Adorno’ya göre kültür endüstrisi Ali Artun’un editörlüğünde, İletişim Yayınları’nın sanathayat dizisinden çıkan Kültür Endüstrisi - Kültür Yönetimi, Adorno’nun bu bağlamda yazdığı Kültür Endüstrisine Genel Bir Bakış (1963) ve Kültür Yönetimi (1960) gibi önemli yazılarının yanında, Max Horkheimer ile birlikte kültür endüstrisi kavramını ilk kez kullandıkları Aydınlanmanın Diyalektiği (1947) adlı kitaptan Kültür Endüstrisi: Kitlelerin Aldatılışı Olarak Aydınlanma başlıklı yazıyı da içeriyor. Benzer ve daha kapsamlı bir seçkiyi İngilizce de hazırlamış olan J. M. Bernstein’ın sunuş yazısı ise Adorno’nun “modernist sanatı tavizsiz bir biçimde savunup kitle kültürünü ‘kültür endüstrisi’nin ürünü olarak tavizsiz bir biçimde eleştirdiği” kuramını ayrıntılı bir şekilde tartışan, kapsamlı bir değerlendirme.
Sanatın metaya dönüşmesi
Adorno, Aydınlanmanın Diyalektiği’nin müsveddelerinde “kitle kültürü” ifadesini kullandıklarını, ancak bu ifadenin bir nevi çağdaş halk sanatı olarak algılanmaması için “kültür endüstrisi”ni tercih ettiklerini belirtir. Bu tercih, kâr odaklı endüstrilerin kültür adı altında yaptıkları ticaret ve manipülasyonu ve bu endüstrilere bağlı bir şekilde çok sıkı örülmüş düşünsel, sanatsal bütün yapıların “çoktandır aynı zamanda birer mal değil, enikonu birer mal” olduğunu ifşa eden eleştirelliği de beraberinde getirdi. Kültür endüstrisini “müşterilerin kasten ve tepeden birleştirilmesi” olarak tanımlayan Adorno, bu aynileştirme mekanizmalarının binlerce yıl boyunca birbirinden ayrılmış yüksek ve düşük kültür alanlarını her ikisinin zararına olacak şekilde birleştirmeye çalıştığını söyler. Sanatı metaya dönüştüren kültür endüstrisi, onun özerkliğini ve biricikliğini de darbeleyerek, kitlelere ve kitleleri sahte bir uyum fenomeniyle biçimlendiren sermayeye uyumlu ve yüksek sanat ile düşük sanat arasında yarattığı negatif bütünleşmeyle eşdeğerli kılar. Walter Benjamin, yakın dostu Adorno’nun aksine bu durumu kültür adına katlanarak büyüyecek bir felaketin öngörüsü olarak değil, yeni bir çağın başlangıcı olarak görür. Bu bağlamda örneğin sinema her iki yazar için farklı şeyler ifade eder. 1935/36 yıllarında yazdığı Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı adlı yazısında Benjamin, “hakiki” sanatın biriciklik değerinin, kutsal ve kült olandan kaynaklandığını iddia eder. Ona göre sanat yapıtının teknik olanaklarla yeniden üretilebilirliliği, “dünya tarihinde ilk kez yapıtı kutsal törelerin asalağı olmaktan özgür kılmaktadır”. Benjamin’e göre sinema, oyuncuyla izleyici arasına giren aygıt sayesinde onun edimlerini bir dizi optik testten geçirir. Bu dolayımlama sayesinde oyuncu yerine aygıtla özdeşleşen izleyici, “oyuncuyla kurulmuş herhangi bir kişisel ilişkiden etkilenmesi söz konusu olmayan bir bilirkişiye dönüşmektedir” ve böylesi bir durum kült olan karşısında yaşanabilecek bir şey değildir. Picasso karşısında gayet gerici tepkiler veren kitleleri Charlie Chaplin sineması karşısında ilerici ve eleştirel kılan bu dolayımlamadır. Adorno’ya göre ise bu durum kitlelere yaşatılan sahte bir doyumdan başka bir şey değildir. Benjamin’in sanatın modernliği adına taşıdığı iyimserlik, dolayımlamanın işleyişi üzerinde çok durmaz. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrası Hollywood’un yükselişiyle kültür endüstrisinin merkezî sektörünü oluşturan film sektörü, izleyici ve oyuncu arasındaki dolayımlamayı tamamen kendi kâr amaçlarına odaklayarak planlar. Benjamin’e de atıfta bulunan Adorno’ya göre geleneksel sanatın aurası (”şimdiki zamanda olmayanın buradalığı”) kabul edilecek olursa, “kültür endüstrisi aura ilkesinin karşısına onun tam karşıtı başka bir ilke koymayıp çürümeye yüz tutan aurayı ortalığı dumana boğan bir buhar halesi halinde muhafaza eder”. Yaratılan sahtelik kitlelerde tatmin etkisi yaratsa da sanat eserini metaya dönüştüren kültür endüstrisi planını bu etkinin bir yanılsama olması üzerine kurar. X1 yetmez vizyona X2 gelir; Y’nin başarısını Z’nin hüsranı izler. Kitleler kültür endüstrisi karşısında sürekli tekrar eden bir edilgenlik içinde ancak nesneliklerini teyit edebilirler. Kültür ve Yönetim adlı makalesinde kültürün saf bir dolaysızlığının olmadığını belirten Adorno, kültürün insanlar tarafından bir tüketim nesnesi olarak gelişigüzel tüketilebildiğinde, insanları maniple edeceğini vurgular. Özneler, kültür tarafından “nesnel disiplinin iletilmesiyle özne olur ve onun yönetilen dünyadaki sözcüleri, her halükârda gerçekten konuya hakim olan uzmanlardır”. |