.

1926

Cumhuriyetimiz öyle zannolunduğu gibi zayıf değildir. Cumhuriyet
bedava da kazanılmış değildir. Bunu elde etmek için kan
döktük. Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık. İcabında müesseselerimizi
müdafaa için lâzım olanı yapmağa hazırız.

1923

Gelecek nesillerin Türkiye de Cumhuriyetin ilanı günü, ona
en merhametsizce hücum edenlerin başında, cumhuriyetçiyim
iddiasında bulunanların yer aldığını görerek şaşıracaklarını
asla farz etmeyiniz! Bilâkis, Türkiye'nin münevver ve cumhuriyetçi
çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların hakikî
zihniyetlerini tahlil ve tesbitte hiç de tereddüde düşmeyeceklerdir.

1927

Onlar, kolaylıkla anlayacaklardır ki, çürümüş bir hanedanın,
halife unvanıyla başının üstünden zerre kadar uzaklaşmasına
imkân kalmayacak surette muhafazasının mecburî kılan bir
devlet şeklinde, cumhuriyet idaresi ilân olunsa bile, onu
yaşatmak mümkün değildir.
Başa
Dön
Din
ve Lâiklik


Din vardır ve lâzımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var.
Malzemesi iyi; fakat bina, uzun asırlardır ihmale uğramış.
Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayı takviye etmek
lüzumu hissedilmemiş. Aksine olarak birçok yabancı unsur
-tefsirler, hurafeler- binayı daha fazla hırpalamış. Bugün
bu binaya dokunulamaz, tamir de edilemez. Ancak zamanla
çatlaklar derinleşecek ve sağlam temeller üstünde yeni bir
bina kurmak lüzumu hasıl olacaktır.

1922

Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta
serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye
muhalif değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet
işleriyle karıştırmamağa çalışıyor; kaste ve fiile dayanan
taassupkâr hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat
vermeyeceğiz.

1922

Ey arkadaşlar! Tanrı birdir, büyüktür; tanrısal inanışların
belirtilerine bakarak diyebiliriz ki: İnsanlar iki sınıfta,
iki devirde mütalâa olunabilir. İlk devir insanlığın çocukluk
ve gençlik devridir. İkinci devir, beşeriyetin erginlik
ve olgunluk devridir.
1922

İnsanlık birinci devirde tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir
genç gibi yakından ve maddaî vasıtalarla kendisiyle meşgul
olunmayı gerektirir. Allah, kullarının lâzım olan olgunlaşma
noktasına erişinceye kadar içlerinden vasıtalarla dahi kullariyle
meşgul olmayı tanrılık özelliğinin gereklerinden saymıştır.
Onlara Hazreti Âdem Aleyhisselâmdan itibaren bilinen ve
bilinmeyen sayısız denecek kadar çok nebiler, peygamberler
ve elçiler göndermiştir. Fakat Peygamberimiz vasıtasiyle
en son dinî, medenî gerçekleri verdikten sonra artık insanlıkla
aracı ile temasta bulunmağa lüzum görmemiştir. İnsanlığın
kavrayış derecesi, aydınlanma ve olgunlaşması sayesinde
her kulun doğrudan doğruya tanrısal düşüncelerle temas kabiliyetine
eriştiğini kabul buyurmuştur ve bu sebepledir ki, Cenabı
Peygamber, peygamberlerin sonuncusu olmuştur ve kitabı,
en eksiksiz kitaptır.

1922

Muhammed'i bana, cezbeye tutulmuş sönük bir derviş gibi
tanıttırmak gayretine kapılan bu gibi cahil adamlar, onun
yüksek şahsiyetini ve başarılarını asla kavrayamamışlardır.
Anlamaktan da çok uzak görünüyorlar. Cezbeye tutulmuş bir
derviş, Uhud Muharebesinde en büyük bir komutanın yapabileceği
bir plânı nasıl düşünür ve tatbik edebilir?

1923

Tarih, hakikatleri tahrif eden bir sanat değil, belirten
bir ilim olmalıdır. Bu küçük harbte bile askerî dehâsı kadar
siyasî görüşüyle de yükselen bir insanı, cezbeli bir derviş
gibi tasvire yeltenen cahil serseriler, bizim tarih çalışmamıza
katılamazlar. Muhammed bu harb sonunda çevresindekilerin
direnmelerini yenerek ve kendisinin yaralı olmasına bakmayarak,
galip düşmanı takibe kalkışmamış olsaydı, bugün yeryüzünde
müslümanlık diye bir varlık görülemezdi.

1923

Bizim dinimiz en mâkul ve en tabiî bir dindir. Ve ancak
bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabiî olması
için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması lâzımdır. Bizim
dinimiz bunlara tamamen uygundur.

1923

Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla alâkası olmadığını
bildiriyor. Bazı kimseler zamanın yeniliklerine uymayı kâfir
olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış
yorumu yapanların amacı, İslâmların kâfirlere esir olmasını
istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca
olmak sarıkla değil, beyinledir.
1923

Bizim dinimiz, milletimize değersiz, miskin ve aşağı olmayı
tavsiye etmez. Aksine Allah da, Peygamber de insanların
ve milletlerin değer ve şerefini muhafaza etmelerini emrediyor.

1923

Bilhassa bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır.
Bu ölçü ile hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca
takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa halkın
menfaatine uygundur; biliniz ki o bizim dinimize de uygundur.
Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, islâmın menfaatine
uygunsa kimseye sormayın. O şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz
aklın mantığın uyduğu bir din olmasaydı mükemmel olmazdı,
son din olmazdı.

1923

Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği
ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate
nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum. Şuura aykırı,
ilerlemeye mâni hiçbir şey ihtiva etmiyor.

1923

Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete maliktir.
Bu faziletleri hiçbir kuvvet, milletimizin kalb ve vicdanından
çekip alamamıştır ve alamaz.

1923

Baylar ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti
şeyhler, dervişler, müritler, mensublar memleketi olamaz.
En doğru ve en hakikî tarikat, medeniyet tarikatıdır.
1925

Bizi yanlış yola sevkeden soysuzlar bilirsiniz ki, çok kere
din perdesine bürünmüşler, sâf ve temiz halkımızı hep din
kuralları sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz,
dinleyiniz... Görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden,
harabeden fenalıklar hep din örtüsü altındaki küfür ve kötülükten
gelmiştir.

1923



Demokrasi ve Hürriyet


Unutulmamalıdır ki, milletin hâkimiyetini bir şahısta veyahut
mahdut eşhasın elinde bulundurmakta menfaat bekleyen cahil
ve gafil insanlar vardır.

Ocak 1923

Bizim dünya nazarında en büyük kuvvet ve kudretimiz, yeni
şekil ve mahiyetimizdir.

1922

Korku üzerine hâkimiyet bina edilemez. Toplara istinad eden
hâkimiyet pâyidar olmaz. Böyle bir hâkimiyet ve diktatörlük
ancak ihtilâl zuhurunda muvakkat bir zaman için lâzım olur.
Mart 1930

Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine
mahsus siyasî bir fikre malik olmak, seçtiği bir dinin icaplarını
yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetlerine maliktir. Kimsenin
fikrine ve vicdanına hâkim olunamaz.

1930

Vicdan hürriyeti, mutlak ve taarruz edilemez, ferdin tabiî
haklarının en mühimlerinden tanınmalıdır.

1930

Hürriyet, insanın, düşündüğünü ve dilediğini mutlak olarak
yapabilmesidir.

1930

Bu tarif, hürriyet kelimesinin en geniş mânasıdır. İnsanlar,
bu mânada hürriyete, hiçbir zaman sahip olamamışlardır ve
olamazlar. Çünkü malûmdur ki insan, tabiatın mahlûkudur.
Tabiatın kendisi dahi, mutlak hür değildir; kâinatın kanunlarına
tabidir. Bu sebeple, insan ilk önce, tabiat içinde, tabiatın
kanunlarına, şartlarına, sebeplerine, âmillerine bağlıdır.
Meselâ, dünyaya gelmek veya gelmemek insanın elinde olmamıştır
ve değildir. İnsan, dünyaya geldikten sonra da, daha ilk
anda, tabiatın ve birçok mahlûkların zebunudur. Himaye edilmeye,
beslenmeye, bakılmaya, büyütülmeye muhtaçtır.

1930

Hürriyet ve istiklâl benim karakterimdir.
1906

Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve çöküntü vardır.
Her ilerlemenin ve kurtuluşun anası hürriyettir.

1906

Hürriyetten doğan buhranlar ne kadar büyük olursa olsun,
hiçbir zaman fazla tazyikin temin ettiği sahte güvenlikten
daha tehlikeli değildir.

1930

Hürriyet, Türk'ün hayatıdır.
1930

Asrî demokraside ferdî hürriyetler, hususî bir kıymet ve
ehemmiyet almıştır; artık ferdî hürriyetlere devletin ve
hiç kimsenin müdahalesi söz konusu değildir. Ancak, bu kadar
yüksek ve kıymetli olan ferdî hürriyetin, medeni ve demokrat
bir millette, neyi ifade ettiği, hürriyet kelimesinin mutlak
surette, düşünülebilen mânasiyle anlaşılmaz. Söz konusu
olan hürriyet toplumsal ve medeni insan hürriyetidir. Bu
sebeple ferdî hürriyeti düşünürken, her ferdin ve nihayet
bütün milletin müşterek menfaati ve devlet mevcudiyeti gözönünde
bulundurulmak lâzımdır. Diğerinin hak ve hürriyeti ve milletin
müşterek menfaati ferdî hürriyeti sınırlar.

1930

Devlet İdaresi



İnsanlar daima yüksek, temiz ve mukaddes hedeflere yürümelidirler.
Bu hareket şeklidir ki insan olanın vicdanını, dimağını
ve bütün insanî kavramını tatmin eder. Bu şekilde yürüyenler,
ne kadar büyük fedakârlık yaparlarsa, yükselirler ve bu
hareket şekli mutlaka açık olur.

1926

Çünkü alnı açık, dimağı açık, kalb ve vicdanı açık insanlar
tarafından idare olunabilen toplumlar ancak bu mânada hareketlerin
izleyicisi olabilirler. Fikirlerini, duygularını ve teşebbüslerini
gizli tutanlar, gizli vasıtalar uygulamaya girişenler mutlaka
utanma ve sıkılmayı gerektiren, akıl ve mantığın haricinde
hareket edenler olabilirler. Bu gibi işlere girişenlerin
sonu ergeç acıdır.

1926

Bizim yüzümüz, her zaman temiz ve pâk idi ve daima temiz
ve pâk kalacaktır. Yüzü çirkin, vicdanı çirkinliklerle dolu
olanlar, bizim vatansevercesine vicdanlıca ve namusluca
hareketlerimizi küçük ve çirkin ihtirasları yüzünden, çirkin
göstermeye kalkışanlardır.

1927

Yemin mukaddes bir sözleşme demektir. Namus sahibi olan
bir kimse verdiği sözden dönmez.

1919

Asla hatırdan çıkarmamalısınız: Bizim en büyük kuvvetimizi,
bugün de, yarın da dürüst, açık bir siyaset ve sözlerimize
bağlılık teşkil edecektir.
1915

Mesuliyet yükü herşeyden, ölümden de ağırdır.

1915

Hakikati konuşmaktan korkmayınız.


1918

Her an tarihe karşı, cihana karşı hareketimizin hesabını
verebilecek bir vaziyette bulunmak lâzımdır.

1930

Yapmamıza imkân hasıl olan işleri yapmazsak, tarih bizi
tenkit eder.

1928

Millî egemenlik esası üzerinde idare edilen medeni devletlerde,
kabul edilmiş ve fiilen geçerli bulunan esas; milletin genel
isteklerini en çok temsil eden ve bu isteklerin bağlı olduğu
menfaat ve gerekleri, en yüksek kudretle ve selâhiyetle
yapabilecek siyasî grubun, devlet işlerinin idaresini üzerine
alması ve bu mesuliyeti en yüksek liderinin omuzuna bırakması
prensibinden ibarettir.
Alt 10-05-2007, 05:09 AM   #5
 


Exclamation Ce: >>>>>m.kemal AtatÜrk'Ün GenİŞ Hayat Bİyografİsİ & Aİlesİ<<<<<



1927

Zaten bu şartları kazanamayan bir hükûmet vazife yapamaz.
Hükûmetin, kuvvetli grup üyeleri arasından ve fakat birinci
derecede olmayanlarından zayıf bir hükûmet yapmak ve onu
partinin birinci liderlerini emir ve öğütleriyle yürütmeye
kalkışmak fikri, elbette doğru değildir. Bunun feci neticeleri
bilhassa Osmanlı Devletinin son günlerinde görülmüştür.
İttihat ve Terakki liderlerinin elinde oyuncak olan sadrazamlardan
ve onların hükûmetlerinden, millete gelen zararlar sayılamayacak
kadar çok değil midir?

1927

Mecliste, hâkim olan partinin, hükûmet kurmayı, muhalif
ve azınlıkta bulunan bir partiye terk etmesi ise asla sözkonusu
olamaz.

1927

Kaideten ve usulen milletin ekseriyetini temsil eden ve
özel amacı belli olan parti, hükûmeti kurma mesuliyetini
üzerine alır ve kendi amaç ve prensiplerini memlekette uygular.


1927

Bizim telâkkimize göre, siyasî kuvvet, millî irade ve egemenlik,
milletin bütün halinde müşterek şahsiyetine aittir, birdir.
Taksim edilemez, ayrılamaz ve başkasına bırakılamaz.

1930

İnsaf ve merhamet dilenmekle millet işleri, devlet işleri
görülemez; millet ve devlet şeref ve bağımsızlığı temin
edilemez.
1927

İnsaf ve merhamet dilenmek gibi bir prensip yoktur. Türk
milleti, Türkiye'nin gelecek çocukları, bunu, bir an hatırdan
çıkarmamalıdırlar.

1927

Bir hükûmet iyi midir, fena mıdır? Hangi hükûmetin iyi veya
fena olduğunu anlamak için, "Hükûmetten gaye nedir?"
bunu düşünmek lâzımdır. Hükûmetin iki hedefi vardır. Biri
milletin korunması, ikincisi milletin refahını temin etmek.
Bu iki şeyi temin eden hükûmet iyi, edemeyen fenadır.
1923

Gerçi asıl olan millettir. Toplumdur. Onun da umumî iradesi,
Mecliste belirir; bu her yerde böyledir. Fakat, fertler
de vardır. Meclis, memleket ve devlet işlerini fertlerle,
şahıslarla yapmaktadır. Her devletin işlerini yöneten şahıs
ve şahıslar meydandadır. Hakikati, mânasız görüşlerle inkâra
yer yoktur.

1922

Benim istediğim sadece memleket işlerinin Büyük Millet Meclisinde
açıkça münakaşa edilmesidir. Büyük Millet Meclisinde Türk
milletinin gözü önünde açıkça konuşulamayacak hiçbir iş
yoktur.

1930

Millete efendilik yoktur. Hizmet etme vardır. Bu millete
hizmet eden, onun efendisi olur.

1921

Yapmak iktidarında olmadığımız işleri uyuşturucu, oyalayıcı
sözlerle yaparız diyerek millete karşı gündelik siyaset
takip etmek prensibimiz değildir.

1931

Memleket işlerinde, millet işlerinde, hakikî işlerde duygulara,
hatıra, dostluğa bakılmaz.
1922

Memleket dayanışma isteyen bir birliğe muhtaçtır. Alelâde
politikacılıkla milleti parçalamak, hıyanettir.

1925

Milleti idarede prensibimiz, milletin müşterek ve umumî
fikir ve eğilimlerine uymaktır. Bu fikir ve eğilimlerin
hakikî ve ciddi olabilmesi, milletin maddî ve manevî ihtiyaç
kaynaklarından gelmesine bağlıdır.

1925

Milleti, aklımızın ermediği, yapmak kudret ve kabiliyetini
kendimizde görmediğimiz hususlar hakkında kandırarak geçici
teveccühler elde etmeye tenezzül etmeyiz. Millete, âdi politikacılar
gibi yalancı vaadlerde bulunmaktan nefret ederiz.

1925

Millet tarafından, millet adına, devleti idareye yetkili
kılınanlar için, gerektiği zaman, millete hesap vermek,
mecburiyeti, lâubalilik ve keyfî hareketle uzlaşamaz.

1930

Ben düşündüklerimi önce milletimin arzusunda, ihtiyaç ve
iradesinde görmeyi şart sayan ve bunu gördükten sonra ancak,
uygulaması ile kendimi vazifeli bilen bir adamım.
1923

Bu memlekette çalışmak isteyenler, bu memleketi idare etmek
isteyenler memleketin içine girmeli, bu milletle aynı şartlar
içinde yaşamalı ki ne yapmak lâzım geleceğini ciddi surette
hissedebilsinler.

1923

Her ne suretle olsun, hizmet edenler milletten büyük mükâfatlar
bekliyorlarsa katiyen doğru bir harekette bulunmuş olmazlar.
Milletten çok şey istememeliyiz. Hizmet edenler, namus vazifelerini
yerine getirmiş olmaktan başka bir şey yapmamışlardır.

1923

Cumhuriyetçi ve milliyetçi olmakla beraber partimiz programından
başka bir programla ve partili olmanın tabiî kayıtları dışında
serbest çalışacak samimî yurttaşların millet kürsüsünden
yapacakları tenkitler ve söyleyecekleri düşüncelerle millî
çalışmanın kuvvetleneceği kanaatinde bulunuyoruz.

1935

Büyük Millet Meclisinde ve millet karşısında millet işlerinin
serbest münakaşası ve iyi niyet sahibi kişilerin ve partilerin
özel görüşlerini ortaya koyarak milletin yüksek menfaatlerini
aramaları benim gençliğimden beri âşık ve taraftar olduğum
bir sistemdir. Memnuniyetle görüyorum ki, lâik cumhuriyet
esasında beraberiz. Zaten benim siyasî hayatta bir taraflı
olarak daima aradığım ve arayacağım temel budur. Bundan
ötürü Büyük Mecliste aynı temele dayanan yeni bir partinin
faaliyete geçerek millet işlerini serbest münakaşa etmesini
cumhuriyetinin esaslarından sayarım.

1930

Artık, bugün demokrasi fikri, daima yükselen bir denizi
andırmaktadır. Yirminci asır, birçok müstebit hükûmetlerin,
bu denizde boğulduğunu görmüştür.
1930




Kültür



Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür. Bu sözü burada
ayrıca izaha lüzum görmüyorum. Çünkü bu, Türkiye Cumhuriyetinin
okullarında birçok vesilelerle eser halinde tesbit edilmiştir.

1936

Kültür, okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden mâna
çıkarmak, uyanık davranmak, düşünmek, zekâyı terbiye etmektir.

1936

Türkiye Cumhuriyeti çocukları, kültürel insanlardır. Yani
hem kendileri kültür sahibidirler, hem de bu özelliği muhitlerine
ve bütün Türk milletine yaymakta olduklarına kanidirler.

1936

Millî kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türk Cumhuriyetinin
temel dileği olarak temin edeceğiz.
1932

Bir millî terbiye programından bahsederken, millî karakter
ve tarihimizle mütenasip bir kültür kastediyoruz.

Temmuz 1924

Şimdiye kadar takibolunan tahsil ve terbiye usullerinin
milletimizin gerilemesinde en mühim etken olduğu kanaatindeyim.
Onun için millî terbiye programından bahsederken eski devrin
hurafatından ve yaradılışımızla hiç de münasebetli olmayan
yabancı fikirlerden, Doğudan ve Batıdan gelen tesirlerden
tamamen uzak millî seciye ve tarihimizle mütenasip bir kültür
kastediyorum. Çünkü millî dâvamızın inkişafı ancak böyle
bir kültür ile temin olunabilir. Lâlettayin bir yabancı
kültürü şimdiye kadar izlenen yabancı kültürlerin neticelerini
tekrar ettirebilir. Kültür zeminle mütenasiptir. O zemin
milletin seciyesidir.

15 Temmuz 1921

Asıl uğraşmaya mecbur olduğumuz şey, yüksek kültürde ve
yüksek fazilette dünya birinciliğini tutmaktır.

3.8.1932

Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş
demektir.

1923

Dünyanın bellibaşlı milletlerini esaretten kurtararak, hâkimiyetlerine
kavuşturan büyük fikir cereyanları; köhne müesseselere ümit
bağlayanların, çürümüş idare usullerinde kurtuluş kuvveti
arayanların amansız düşmanıdır.
1923

Biz cahil dediğimiz zaman mektepte okumamış olanları kasdetmiyoruz.
Kastettiğimiz ilim, hakikatı bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan
en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden
de hakikatı gören hakiki âlimler çıkabilir.

22.3.1923

Geçen Kurultaydan bugüne kadar kültürel ve sosyal alanda
başardığımız işler Türkiye Cumhuriyetinin millî çehresini
kesin çizgilerle ortaya çıkarmıştır.

1935

Yeni harfleri, millî tarihi, öz dili, sanatı, ilmi, müziği,
teknik kurumlarıyla kadını erkeğe her hakta eşit, modern
Türk sosyetesi bu son yılların eseridir.

1935

Türk Milleti, ancak varlığını derin ve sağlam kültür sınırlarıyla
çizdikten sonradır ki onun yüksek kapasitesi ve fazileti
milletlerarasında tanınır. Türk Milletine fıtrî rengini
veren bu inkılâplardan herbiri çok geniş tarihi devirlerin
öğünebileceği büyük işlerden sayılsa yerindedir.

1935

Kültür dediğimiz zaman bir insan cemiyetinin, devlet hayatında
fikrî hayatında, iktisat hayatında yapabilecekleri şeylerin
muhassalasını (toplamını) kastediyoruz ki, medeniyet de
bundan başka bir şey değildir.
1929



Medeniyet



Biz her görüş açısından medenî insan olmalıyız. Çok acılar
gördük. Bunun sebebi dünyanın vaziyetinin anlamayışımızdır.
Fikrimiz, düşüncemiz, tepeden tırnağa kadar medenî olacaktır.
Şunun bunun sözüne ehemmiyet vermeyeceğiz. Bütün Türk ve
İslâm âlemine bakın; düşüncelerini, fikirlerini medeniyetin
emrettiği değişiklik ve yükselmeye uydurmadıklarından ne
büyük felâket ve ıstırap içindedirler. Bizim de şimdiye
kadar geri kalmamız, en nihayet son felâket çamuruna batışımız
bundandır. 5-6 sene içinde kendimizi kurtarmışsak zihniyetlerimizdeki
değişmedendir. Artık duramayız. Mutlaka ileri gideceğiz;
çünkü mecburuz. Millet açıkça bilmelidir, medeniyet öyle
kuvvetli bir ateştir ki, ona kayıtsız olanları yakar, mahveder.
İçinde bulunduğumuz medeniyet ailesinde lâyık olduğumuz
yeri bulacak ve onu koruyacak ve yükselteceğiz. Refah, mutluluk
ve insanlık bundadır.

1925

İnkılâbın temellerini her gün derinleştirmek, desteklemek
lâzımdır. Birbirimizi aldatmayalım. Medenî dünya çok ilerdedir.
Buna yetişmek, o medeniyet dairesine dahil olmak mecburiyetindeyiz.
Bütün boş ve temelsiz sözleri ortadan kaldırmak lâzımdır.
Şapka giyelim mi, giymeyelim mi gibi sözler mânasızdır.
Şapka da giyeceğiz, Batının her türlü medenî eserlerini
de alacağız. Medenî olmayan insanlar, medenî olanların ayakları
altında kalmağa maruzdurlar.

1925

Ben, şimdiye kadar millet ve memleket iyiliğine ne gibi
hamleler, inkılâplar yapmış isem hep böyle halkımızla temas
ederek, onların ilgi ve sevgilerinden gösterdikleri samimiyetten
kuvvet ve ilham alarak yaptım. Hedefimiz, gayemiz hep millet
ve memleketimizin kurtuluşu, mutluluğu ve gelişmesidir.

1925

Şimdiye kadar yaptığımız işlerde ve aldığımız kararlarda
bizi aldatan ve millet aleyhine neticelenen hiçbir şeyimiz
yoktur ve gösterilemez. Milletimizi en kısa yoldan medeniyetin
nimetlerine kavuşturmaya, mesut ve refahlı kılmaya çalışacağız
ve bunu yapmağa mecburuz.
1925

Şu bilinsin ki, biz yabancılara karşı herhangi hasmane bir
his beslemediğimiz gibi, onlarla samimâne münasebetlerde
bulunmak arzusundayız. Türkler bütün medenî milletlerin
dostlarıdır. Yabancılar memleketimize gelsinler; bize zarar
vermemek, hürriyetlerimize güçlükler çıkarmaya çalışmamak
şartiyle burada daima iyi kabul göreceklerdir. Maksadımız
yeniden yakınlık meydana getirmek, bizi başka milletlere
bağlıyan ilgileri arttırmaktır. Memleketler muhteliftir,
fakat medeniyet birdir ve bir milletin gelişmesi için de
bu yegâne medeniyete iştirak etmesi lâzımdır. Osmanlı İmparatorluğunu
çöküşü, Batıya karşı elde ettiği zaferlerden çok mağrur
olarak, kendisini Avrupa milletlerine bağlayan ilişkileri
kestiği gün başlamıştır. Bu bir hatâ idi, bunu tekrar etmeyeceğiz.

1923

Biz, Batı medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz.
Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi bünyemize uygun bulduğumuz
için, dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz.

Medeniyetin ne olduğunu başka başka tarif edenler vardır.
Bence medeniyeti harstan ayırmak güçtür ve lüzumsuzdur.
Bu noktai nazarımı izah için hars ne demektir tarif edeyim:
Bir
insan cemiyetinin a- Devlet hayatında; b- Fikir hayatında
yani ilimde, içtimaiyatta ve güzel sanatlarda; c- İktisadî
hayatta yani ziraatte, sanatta, ticarette, kara, deniz ve
hava'ya ait ulaştırma işlerinde yapabildiği şeylerin sonucudur.

1930

Bir milletin medeniyeti denildiği zaman hars namı altında
saydığımız üç nevi faaliyet sonucundan hariç ve başka bir
şey olamıyacağını zannederim. Şüphesiz her insan cemiyetinin
harsı, yani medeniyet derecesi bir olamaz. Bu farklar, devlet,
fikir, iktisadî hayatların her birinde ayrı ayrı göze çarptığı
gibi bu fark üçünün sonucu üzerinde de görünür. Mühim olan
sonuçlar üzerindeki farktır. Yüksek bir hars, onun sahibi
olan millette kalmaz, diğer milletlerde de tesirini gösterir,
büyük kıt'alara şamil olur. Belki bu itibarla olacak, bazı
milletler yüksek ve şamil harsa medeniyet diyorlar. Avrupa
medeniyeti, şimdiki çağ medeniyeti gibi.

1930

Zulüm medeniyetle uyuşamaz. İstidatsızlık taaffa lâyık bir
şey olamaz. Çünkü milletler işgal ettikleri arazinin hakikî
sahibi olmakla beraber beşeriyetin vekilleri olarak ta o
arazide bulunurlar. O arazinin servet kaynaklarından hem
kendileri istifade eder ve dolayısiyle bütün beşeriyeti
istifade ettirmekle görevlidirler. Bu prensibe göre bundan
âciz olan milletler yaşama ve bağımsızlık hakkında lâyık
olamamak lâzım gelir.
1920

Medeniyetin coşkun seli karşısında mukavemet boşunadır ve
o, gafil ve itaatsizler hakkında çok amansızdır. Dağları
delen, göklerde uçan, göze görünmeyen zerrelerden yıldızlara
kadar herşeyi gören, aydınlatan, tetkik eden medeniyetin
kudret ve yüksekliği karşısında ortaçağa ait zihniyetle,
iptidaî uydurma hikâyelerle yürümeye çalışan milletler mahvolmağa
veya hiç olmazsa esir ve aşağı olmağa mahkûmdurlar. Halbuki
Türkiye Cumhuriyeti halkı, yenileşen ve olgun bir kütle
olarak ilelebet yaşamağa karar vermiş, esaret zincirlerini
ise tarihte görülmemiş kahramanlıklarla parça parça etmiştir.

1925

Benim kanaatim o idi ki, ve daima o oldu ki dünyada insan
diye yaşamak istiyenler, insan olmak vasıflarını ve kudretini
kendilerinde görmelidirler... Bu uğurda her türlü fedakârlığa
razı olmalıdırlar. Yoksa hiçbir medenî millet, onları kendi
sırasında ve safında görmek istemez.

1926

Bilirsiniz ki dünyada her kavmin, varlığı kıymeti, hürriyet
ve bağımsızlık hakkı, sahip olduğu ve yapacağı medenî eserlerle
orantılıdır. Medenî eser vücuda getirmek kabiliyetinden
mahrum olan kavimler hürriyet ve bağımsızlıklarından soyunmaya
mahkûmdurlar. Medeniyet yolunda yürümek ve muvaffak olmak
hayatın şartıdır. Bu yol üzerinde ileri değil, geriye bakmak
bilgisizliği ve ihtiyatsızlığı gösterenler, umumî medeniyetin
coşkun seli altında boğulmağa mahkûmdurlar.

1924

Medeniyet yolunda muvaffakiyet yenileşmeğe bağlıdır. Sosyal
hayatta, iktisadî hayatta, ilim ve fen sahasında muvaffak
olmak için yegâne olgunlaşma ve ilerleme yolu budur. Hayat
ve yaşayışa hâkim olan hükümlerin zaman ile değişme, gelişme
ve yenileşmesi zaruridir. Medeniyetin ihtirasları, fennin
harikaları, cihanı değişiklikten değişikliğe sürüklediği
bir devirde asırlık köhne zihniyetlerle, maziye düşkünlükle
mevcudiyetin muhafazası mümkün değildir. Medeniyetten bahsederken
şunu da kesinlikle söylemeliyim ki medeniyetin esası, ilerleme
ve kuvvetin temeli aile hayatındadır. Bu hayatta fenalık,
muhakkak sosyal, iktisadî siyasî acze sebep olur. Aileyi
teşkil eden kadın ve erkek unsurlarının tabiî haklarına
malik olmaları, aile vazifelerini idareye yetenekli bulunmaları
lâzımdır.

1924

Bağımsızlığını ve değerini dünyaya tanıtmak özellikleri,
liyakatı ve kudreti taşıyan milletleri, medeniyet yolunda
da hızlı ve başarılı adımlarla ilerlemek istidatları, kabul
olunmak lâzımdır. Gerçi bir toplumun zamanla kökleşmiş örf
ve âdetleri, hisleri ve inanışları mühimdir. Bu itibarla,
toplumlar, önayak olacak fertler üzerinde, âdeta âmir ve
hâkim bir tesir gösterirler. Fakat, yaradılıştaki istidat
ve liyakati, gelişme ve yükselmeğe erişmiş milletler; medeniyetin
bugünkü gelişmelerinden feyiz ve ilham almış aydın evlâtlarının
sevk ve rehberliğiyle, mazide kaçırdıkları fırsatların doğurduğu
gecikmeleri, telâfi çaresini bulmakta gecikmezler.
1928

Bugünkü Türk milleti, mâzinin en derin medeniyetlerinde
kuruculuk iddia eden bu Türk kavminin bugünkü çocukları
açık ve sağlam yolu bulmuşlardır.

1930

Memleket mutlaka asrî, medenî ve yepyeni olacaktır. Bizim
için bu, hayat dâvasıdır. Bütün fedakârlığımızın faydalı
bir sonuç vermesi buna bağlıdır. Türkiye, ya yeni fikirle
donatılmış, namuslu bir idare olacaktır, veyahut olamıyacaktır.
Halk ile çok temasım vardır. O saf kitle, bilmezsiniz, ne
kadar yenilik taraftarıdır.

1923

Memleketimizi asrileştirmek istiyoruz. Bütün mesaimiz Türkiye'de
asrî, binaenaleyh batılı bir hükûmet vücude getirmektir.
Medeniyete girmek arzu edip de, batıya yönelmemiş, millet
hangisidir? Bir istikamette yürümek azminde olan ve hareketinin
ayağında bağlı zincirlerle güçleştirildiğini gören insan
ne yapar? Zincirleri kırar, yürür.

1923


Milli Egemenlik



Egemenlik, hiçbir mâna, hiçbir şekil ve hiçbir renkte ve
işarette ortaklık kabul etmez.
1922

Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitlik ve adaletin
devamlı şekilde sağlanması ve korunması ancak ve ancak tam
ve kat'î mânasiyle millî egemenliğin kurulmuş bulunmasına
bağlıdır. Bundan ötürü hürriyetin de, eşitliğin de, adaletin
de dayanak noktası millî egemenliktir. Toplumumuzda, devletimizde
hürriyet sonsuzdur. Ancak onun hududu, onu sonsuz yapan
esasın korunmasıyla mevcut ve çevrilidir.

1923

Bir insan, belki kendi arzusiyle şahsî hürriyetini yok etmek
ister, fakat bu teşebbüs koca bir milletin hayatın