'Her şey uzak, bir tek sen yakınsın!’ Her şey uzak, bir tek sen yakınsın!’ demiştim bir gün sana…
Evet öyle,
Her şey uzak, bir tek sen yakınsın.
Senin kara bulutların altında üşüyor kalbim,
Senin yağmurlarında yıkanıyor; ak saçlı, derin bakışlı, yorgun ruhum;
Yüzün; küçük el aynamdan yansıyor yüzüme.
Bir kumsal var bir yerlerde,
Yaldızlı ve un ufak olmuş altın kumların güneşin altında pırıl pırıl parladığı
Ve bodur ağaçların bir mutluluk şarkısı tutturduğu…
Bir de beyaz kireç boyalı duvarların ardından izleyebildiğimiz sedef tarlası…
Bir otel odası olmalı burası,
Sıcak ve dingin bir oda…
Güzün bile yorulmadığımız,
-Ama doğru ben en çok sonbaharı severim-
Avuçlarımı saçlarınla okşadığın
Ve hayatın yeni yeni kırdığı kalbini,
Annesinin yumuşak kucağında eğleyen küçük bir çocuk gibi,
Dizime uzandığın
Ve korkmadan uyuyabildiğin
Ve çatlak sesimle, kulağına hiçbir zaman çalamadığım kadife ıslıklar fısıldadığım,
Bir gizli sığınak olmalı burası…
Bizim odamız
Bizim sığınağımız
Duvarlara değdikçe üzerimize bulaşan,
Bizim kirecimiz.
Kumsalı cennet yapan ne güneş, ne kumlar, ne de ılık, nemli rüzgar;
Bizim sevdamız.
Her fırtına diner,
Her yağmur gökkuşağına gebedir.
Nemli toprak kokusunu layıkıyla içine çekebilen,
Bir haylaz çocuklar,
Bir de aşıklardır.
Toprak, her yerde topraktır,
Güneş, her yerde güneş…
Ve yağmur, her yerde kederli yağar
Ve ağlamak;
Gözyaşlarını silen,
Sevdiğin olduğunda anlamlıdır… |