Şehitlerle İlgili Şiir ve Mektuplar

İsimli konu WH 'Aşk & Sevgi' kategorisinde, bad-suvar üyesi tarafından 3 Kasım 2008 tarihinde yazılmıştır. Şehitlerle İlgili Şiir ve Mektuplar hakkında bilgi ve tartışmalar.

  1. Adı Soyadı : Rahmi DANA
    Baba Adı : Ahmet
    Ana Adı : Mürvet
    Doğum Yeri : Simav / Kütahya
    Doğum Tarihi : 12.03.1972
    Şehit Olduğu Yer : İdil - Şırnak
    Şahadet Tarihi : 24.06.1994AĞLAMA ANAM

    Eline yakmış bayram kınası
    Bayram günü ağlar polis anası
    On iki ay dolmayınca yoktur faydası
    Yollara bakıp ta ağlama anam

    Bayram sabahı şafak atıyor
    Sokaktaki yetim bizi bekliyor
    Yollardaki yolcular bizi bekliyor
    Mektubumu okuyup ta ağlama anam

    Polis oldum anam bileğim bükülmez
    Kurşun yesem kanım dökülmez
    Zalim gurbetin çilesi bitmez
    Yollara bakıp ta ağlama anam

    Anam rüyamda gördüm seni
    Uyanıp ta baktım ki gurbet ocağı
    Felek kalbime vurmuş bıçağı
    Resmime bakıp ta ağlama anam

    Yapraksız dalda bülbül öter mi
    Sizlerden ayrılmayı gönül ister mi
    On iki ay saymakla biter mi
    Arkadaşlarımı görüp te ağlama anam

    Hasret ateşi düşmüş göğsüme
    Saçlarımı bir bir yolsam biter mi
    Ağlasam ağlamasan gider gelir mi
    Ağlayıp da gurbette üzme anam

    18.01.1993
    Rahmi Dana

    --------------------------------------------------------------------------------------------------------


    ŞEHİT ÖĞRETMEN

    ADI SOYADI : Sait KORKMAZ

    DOĞUM YERİ - TARİHİ : Muş Bulanık Okçular Köyü / 1967

    BABA ADI : Derviş

    ANA ADI : Hanife

    ŞEHİT OLDUĞU YER : Ağrı - Doğubeyazıt Kazan Köyü - 28,09,1994


    AKLİME KORKMAZ'ın MEKTUBU

    "Bana göndermiş olduğunuz mektupta eşinizin size gönderdiği son mektubu ve resmini gönderin diye yazmışsınız. Eşim ve ben hiç ayrılmadığımız için öyle bir mektup yok ama sizinle eşimin Şehit edildiği geceyi paylaşabilirim.

    Eşim 1993 'de Mustafa Kemal Üniversitesi'nden mezun oldu. 15,02,1994'te eşimin görev yeri elimize geçti. Eşimi Ağrı'nın merkezindeki bir ilköğretim okuluna vermişlerdi. Eşimin ataması elimize geç geldiği için eşimi Ağrı'nın Doğubeyazıt Kazan Köyü'ne atamışlardı. Bunun sebebi Ağrı'ya 1 gün geç gittiği içindi. Eşim büyük bir heyecanla gitti. Öğretmen olduğu için mutluydu. Çünkü, çocukları çok seviyordu.

    Okurken en büyük hayali, doğuya gidip ordaki çocuklara ders vermekti. Eşim görev yerine gidip iki gün kaldıktan sonra geri geldi çünkü evi götürecekti. Bana dedi ki; " bak hanım istersen, sen gelme çünkü doğunun şartları çok zor. Yollar bozuk, köyde su yok, okul yok,okul ve lojman tamirat ister " dedi. "Ama siz olmadan da ben yapamam" diye bana söyledi. Ben dedim ki; "Sait istersen bir dağın başında olsun, istersen kalacağımız yer kümes olsun, sen nerdeysen ben ve kızım yanındayız." . Çok mutlu oldu sözlerime. Doğuya gittiğimizde o zor şartlar altında yine de çok mutluyduk. Ta ki o kara akşam gelinceye kadar. 29 Eylül 1994 akşamı eşimle yemek yedikten sonra sohbet ettik. İkimiz de kızımızı çok seviyorduk.Kucağımıza alıp sevmeye başladık. Ben hamile olduğum için çok hastaydım. Köyde su olmadığı için köydeki pis sular sebebiyle ben tifo kapmıştım. İlaç kullandığım için ayakta duramıyordum. Eşim, ben ve kızımdan yatmamızı istedi. O gün Milli Takımın maçı olduğu için ben izledikten sonra yatarım dedi.

    Ben uykudaydım. Kapının çok sert çalındığını duydum. Ben zannettim ki köylülerden biri hasta diye kapı çalıyorlar. Yataktan kalkıp baktığımda eşim kapıyı açmış, iki kişi elleri silahlı ve tam donanmış kişilerdi. Ellerinde telsizleri de vardı. Ben ve eşim çok şaşırmıştık ve şakındık. Kendi kendime sordum; "bunlar kim? neden bize geldiler?" Adamlar içeri girip oturduktan sonra ben kızımı mahsustan uykusundan uyandırıp tuvalete götürdüm. Adamlar kızımızı görüp, bize bir şey yapmazlar diye düşündüm. Biraz konuştuktan sonra eşime "bizi kapıya kadar geçirir misin?" dediler. Eşim ve ben balkona çıktık. Bize dediler ki; "dışarının lambasını kapatın evinizden çıktığımızı kimse görmesin." . Kapımızda bir köylünün köpeği duruyordu. Adamlar eşim ve bana "şu köpeğe ekmek verin bizi ıssırmasın" dediler. Ben ve eşim ekmeği alıp köpeğe verirken eşimi çağırdılar, "hoca gel, sana bir şey diyeceğiz." dediler. Eşim giderken hiç aklıma gelmedi öylesine iyi bir insanı öldürecekleri. Adamlar 2 metre ileride duruyorlardı. Eşim yanlarına gitti. Birden kurşun sesleriyle birlikte eşim Ayten diye bağırdı ve ben balkondan koşup lambayı açtım. Zannettim ki havaya ateş ediyorlar. Eşimi ayakta beklerken onu yerde can çekişirken gördükten sonra eşime doğru koşup ona sarılıp ve bağırdım "beni de öldürün" diye ama ortalıkta kimse yoktu. Eşim o haliyle bana işaret ediyordu "korkma yaşıyorum ben" diye.

    Başımdaki yazmayı sağ göğsündeki kurşun yarasına bastırdım kan kaybetmesin diye. Bağırıyordum, "ölme ne olur çocuğunu gör" diye. Karnına vurup duruyordum ne olur Azrail gelmesin diye bağırıp Allah'a yalvarıyordum Sait ölmesin diye. O an içeri koşup el fenerini alıp köye koşup yardım istiyordum. Bütün kapıları çaldım. Kimse yardım etmiyordu. Ben de kapı ve pencereleri kırıp yardım istedim. Köylüler beni kovuyorlardı. "git başımıza belamısın" diyorlardı. Eşimin yanına koşup geldiğim zaman kızım "ne oldu anne, neden bağırıyorsun?" dedi. O an ona ne söylediğimi hatırlamıyorum. Kızımı sürekli orda bırakıp tekrar tekrar köye yardım istemeye gittiğim zaman kızım koşup içeri giriyordu. Benim geldiğimi duyunca tekrar dışarı çıkıyordu. Yine köye koşup bu defa köyün erkekleri ve gençleri korkuyorsa bari kadınlar yardım etsin diye yalvardım. Çünkü kadınlara zarar vermezler diye düşündüm ve hepsine yalvarıyor, "bana birşey yapmadılar size de yapmazlar" diye söyledim. Ne olur biriniz bana bir at arabası verin eşimi şehre götürüp tedavi ettireyim. Eşim sizin çocuklarınız için buradaydı diyor ve yalvarıyordum.

    En sonunda batım ki kimse bana yardım etmeyecek eşimin yanına geldim. Başını dizime koydum. Baktım ki eşim can veriyor, dudaklarını suyla ıslattım. Eşime kelime-i şahadet getirdim. Kalkıp eşimin başının altına bir minder koydum. Üstünü örttüm. En sonunda köy muhtarının kardeşi gelip "ölmüş kızım, gel gidelim bize" dedi. Önce gitmedim, eşimin başında kalmak istedim. Sonra düşündüm eşim zaten vefat etmiş, hadi adamlar geri dönüp hem ben ve kızıma kötülük yaparsalar diye düşünüp, kızımı alıp köy muhtarının kardeşinin evine sığındım. Şimdi düşünüyorum ki evimizin köye uzak olmasından başka aramızda bir dere vardı. Dört buçuk aylık hamile olduğum halde, kim bilir kaç defa göğsüme kadar sulara gömüldüm, köylülerden yardım istedim. Ben ki köyün vahşi köpeklerinden korkuyordum, o gece köpekler benim feryadımdan benden korkup kaçıyorlardı. O kadar mücaadele etmeme rağmen eşimi kurtaramadım.

    Ben bir Şehit eşi olmaktan gurur duyuyorum. Çünkü Şehit mertebesi en yüca mertebedir ama acımız çok büyük ve ölene dek unutulmaz.

    O gece ben çok şeyler yaşadım. Hepsi bir birinden acıydı. Yaşadıklarımı anlatsam sayfalara sığmaz, göz yaşları içinde bunları yazdım. İki çocuğum için yaşıyorum.

    Saygılarımla

    Aklime KORKMAZ

    -------------------------------------------------------------------------------------------------------


    Ruşen Eşref ( Ünaydın), Karagah-ı Umumi Muhafız Piyade Bölüğü Kumandanı Mülazım-ı Evvel Ruhi ile gerçekleştirdiği mülakatında Mehmetçiğin ağzından şu hatırayı kaydeder:
    Bizim mıntıka kumandanı Süvari Kaymakamı Mahmut Bey tayyarelere pek kızar efendim. Daima ateş ettirir onlara ; katiyyen üzerimize sokmaz onun zaten tabiatı böyledir. Bir tayyare geldi miydi,haydi ütün bataryaya ateş ettirir.

    Evet efendim; tayyare düştü. Hava hafif sisli olduğu için tabii gemiler bu sükutu( düşüşü) görmüyorlardı. Tayyareciler kendilerini denize attılar. Kendi gemilerini istikametine yüzmeye başladı. Bunu gören bataryamız düşmanın kendi gemilerine iltihak etmemesi için efendim ,ateş etti ki tayyareciler geriye dönsünler. O vakit gemilerde tayyarenin burada düştüğünü anladılar. Onlar da ateş açtılar. Tayyare tahrip edildi. O vakit de bizim hiç olmazsa bir esire fevkalade ihtiyacımız vardı. Çünkü düşmanın o dakikadaki vaziyetini anlamak istiyorduk. Zira düşman Anafartalar'dan çektiği askeri Seddülbahir'e ihraç yapmak istiyor gibi göstertiyordu. Yani açıkçası bunu blöf olarak yapıyordu. Ve gemiler de ( eliyle işaret ederek) bakın işte böyle daima Seddülbahir etrafında bir kavis şeklinde duruyordu.

    Mıntıka kumandamız Kaymakam Mahmut Bey bu tayyarecinin neye mal olursa olsun mutlaka kurtarılmasını istiyordu. Tayyareciler en nihayet bir buçuk kilometre kadar sahile yakın geldiler. Tabii sahil mayın döşeli olduğundan kimse giremiyordu.

    Düşmanın vaziyetini öğrenmeye şiddetle ihtiyaç vardı. Bu sırada bir düşman tayyaresi düşürülmüş ancak bizimkiler başka taraftan o tarafa hala ateş etmekte idiler. Düşman tayyarecileri hem mayınlı hem de ateş altında ölüm kalım mücadelesi vermekte idiler.

    Bu noktada teessüratımı söylüyorum: o iki adam bağırıyordu. Yani ölüyorlardı artık. Ve sahilden hala imdat umuyorlardı. Tabii bir kumandan emir verdiği vakit süngü üzerine top üzerine gidip ölmek vazifemizdir. İşte o vakit mıntıka kumandanı Kaymakam Mahmut Bey " Kim girer?" diye bir sual sordu. Bu İngilizlere sırf acıdığım için düşman olsalar da onları kurtarmak bana bir vazife-i vicdaniye oldu. Yüzmek de bilirim.

    Nerelisiniz efendim?

    Çanakkale'liyim. Bir an evvel girmek için telaşımdan fanilayı da çıkarmamışım. bir fanila bir iç donu kalmıştı. Daldım. O zaman arkadaşım Mülazım Kaşif'de : "Ben de girerim " diye bendenize refakat etti. O çocuk aynı zamanda sınıf arkadaşımdır. Şimdi Rusya'da esir zavallı. Beraber girdik. Muttasıl düşman topları ateş ediyor. Monitörler,karşımızdan eksilmiyor. Tayyareler tepemizde dönüyordu.

    Fakat biz tabii pek alçağa düşüyorduk. Sular da biraz dalgalıydı. Ne bizimkilerin nede onların makas atışları bizi kıstıramıyordu. Gülleler hep ötemize berimize düşüyordu. Bize hiç ziyan vermiyordu.

    Maateessüf o tayyarecilerden birisi boğuldu. Çünkü bizde takat kalmamıştı. Ötekini kurtardık beyim. Mıntıka kumandanı Mahmut Bey kendisini aldı. Mıntıkasına ¤¤¤ürdü. Orada İngilizce mesaj yapıldı. Güzel baktılar sonra Beşinci Orduya teslim edildi.

    Giderken İngiliz mıntıka kumandanı Mahmut Bey 'e demiş ki:

    "Türkleri şöyle cesurdurlar, böyle alicenaptırlar diye kitaplarda okurdum. Bu defada cephede gördüm. Fakat böyle şiddetli bir ateşe karşı bu derece fedakarlıklarını bilemezdim. Bu derecesini bir İngiliz bile yapamaz."
    _______________________________________________________________________


    anasından şehit evladına mektup.....



    [​IMG]Canım Oğlum,





    Nereden, nasıl başlasam bilmiyorum. O kadar özledim ki seni…


    Canım yavrum, sen bizim ilk göz ağrımızdın.. Dört gözle beklemiştik babanla doğumunu… Dokuz ay sonra hastanede seni kucağıma bıraktıkları ilk gün vuruldum sana… Ne güzel gözlerin vardı, ışıl ışıl… Öyle güzel kokuyordun ki… Evimize neşe getirdin. Bir de hep uslu çocuktun, hiç üzmedin beni… Ne sık sık ağladığını bilirim, ne de yok yere huysuzlanmanı… Uyurken bile gülümserdin, meleklerle oynadığını düşünürdüm. Hastalanırsan başından ayrılmazdık, babanla nöbet tutardık sabaha kadar… İlk adımını unutamam, sonra ilk ‘anne’ deyişini… Hep üstüne titredik.


    Sonra büyüdün… Zaman su gibi geçiyor. Her dışarı çıkışında, her seyahatinde sana belli etmedim ama yüreğimden neler koptu.



    Bir tek seni askere uğurlarken rahattım. Komutanlarının sana gözü gibi bakacağından emindim. Bir süre sonra Güneydoğu’ya gideceğini haber ettin. O kadar heyecanlıydın ki, öyle emin konuşuyordun ki… “Göreceksin anne, bu devlet düşmanlarına gereken cezayı vereceğim. Vatanımın dağlarını bu eşkıyalardan temizleyeceğim” diyordun. Hep komutanlarının iyiliğinden, arkadaşlarından bahsettin. Rahatlığın, güvenin bizleri de rahatlattı. Sana sadece “Kendine dikkat et evladım” diyebildim. Ne de olsa seni bugünler için yetiştirmiştik. “Merak etme” diyordun, “Merak etme annem. Kalbini rahat tut!” Bir gün merakta bırakmadın bizi, fırsatın oldukça sık sık aradın, ayda bir mektubunu aldık. Mektubunu dakikalarca kokladığımı bilirim. Gönderdiğin fotoğrafları baş ucumuza koyduk.



    Son mektubunda “Ben şehit olursam, ağlamayın sakın! Düşmanları sevindirmeyin.” diyordun. Telefonda “O nasıl söz oğlum” dedim. Sustun, sanki içine doğmuştu. “Hakkını helal et, güzel annem” dedin. Nereden bilirdim bu konuşmanın seninle son konuşmamız olduğunu… Baban duymuş önce, haberlerde söylemişler. Söylemediler önce bana… Kardeşin de sakladı. Ana yüreği bu, hissettim ben… Sonra öğrendim ki, pusuya düşürmüşler, çıkan çatışmada vurmuşlar seni… Elleri kırılsın o zalimlerin… Sanki canımı aldılar, sanki dünyayı başıma yıktılar. Bir ateş ki yüreğimin tam ortasına oturdu. Komutanlarınla görüştük, seni çok övdüler. “Kahramanca çarpıştı. Kanı yerde kalmayacak. Bizi de evladınız sayın artık.” dediler. “Vatan sağolsun” dedim. Oğlum seninle hep gurur duydum, sağlığında bir gün olsun boynumuzu eğik gezdirmedin … Cenaze töreninde de başımız dik, gururluyduk. Sana sözümüzü tuttuk, bir damla gözyaşı göstermedik, namertler sevinmesin diye… Hep içimize akıttık gözyaşımızı… Bayrağa sarılı tabutunu öptüm. Ben senden bir saat, bir dakika ayrı kalamazdım, şimdi seni nasıl toprağa koyacaktım a canım oğlum!



    Aradan onca zaman geçti. Acın, hasretin içimizde yavrum… Bir kerecik bile olsa kokunu alabilsem, saçlarını okşayabilsem, öpsem gamzenden… Sevindirici bir haberim var sana… Komutanların sözünü tuttu yavrucuğum, kanın yerde kalmadı, sana kıyanları tez zamanda buldular, cezalarını verdiler. Cenazene gelmeyenler, cenazene gelmeye utananlar, “senin gibi ana kuzularını vuranları affettiler yavrum… Acımıza, acı eklediler.” Onları affetmeyeceğim. Canım oğlum, fırsat buldukça yanına geliyorum, dertleşiyorum seninle… Sağolsunlar, komutanların her fırsatta gelip misafirimiz oluyor. Yokluğunu aratmıyorlar. Yakında kardeşin de askere gidiyor. Bu vatana bir arslan verdim, gerekirse ikincisini veririm. “Vatan Sağolsun”



    Seni çok seven annen…

    ______________________________________________________________________


    ANNELER ŞEHİT HEDİYE


    Bugün anneler günü mayısın on dördü

    Dört şehit verdik üzeri ay yıldızla örtüldü

    Şehit annesi olmak onlara en büyük ödüldü

    Hediyeler annelere tabutlarda ¤¤¤ürüldü







    Bu hediyeyi size gönderen Allah’tır

    Cennet ayağınızın altında anahtarı evladınızdır

    Evladınızın yeri peygamberler yanıdır

    Kefeni ise rengini alan ay yıldızlı bayraktır









    Annesi evladından bir hediye beklerken

    Evladı annesine hediye edilirken

    Gözlerinden damla damla yaş dökülürken

    Hediyeler omuzda tekbirler getirildi arşı inleten









    Şehit annesi olmak her Türk annesinin hayali

    Sen merak etme evladının mekanı cennet bahçesi

    Şehitler ölmez onlar yaşar ama zordur görmesi

    İnşallah bu son hediye olur gelmez artık gerisi









    Arif Kurt



    __________________________________________________________


    baba yüreği böyle dile gelir işte...
    Arslan Oğlum,

    Gözümün nuru oğlum… Doğumundan, ölümüne kadar bir gün beni üzdüğünü, kırdığını hatırlamam. Hep gurur kaynağım oldun benim… Başarılarınla övündüm. Hata yapsan bile telafi eder, gönlümüzü alırdın. Yaramazlığını, hırçınlığını görmedim. Hastalandığında annenle baş ucunda sabahladığımızı bilirim. İlk konuşman, yürüyüşün dün gibi aklımda… Geldiğimde beni kapıda karşılar, boynuma atlardın. Kırda, bahçede seninle oyun oynar, eğlenirdik. Bazen elinden tutar, seni dışarıda gezdirirdim. Öyle mutlu olurdun ki…

    Annenle üzerine çok titrediğimizi söyleyebilirim. Ama seni hiç sıkmadık. Pek ayrı kalmadık seninle… Askerliğin geldi çattı. Sonuçta bu da bir kısa ayrılıktı işte… Koca ömürde lafı mı olurdu? Hazırlıklarını beraberce yaptık. Askere giderken gururlandım baban olarak.. Öyle mutluydun ki… Bilseydim geri dönmeyeceğini, saatlerce sarılmaz mıydım sana… Güneydoğu’ya gittin, hep bu ülkenin evlatlarının canına kıyanlarla hesaplaşmak isterdin… Büyük deden de Çanakkale’de şehit düşmüştü. “Bu vatan bizim” diyordun. Öyleydi, kanımızı akıtmıştık ailece... Sık sık görüştük seninle, bir gün ‘of’ dediğini duymadım. Komutanlarının ilgisinden bahsederdin, onları çok sevdiğinden… Bölgenin tehlikeli olduğunu söylerdin, sık sık göreve çıktığınızdan… Sonra eklerdin “Sakın anneme söyleme, üzülür, kaygılanır sonra… Sen de kaygılanma baba, arslanlar gibi bu askerliği yapıp döneceğim size…”


    Son mektubunda “Şehit olursam, ağlamayın!” demiştin. İçine doğmuş herhalde… Oğlum, şehit olduğunun haberini aldım ağlamadım, komutanların geldi ağlamadım, bayrağa sarılı tabutun geldi ağlamadım. Biz sana verdiğimiz sözü tuttuk oğlum… Sen bize verdiğin sözü tutamadın oğlum, seni bizden aldı karanlık eller… Biliyorum tutardın sözünü, gelirdin… Yine geldin ama sana değil, tabutuna sarıldık oğlum! Hatırlamazsın, küçüktün, seninle evde oyun oynardık, evde saklanırdın, biz de seni arardık. Bulamazsak öyle mutlu olurdun ki… Birden ortaya çıkardın gülerek… Yine saklandın mı yoksa? Bütün bunlar bir oyun mu? Bir daha güzel yüzünü göremeyeceğim. Bir baba evladını toprağa vermemeli, beni sen toprağa vermeliydin. En büyük acı, evlat acısıymış onu anladım. “Yerine ben ölseydim” dedim kendi kendime, ama ne çare?… Yine de vatan sağolsun oğlum, yaşarken de gurur kaynağımızdın, hala öylesin… Komutanların sağolsun, sık sık gelip halimizi hatırımızı, bir ihtiyacımız olup olmadığını soruyorlar. Senin canına kıyanları da bulup, cezalandırdılar oğlum.. Az da olsa rahatladık oğlum, kanın yerde kalmadı. Ama senin gibi arslan parçalarına kıyan diğer zalimleri affettiler.. Kimler mi? Hani o senin cenazene gelmeye korkan, utanan kişiler var ya, onlar… Geçenlerde farklı birkaç çiçek tohumu aldık, mezarına diktik, mezarının başındaki bayrağı yeniledik. Yakında kardeşini de askere gönderiyoruz. Sağlıklı dönmesi dileğimiz ama, gerekirse o da bu vatana kurban olsun evladım… Ben zaten sizleri vatana kurban olasınız diye yetiştirdim. “Vatan Sağolsun”

    Seni çok seven baban…

    __________________________________________________________________________

    babam vardı bir ağlamayan......


    Babam vardı bir ağlamayan
    Yakışmaz bana yakışmaz diyordu
    Annem bir köşede yüregine indiriyordu göz yaşlarını
    Bir şey olmuşu ama kimse bana birşey demiyordu...
    NEREDE BİR ASKER GÖRSEM ABİM DİYESİM GELİYOR
    NE ZAMAN SENİ DÜŞÜNSEM AĞLAYASIM GELİYOR
    ABİ DEDİKLERİ CAN OLSA GEREKMİŞ
    AĞLAMAK KAR ETMİYOR ÖZLEM YANINDA KAR KALIYOR
    Yazık olsun uygar denen bu çağa
    Nice yiğitleri kardı toprağa
    Mehmed'ime kurşun sıkan alçağa
    Yumruğumu sıktım, sıktım ağladım.

    [​IMG]Orjinal Boyutunda Açmak İçin ( 709x472 ve 401KB ) Buraya Tıklayın[​IMG]



    _______________________________________________________________________



    bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır...

    sizlere kendime ait mısralarımla duygularımı ifade etmek istedim...

    vatanımın şehidine...
    korkma şehidim kanın yerde kalmayacak,
    bu vatan hep dimdik ayakta kalacak.
    o mehmetçiklerki bayrağımızı şaha kaldıracak,
    bak o zaman vatanımda şehidimin kanı akmayacak.

    incitemez hiç kimse bir türkün telini,
    boşa vermez vatanım bu şehitlerini.
    sahip çıkın vatanımıza sizde ey EY TÜRK GENÇLERİ,
    unutmayın sakın ha üzerimize düşen vazifeleri.

    siz rahat uyuyun şehitlerim,vatanımızı bölemezler bölemeyecekler,
    bayrağımızı indiremediler ,indiremeyecekler.
    sonunda kendileri helak olup yok edilecekler,
    o anaların ahından asla kurtulamayacaklar...
    VATANIMIN MEHMETÇİKLERİ ALLAHIN İZNİYLE KÖKLERİNİ KURUTACAKLAR...
    mislinay...


    .....ŞEHİDLER ÖLMEZ VATAN BÖLÜNMEZ...



    [​IMG][​IMG]




    .....ŞEHİDLER ÖLMEZ VATAN BÖLÜNMEZ...



    [​IMG][​IMG][​IMG]


    Ey,mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü, Kızkardeşimin gelinliği,şehidimin son örtüsü! Işık ışık, dalga dalga bayrağım, Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım Sana benim gözümle bakmayanın mezarını kazacağım Seni selamlamadan uçan kuşun yuvasını bozacağım Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder Gölgende bana da, bana da yer ver ! Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar Yurda ay yıldıYurda ay yıldızın ışığı yeter Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün Kızıllığında ısındık, Dağlardan çöllere düşürdüğü gün Gölgene sığındık Ey, şimdi süzgün, rüzgarlarda dalgalan Barışın güvercini, savaşın kartalı Yüksek yerlerde açan çiçeğim Senin altında doğdum, Senin dibinde öleceğim Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim: Yer yüzünde yer beğen ! Nereye dikilmek istersen, Söyle, seni oraya dikeyim

    Uğruna ölmekse eğer seni yaşatmak, bin defa ölürüm de adına leke sürdürmem Gururdur, namustur bayrak ve sancak, Aksa da kanım korkma haini güldürmem!Denildimi bir yerin adına Türk beldesi, gözüm al bayrak arar kulağım ezan sesiSen Mustafa Kemal’sin! Alın terim, göznurum! Sen ölümsüz en yüce Türk! Sevincim, kuvancım, onurum… Sen yeni Türkiye’nin ilk mimarı Ilk harcı karan Çatıyı ilk atansın Sen ilk öğretmen Baş kumandan Ulu önder Şavkı yarınlara vuransın Çarpan yürek, akan kansın Sana nasıl sesleneyim? Sen baştan başa Vatansın

    Sahipsiz vatanın batması haktır,sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır!Bu ülkenin sahipleri yalnızca bu ülkeyi karsılıksız sevebilenlerdir


    [​IMG][​IMG]

    ____________________________________________________________________


    ADI VE SOYADI : BEDİR KARABIYIK

    DOGUM YERİ : 1953/ Doğubeyazıt

    Baba adı : AHMET

    SINIFI ve Rütbesi : BİNBAŞI

    Şehit Olduğu Yer : Sarıkamış-Kızılbuçuk Köyü
    Defin yeri : Balıkesir- Bandırma
    OLAYIN AÇIKLAMSI : Teröristlerle çatışma












    Şehit olmadan yedi ay önce geçici görevle gittiği Hakkari’ den döndükten sonra Sarıkamış’a

    Gelip, tüm borçlarını öder ve arkadaşlarını telefonla arayarak “Ben Nisan ayında göreve gideceğim” deyip herkes ile helalleşir. Eşine ise şehit olmadan bir hafta önce telefonla arayıp,

    “Birliğimde ki çantamda iki adet mektup var, şehit olduğum takdirde mektupları alırsın”” deyip herkes ile helalleşir. Eşine ise şehit olmadan bir hafta önce telefonla der.

    Şehit olduktan bir gün sonra eşi mektupları alır. Şehit olduğunda Bedir Karabıyık’ ın sağ üst cebinde bir TÜRK BAYRAĞI , annesinin saç teli ve ufak Kur’an-ı Kerim vardı.










    VASİYETİMDİR




    Güzel Hanımcığım;

    Şimdi ayrılık zamanıdır. Sen genç, oğulcuklarım çok küçüksünüz. Sizi mesut ve bahtiyar etmek için çok çalıştım. Çileli hayattı bu, beraber yaşadık. Beni anlamışsınızdır. Göğsümün içinde ki , kafesine sığmıyordu. Çok dua aldım. Bu sebepten uzun ömür ve hayır ümidim vardır. Fakat ben kefenimi hep üzerimde hissettim. Ecel gelirse safa gelsin onunla arkadaşım ben. Yeter ki son nefes de mümin olarak göçeyim. Hak vaki olur inşallah şehit olurum. Sana ağlama demiyorum. Seven sevdiği için elbet ağlar. Müsterih ol. Haram lokma yemediniz. Yedirmedim. Bilmeden işlediklerimizi Allah af etsin.


    Çocukları hoş tut, hep tatlı sözler söyle. Onlar Allah’ ın izniyle hayırlı insan olurlar. Büyük oğlum hırçındır ama merhametlidir, küçük oğlum hem akıllı hem iyi huyludur. İkisinde de

    Siyasi zeka vardır. Devlet adamı olabilirler, o yöne yöneltmeğe çalış. Demin dostlarım kimlerdiyse onlarla irtibatı kesmeyin. Ben senden razıyım, Allah da razı olsun. Allah cennet nasip ederse seni de yanıma versin. İffet, namus ve hanımefendiliğiyle her zaman yıldızdın. Güzel yüzünü Allah nasip ederse tekrar görürüm ama dünyada, ama ahrette…..



    Hakkınızı helal edin.








    Evin Babası Bedir
    _______________________________________________________________________

    Ben Bir Şehit Oğluyum



    Bir hainin kurşunu aldı babamı benden,
    Uyuyormuşum o gittiğinde sıcak yatağımda,
    bütün uyuyanlar gibi sessizce…

    Yüzünde garip bir mutluluk varmış,
    anamla vedalaşırken…
    Sanki düğüne gidiyor gibiydi dedi anam…
    Öp demiş çocuklarımı uyandıklarında,
    ben kıyamadım uyandırmaya hanım,
    sen öp…

    Anam öptü mü o gün beni bilmem ama,
    ben baban şehit olmuş dediklerinde,
    babamı son kez gören o anamın gözlerini,
    belki de yüzlerce kez öptüm…

    Yağmura hasret çorak toprak gibiyim şimdi…
    Hasretim bitmek bilmiyor…
    El sürdüğü yerlere ellerimi sürüyor,
    Kokusu kalmıştır diyerek belki,
    eşyaları kokluyorum…
    Örtülerin altında ağlıyorum anamdan habersiz geceleri,
    “Allah’ım, beni babama kavuştur” diyorum
    “Babama kavuştur, ama onun gibi…”

    Biliyorum herkese nasip olmaz şehitlik.
    Mutluyum o yüzden,
    Ama söz dinlemiyor yüreğim,
    Özlüyor, onu , çok özlüyorum….

    Ben bir şehit oğluyum,
    Bu vatan , bu bayrak, bu toprak için
    Şehit oldu benim canım babam…
    Mertçe, yiğitçe, erkekçe…
    Ben uyurken, birileri uyurken huzur içinde, sessizce…

    Gün gelsin Allah’ım artık,
    Şehit oğlu şehit desinler artık bana da,
    Vatan için, namus için, bayrak için öleyim
    Vatan sağolsun desin anam, vatan sağolsun
    Toprak sarsın beni, ben babamı sarayım…

    14.09.2006
    Oğuz Kaçtan
    İzmir Radyosu Program Müdürü


    _______________________________________________________________________


    3 Kasım 2008
    #1
  2. Şehitlerle İlgili Şiir ve Mektuplar Cevapları

  3. Ben bu vatan için şehit oldum ana

    [​IMG]Orjinal Boyutunda Açmak İçin ( 728x463 ve 210KB ) Buraya Tıklayın[​IMG]

    Ben bu vatan için şehit oldum ana
    Basma ne olur yüreğine mezar taşlarını
    Ağlayıp ta güldürme düşmanlarımı
    Yolma sakın o ak düşmüş saçlarını

    Ben bu vatan için şehit oldum ana
    Yurdumda gezdirmesinler diye kirli ellerini
    Kirletmesinler benim vatanımı
    Gerçekleştirmesinler düşmanlarım emellerini...
    3 Kasım 2008
    #2
  4. Ben şehit olacağımı hissetmiştim anne..

    [​IMG]


    Ana bu sabah yine erken uyandık
    Botları boyadık,düzeni yaptık
    Sabah sabah iştimada dimdik ayaktaydık
    Ben şehit olacağımı hissetmiştim anne

    Bir emir geldi babacan komutandan
    Araçlara bindik tam teşhizat hep bir andan
    Karamanlı başladı dua okumaya ağzından
    Ben şehit olacağımı hissetmiştim anne

    Mataramda ki su sanki zem zemdi
    Tetiğim gül oya,süngüm bir çiçekti
    Yüreğimde ki sevda daha bir depreşti
    Ben şehit olacağımı hissetmiştim anne

    Sen geldin aklıma giderken göreve
    Sivaslının gözündeki yaşa takıldı aklım
    Sordum kendi kendime acep niye
    Biliyordu o da kavuşmayacaktı nişanlısı Emine'ye
    Ben şehit olacağımı hissetmiştim anne

    Bir ses duyuldu önce kulaklarım oldu sağır
    Az sonra geldim kendime koştum cenke
    Arkadaşlar dökülüyordu tek tek yere bağır ALLAH diye bağır
    Gözümde ki yaş düşmüştü gönlüme orda oldu kahır
    Ben şehit olacağımı hissetmiştim anne

    Vatan içindi dökülen kanlar yere
    Çakallar karşı cephede mehmetçikler yerlerde
    Tokatlı,Yozgatlı düşmüş kalmışlar üst üste
    ALLAHım sen onlarında gazasını mübarek eyle
    Ben şehit olacağımı hissetmiştim anne
    Doğduğum anı bilmem ama anam
    Ölürken son sözüm oldu VATAN
    Helaldir ona bu uğurda verilen her can
    Ana ağlamaysın oğlun oldu şehit OSMAN
    Ben şehit olacağımı hissetmiştim anne
    VATAN SAĞOLSUN
    3 Kasım 2008
    #3
  5. Bir Şehidin Bayraklaşan Mektubu

    Sınır Karakollarından birinde vatani görevini yapmakta olan Mehmet oğlu Mehmet terhisine bir ay kala hain parmakların çektiği tetiklerle şehit olmuştu.
    Mehmet'in üzerinden emekli devlet memuru babasına yazdığı; ancak postaya vermesi nasip olmayan yarım kalmış bir mektubu çıktı. Komutanlarının ve doktorların bu mektubu okuduklarında gözlerinden yaşlar boşaldığı görüldü ve komutanının ağzından bir tek cümle çıktı. 'Allah kahretsin! '
    Hadi bu mektubu hep birlikte okuyalım.
    'Benim sevgili babacığım. Sizlerden ayrılalı epey zaman oldu. Her şeyin bir sonu olduğu gibi askerlik hizmetimin de sonuna geldim. Şurada bir ay gibi kısa bir zaman kaldı terhisime. O günü Rabbim bize nasip ederse ahdim olsun seninle, annemle ve kız kardeşimle üç gün, üç gece hiç dışarı çıkmadan oturup hasret gidereceğim. Annemin pişirdiği yemekleri, bacımın demlediği çayları birlikte içeceğiz. O zaman özlemlerimiz de, hasretlerimizde son bulacaktır inşallah.
    Mektup bu kadardı. Belli ki Mehmet bundan fazlasını yazmaya vakit bulamadan nöbet saati gelmiş ve görevine gitmişi ki bu mektubun devamını yazamamıştı. Yarım kalan bu mektubu göğüs cebine koymuş, o gün devriye hizmetini yaparken hain bir parmağın çektiği tetikle şehit olmuştu. Mehmet'in bu mektubu al kanından zar zor okunuyordu; çünkü hain mermi onu tam kalbinden vurmuştu. O mektup da kalbinin üzerindeydi.
    Mehmet'in zatî eşyaları emanete alınmış, bir kutu içerisinde cenazesi ile birlikte doğup büyüdüğü memleketine gönderilmişti. Bu eşyalar içinde yarım kalmış kan ağlayan bu mektup da vardı.
    Devlet şehidine karşı son görevini yapmış, törenle Mehmet ebedi yolculuğuna gönderilmişti. Ateş düştüğü yeri yakar misali komutanları, ailesi, yavuklusu hıçkıra hıçkıra ağladılar. Taziyeler alındı, dualar okundu ve aradan üç dört gün gibi bir zaman geçti. Baba Mehmet Efendi şehidiyle birlikte gelen kutuyu açtı, oğlunun al kanıyla allanmış mektubunu gördü ve başladı okumaya.
    ' Sevgili babacığım bizi askerlik hizmetine gönderdiğinizde davul zurna ile gönderdiniz. Git oğul. Vatanına, milletine, devletine, namusuna sahip ol dediniz. Bizler buraya geldik. Gecemizi gündüzümüze katıp vatan hizmetinin kutsallığına, mübarekliğine inanarak dosdoğru görevimizi ifa ettik.
    Ancak karşımızda düşman göremedik. Karşımızda şerefli bir düşman yoktu. Karşımızda şerefsiz bir ihanet vardı, yalan vardı, soygun vardı, talan vardı. En önemlisi vatan hainliği vardı.
    Nerde bir vatan haini varsa, nerde bir banka soyguncusu varsa, nerde tüyü bitmemiş yetimin, öksüzün malını çalıp çırpan varsa, nerde devletine ihanet eden, milletine ihanet eden, tarihine ihanet eden hatta hatta Sarıkamış'ta, Sakarya'da, Çanakkale'de şehit olan aziz şehitlerimizi soykırım yaptılar iması ile katillikle, canilikle suçlayan şerefsizler varsa. Bu şerefsizler yatında katında, dostlarının kucağında gününü gün ederlerken bizler yani gencecik fidan gibi vatanın öz be öz evlatları ise burada teker teker şehit oluyoruz.
    Kime karşı, kimlere karşı?
    Bu şerefsizler palazlansınlar, sömürülerine devam etsinler diye mi?
    Yoksa bizim gece gündüz, eksi 30 derecede nöbette beklediğimiz güzel yurdumuzu bölsünler, parçalasınlar diye mi?
    Dahası Avrupa Devletleri denilen haçlı ruhunun ülkemiz üzerindeki kirli oyunlarını istedikleri gibi sahneye koysunlar diye mi?
    Kime karşı sevgili babacığım, kime karşı?
    Bizler burada yirmi dört saat bayrağımız dalgalansın diye başımız gönderde, ellerimiz tetikte, bayrağımızı korurken, şehir meydanlarında bayrağımız yırtılsın, bayrağımız yakılsın diye mi?
    Otuz bin kişinin katili o cani denize nazır kaloriferli hücresinde manzara seyretsin diye mi?
    Karşımızda mert ve şerefli bir düşman yok ki babacığım. Karşımızda pusu var, ihanet var, alçaklık var, çukurluk var, döneklik var. En önemlisi hainlik var.'
    Baba daha fazla devam edemedi gözlerinden akan yaşlar, oğlunun al kanıyla bezeli mektubunun üzerine damla damla düştü. Ve o mektup bir ay yıldız şeklinde göndere asılmayı bekleyen mübarek bir bayrak haline dönüştü.
    Baba bu mektubu tekrar komutana götürdü. Komutan bu mektubun ikinci bölümünü kimin yazdığını araştırdı; ama bir türlü bulamadı ve gene ağzından o tek cümle çıktı. 'Allah kahretsin.' Acaba bu mübarek mektubu kim veya kimler yazmıştı?
    Ama yazı aynı, yazgı aynı idi.
    Baba tek oğlunun, tek ocak umudunun al kanıyla allanmış mektubu itina ile katlayıp öptü ve sol göğsünün üzerindeki cebine koydu.
    Onunda ağzından bir tek cümle çıktı 'VATAN SAĞOLSUN.'

    *****

    23 Mart 2006 Tarihli Nurhak Gazetesinde yayınlanmıştır.

    Mehmet Şükrü Baş
    3 Kasım 2008
    #4
  6. Bir Şehidin SoN Mektubu

    Valideciğim,

    Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi!
    Nasihat-amiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgara mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.

    Gözlerimi biraz sağa çevirdim güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim cığıl cığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu... Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedasile beni teşhir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.

    İşte bu geçen dakikalar anında, hizmet eri:
    -Efendim, çayınız, buyurunuz, içiniz, dedi.
    -Pekala, dedim. Aldım baktım, sütlü çay...
    -Mustafa bu sütü nereden aldın? dedim.
    -Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?
    -Evet, dedim. Evet ne kadar güzel.
    -İşte onun çobanından 10 paraya aldım.

    Valideciğim, on paraya yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim.

    Fakat bu sırada düşünüyorum. Ben validemin sayesinde onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de, annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmiyor?

    Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu: "Validen kaderine küssün, ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi."

    Şevket merak etmesin, o görür, belki de daha güzellerini görür.

    Fakat valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir.
    O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.

    Ey Allah'ım, bu ovada onun sesi be kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu.
    Herkes, her şey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm.

    Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum.
    Ellerimi kaldırdım, gözlerimi yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim :
    -Ey Türklerin Ulu Tanrısı! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halkı! Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur.

    "Ey benim Yarabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i celalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle, ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle!"

    Diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes'ut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.

    Dünyanın en güzel yerleri burası imiş. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşallah düşman asker çıkarır da, bizi de götürürler, bir düğün yaparız, olmaz mı?

    Kadir'e mektup yazdım.

    Valideciğim, evdeki senet vesaireyi kimselere kat'iyyen vermeyin ve sorarlarsa biz bilmiyoruz deyin.

    Çantayı al, sandığa koy. Ben sana vaktiyle anlatmış idim., bu dünya böyledir.

    Fakat sen merak etme. O parayı vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yalnız zaman ister.

    Valideciğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor, Allah razı olsun.
    Oğlun
    Hasan Etem
    4 Nisan 1331
    3 Kasım 2008
    #5
  7. Bir Yolcuya



    ( Bu şiir Gelibolu yamaçlarında yazıldı.)

    Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın,
    Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
    Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın,
    Bir vatan kalbinin attığı yerdir.

    Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda,
    Gördüğüm bu tümsek, Anadolu’nda,
    İstiklal uğrunda, namus yolunda,
    Can veren Mehmed’in yattığı yerdir.

    Bu tümsek, koparken büyük zelzele,
    Son vatan parçası geçerken ele,
    Mehmed’in düşmanı boğuldu sele,
    Mübarek kanını kattığı yerdir.

    Düşün ki, hasrolan kan, kemik, etin
    Yaptığı bu tümsek, amansız, çetin,
    Bir harbin sonunda, bütün milletin,
    Hürriyet zevkini tattığı yerdir.

    NECMETTİN HALİL ONAN
    3 Kasım 2008
    #6
  8. çanakkale savaşından göz yaşartan bir mektup



    Üsteğmen Faruk, cepheye yeni gelen askerleri denetlerken, bir yandan da
    onlarla Sohbet ediyor, ' Nerelisin?' gibi sorular soruyordu.
    Gözleri bir ara, saçının ortası sararmış bir delikanlıya takıldı Yanına
    çağırdı ve merakla sordu:
    " Adın ne senin evladım?" dedi.
    " Ali, komutanım" dedi.
    " Nerelisin?"
    " Tokatlıyım, komutanım, Tokat'ın Zile kazasındanım..."
    " Peki evladım,bu kafanın hali ne?
    Saçlarının ortası neden kırmızı boyalı böyle?"
    " Cepheye gelmeden önce anam saçıma kına yaktı komutanım. Neden yaktığını
    da bilmiyorum."
    " Peki dedi üsteğmen. "Gidebilirisin Kınalı Ali."
    O günden sonra Ali'nin adı Kınalı Ali oldu.
    Cephede tüm arkadaşları Kınalı Ali demekle yetinmiyor, saçındaki kınayı da
    alay konusu yapıyorlardı. Kınalı Ali, arkadaşlarına karşı sevecen ve dürüst
    tutumu sayesinde, kısa sürede hepsinin sevgisini kazandı.
    Bir gün memleketine mektup göndermek için arkadaşlarından yardım istedi.
    " Anama, babama burada iyi olduğumu bildirmek istiyorum.
    Ama okumam yazmam yok. Biriniz yardım edebilir misiniz?"
    Biri değil, birçok arkadaşı yardıma geldi.
    " Sen söyle biz yazalım" dediler.
    Kınalı Ali söylüyor, bir arkadaşı yazıyor, diğeri de Söylenenlerin doğru
    yazılıp yazılmadığını denetliyordu.
    " Sevgili anacığım, babacığım hasretle ellerinizden öperim. Ben burada çok
    iyiyim, beni sakın merak etmeyin."
    Kız kardeşini, kendinden küçük erkek kardeşinin sağlığını ve hatırını
    sorduktan sonra, köydeki herkesin burnunda tüttüğünü ve kimsenin kendisini
    merak etmemesini söyledikten sonra, Biz burada var oldukça bilesiniz ki
    düşman bir adım bile ilerleyemeyecektir tümcesi ile bitiriyordu.
    Tam zarf kapatılırken Ali " iki üç satır daha ekleteceğini" söyleyerek
    Mektubun sonuna şunları yazdırdı.
    " Anacığım, beni buraya gönderirken kafama kına yaktın ama, Burada
    komutanlarım da, arkadaşlarımda benle hep dalga geçiyorlar. Cepheye gitmek
    sırası yakında inşallah kardeşim Ahmet'e gelecek, Onu gönderirken sakın
    kına yakma saçına. Burda onunla da dalga geçmesinler. Tekrar ellerinden
    öperim anacığım."
    Gelibolu'da savaş giderek şiddetleniyordu. ingilizler kesin sonuç almak
    için tüm güçleriyle yükleniyorlardı. Cephede savaşan askerlerimiz önceleri
    birer, birer, sonraları beşer,beşer,
    Onar, onar şehit oluyorlardı. Gelen destek güçleri de yeterli olmuyor,
    onlarında sayıları giderek azalıyordu.
    Gelibolu düşmek üzereydi. Kınalı Ali'nin komutanı bu durum karşısında
    çaresizdi. Kendi bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Genç erlerine
    insan bedeninin süngü ve mermilerle orak gibi biçildiği bu cepheye
    göndermek zorunda kalmaması için Allah'a dua ediyordu.
    Komutanlarını düşünceli ve sıkıntılı gören Kınalı Ali ve arkadaşları,
    komutanlarına gidip, ondan kendilerini cepheye göndermesini
    istediler.Askerlerinin ısrarları üzerine komutanları daha fazla direnemedi
    ve ölüme gönderdiğini bile, bile bu isteklerini kabul etmek zorunda kaldı.
    Kınalı Ali ve arkadaşları, sevinç çığlıkları atarak cepheye hayır,
    bile,bile ölüme gidiyorlardı.
    O gün güle oynaya Gelibolu cephesinde ölümle buluşacakları yere koşan
    Kınalı Ali'nin bölüğünden tek kişi geri dönmedi. Gidenlerin tümü şehit
    olmuştu. Bu olaydan kısa bir süre sonra Kınalı Ali'ye anne, babasından
    mektup geldi. Onun yerine komutanı aldı mektubu ve buruk bir ifade ile
    okumaya başladı. Cepheye gitmeden önce arkadaşlarına yazdırdığı mektubuna
    aile adına babası yanıt veriyordu.
    " Oğlum Ali, nasılsın, iyi misin? Gözlerinden öperim, selam ederim. Öküzü
    sattık, parasının yarısını sana gönderiyoruz, yarısını da yakında cepheye
    gidecek küçük kardeşine veriyoruz. şimdi öküzün yerine tarlayı ben
    sürüyorum. Fazla yorulmuyorum da. Sen sakın bizi düşünme."
    Babası mektupta köydeki herkesten akrabalarından haberler verdikten sonra
    "şimdi * sana diyeceği var" diyerek sözü ona bırakıyordu.
    Mektubun bundan sonraki bölümü Kınalı Ali'nin anasının ağzından yazılmıştı
    şöyle diyordu anası:
    " Oğlum Ali, yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler. Kardeşime de
    yakma demişsin.
    Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga
    geçmesinler.

    Bizde üç işe kına yakarlar;

    1 - GELINLIK KIZA, GITSIN AILESINE, ÇOCUKLARINA KURBAN OLSUN DIYE
    2 - KURBANLIK KOÇA, ALLAH'A KURBAN OLSUN DIYE
    3 - ASKERE GIDEN YIĞITLERIMIZE, VATANA KURBAN OLSUN DIYE...


    Gözlerinden öper, selam ederim. Allah'a emanet olun
    " Ali'nin mektubu okunurken ve çevresindeki herkes onu dinlerken, hıçkıra,
    hıçkıra ağlıyordu... "

    (Bu mektubun aslı Çanakkale Müzesindedir.)
    3 Kasım 2008
    #7
  9. Çanakkale Şehidlerine



    Suheda govdesi, bir baksana daglar taslar...
    O, ruku olmasa, dunyada egilmez baslar,

    Vurulmus temiz alnindan uzanmis yatiyor;
    Bir hilal ugruna ya Rab, ne gunesler batiyor!

    Ey, bu topraklar icin topraga dusmus, asker!
    Gokten ecdad inerek öpse o pak alni deger.

    Ne buyuksun ki kanin kurtariyor Tevhid'i...
    Bedr'in aslanlari ancak, bu kadar sanli idi...

    Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsin?
    "gomelim gel seni tarihe!" desem, sigmazsin.

    Herc u merc ettigin edvara ya yetmez o kitab...
    seni ancak ebediyyetler eder istiab.

    "Bu, tasindir" diyerek Kabe'yi diksem basina;
    Ruhumun vahyini duysam da gecirsem tasina;

    Sonra gok kubbeyi alsam da, rida namiyle,
    Kanayan lahdine ceksem butun ecramiyle;

    Mor bulutlarla acik turbene catsam da tavan;
    Yedi kandilli Sureyya'yi uzatsam oradan;

    Sen bu avizenin altinda, burunmus kanina,
    Uzanirken gece mehtabi getirsem yanina,

    Turbedarin gibi ta fecre kadar bekletsem;
    Gunduzun fecr ile avizeni lebriz etsem;

    Tullenen magribi, aksamlari sarsam yarana...
    Yine bir sey yapabildim diyemem hatirana.

    Sen ki, son ehl-i salibin kirarak savletini,
    Sarkin en sevgili sultani Salahaddin'i,

    Kilic Arslan gibi iclaline ettin hayran...
    Sen ki islami kusatmis, doguyorken husran,

    O demir cemberi gogsunde kirip parcaladin;
    Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrami adin;

    Sen ki; a'sara gomulsen tasacaksin... Heyhat,
    Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat...

    Ey sehid oglu sehid, isteme benden makber,
    Sana agusunu acmis duruyor Peygamber.

    Mehmet Akif ERSOY
    ___________________________________________________________


    Çanakkale Şehitlerine



    Şu Boğaz Harbi Nedir? Var mı ki dünyada eşi?
    En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
    -Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
    Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,
    Ne hayasızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı!
    Nerde-gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı”
    Dedirir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi
    Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!
    Eski Dünya, Yeni Dünya bütün akvam-ı beşer
    Kaynıyor kum gibi, Mahşer mi, hakikat mahşer.
    Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,
    Osrtralya’yla beraber bakıyorsun ; Kanada!
    Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk.
    Sade bir hadise var ortada : Vahşetler denk.
    Kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela...
    Hani tauna da zuldür bu rezil istila...
    Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil,
    Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkiyle sefil,
    Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
    Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına,
    Maske yırtılmasa hala bize affetti o yüz ...
    Medeniyet denilen kahbe, hakikat yüzsüz.
    Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbab,
    Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.
    Öteden saikalar parçalıyor afakı;
    Beriden zelzeleler kaldırıyor a’makı;
    Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
    Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.
    Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
    Atılan her lağımın yaktığı: Yüzlerce adam.
    Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtme de yer
    O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
    Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
    Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.
    Saçıyor zırha bürünmüş de namerd eller,
    Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.
    Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
    Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.
    Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
    Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
    Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
    Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?
    Hangi kuvvet onu, başa, edecek kahrına ram?
    Çünkü te’sis-i ilahi o metin istihkam.
    Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
    Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;
    Bir göğüslerse Huda’nın edebi serhaddi;
    “O benim sun’-i bediim, onu çiğnetme” dedi.
    Asım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
    İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.
    Şuheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
    O, rukü olmasa, dünyaya eğilmez başlar,
    Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
    Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!
    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
    Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
    Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid’i...
    Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
    Sana dar gelmeyecek makber’i kimler kazsın?
    “Gömelim gel seni tarihe”desem, sığmazsın.
    Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab...
    Seni ancak ebediyetler eder istiab.
    “Bu, taşındır” diyerek Ka’be’yi diksem başına;
    Ruhumun vayhini duysam da geçirsem taşına;
    Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle;
    Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;
    Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
    Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsan oradan;
    Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına;
    Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,
    Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
    Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;
    Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
    Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.
    Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
    Şarkın en sevgili sultanını Salahaddin’i,
    Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...
    Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
    O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
    Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;
    Sen ki, a’sara gömülsen taşacaksın... Heyhat,
    Sana gelmez bu ufukalar, seni almaz bu cihat...
    Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
    Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.

    MEHMET AKİF ERSOY

    __________________
    3 Kasım 2008
    #8
  10. şiir ve mektuplar devam edecek...:)
    3 Kasım 2008
    #9
  11. Memnun oluruz çok teşekkürler.
    3 Kasım 2008
    #10
  12. Çanakkale’de şehit mektupları



    Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Bir Şehid Mezadı adlı hazin bir hikayesi vardır. Kurtuluş Savaşı’nda şehid olan erlerin eşyalarının nasıl mezada konup satıldığını, topu topu bir küçücük bavula sığacak kadar olan bu şehid eşyalarını ailelerine göndermenin masraf ve zahmetini falan anlatır bu hikaye. Siz Anadolu’daki şu yoksulluğa bakın ki bir şehidin kurşun deliği açılmış bir kalpağı, altı delinmiş bir potini, eprimiş bir gömleği bile satılacak kadar değerli, öte yandan ailesi de onun parasına muhtaç olacak denli fakir. Peki ya satılmak üzere açılan bavuldan bir şehidin mektupları çıkarsa!..
    Bir şehid ki her şeyi mezada çıkarılsa, mektuplarına asla değer biçilemez. Çünkü o mektuplarda yalnızca kan, et ve kemik kokusu değil, kocaman hasretlerin derin aşklarını yüklenmiş bir gönül vardır. O mektuplar ki kurşunların birbirini vurduğu, güllelerin havada göğüs göğüse geldiği cehennemî seslere sükunet verir, vatan aşkını hasretle anılan bir isme bağlayarak cesarete dönüştürür. Kalbinin üstünde böyle bir mektubu saklayan askerin, ‘vatanı için yapabileceği hangi fedakarlık’ vardır diye sorulamaz elbette; o hepsini sırayla yapar ve canını en son verir. Çanakkale Mahşeri’nden okuyalım:
    “Bu anda dışarda koşuşma başladı; eski askerler, “Saya geldi! Saya geldi!” diye birbirlerine bağırıyorlardı. (...) Binbaşı Abdülkadir, meraklı bakışlarını Binbaşı Lütfi’ye çevirince, o da bilgi vermek mecburiyetini hissetti.
    -Sai gelmiş. İzmir’in köylerinde dolaşır; askerlere gönderilecek mektupları, küçük emanetleri toplar, getirir; sahiplerine verir. Sırdaş olduğu için de sevgililer selamlarını ona emanet ederler. Bu da onun gelişini çok değerli yapar.
    Askerler etrafına toplanınca, Sai sağ elini heybenin bir gözüne soktu; bir mektup çıkardı ve bağırdı:
    Mehmet oğlu Kara Ali!?..
    Değişik yerlerden sesler yükseldi:
    -Cennet-i A’lâ’da!..
    -Mertebesine erdi!..
    Mektubu heybenin diğer gözüne attı. Tekrar bir mektup çıkardı:
    -Alsancak’tan Hayati oğlu Salim!
    Kalabalığın arasından birisi elini uzatarak bağırdı:
    -Ver! Buradayım!..
    Yanındaki asker, Salim’in sırtına hafif bir yumruk vurdu:
    -Kimden geliyor?!..
    -Dur, hele zarfın arkasını okuyayım.
    Eline yeni bir mektup alan Sai, yüksek sesle bağırdı:
    -Kadir oğlu Hüseyin!..
    Değişik yerlerden cevap geldi:
    -Şehit!..
    -Şehit!..
    Onu da diğer göze attı; bu kere işlenmiş bir mendil çıkardı:
    -Hasan oğlu Rafet!..
    -?!..
    Hiç ses çıkmayınca Sai tekrarladı:
    -Hasan oğlu Rafet!?..
    Tanıyanı kalmamıştı. Sai’nin yüz hatları değişti. Gözleri dalan Binbaşı Abdülkadir karargaha girdi; onu takip eden Binbaşı Lütfi kapıyı örttü; ama az da olsa Sai’nin sesini hâlâ duyuyorlardı:
    -Musa oğlu Muharrem!..”(1)
    Tarihini bilmeyen milletler kendilerine efsaneler uydurur ve gitgide efsanelere sığınmaya başlarlar. Yukarıdaki satırlar henüz hatıra ve tarih iken derlendiği için bahtiyarız. Ya kaybolup gitselerdi!..
    *
    Çanakkale anılınca kaybolup gitmesine gönlümüzün razı olmadığı bir de şiir var sırada. Binbaşı Mustafa Kemal’in de yer aldığı savaşa adanmış bir gazel bu. Sultan Reşad’ın yazdığı bir gazel. Heyecanla okuyalım:
    Savlet etmişdi Çanakkale’ye bahr ü berden
    Ehl-i İslâm’ın iki hasm-ı kavîsi birden
    Lakin imdâd-ı İlahî yetişip ordumuza
    Oldu her bir neferi kal’a-i pûlâd-beden
    Asker evladlarımın pîşgeh-i azminde
    Aczini eyledi idrâk nihayet düşmen
    Kadr-ü haysiyyeti pâmâl olarak etdi firar
    Kalb-i İslâm’a nüfûz eylemeğe gelmiş iken
    Kapanıp secde-i şükrâna Reşâd eyle dua
    Mülk-i İslâm’ı Huda eyleye dâim me’men
    (...Müslümanlara karşı iki kuvvetli düşman birlik olup Çanakkale’ye karadan ve denizden hücum etmişlerdi...)
    (...Şükür ki Allah’ın yardımı yetişip ordumuzun her bir neferi çelik bedenli bir kale kesiliverdiler...)
    (...Nihayet düşmanlar asker evlatlarımın azimleri önünde diz çöküp aciz kaldıklarını anladılar da...)
    (...İslam’ın kalbine hançer saplamaya gelmişlerken, itibar ve şereflerini ayak altına atıp kaçtılar.)
    (Ey Reşad!.. Var, şükür secdelerine kapanıp ellerini duaya kaldır ve şu yakarıyı tekrarla: “Allah, bu İslam yurduna daima emniyet versin!” )
    ______________________________________________________________________


    çanakkale'de şehit Mektuplari

    Siz Anadolu’daki şu yoksulluğa bakın ki bir şehidin kurşun deliği açılmış bir kalpağı, altı delinmiş bir potini, eprimiş bir gömleği bile satılacak kadar değerli, öte yandan ailesi de onun parasına muhtaç olacak denli fakir. Peki ya satılmak üzere açılan bavuldan bir şehidin mektupları çıkarsa!..
    Bir şehid ki her şeyi mezada çıkarılsa, mektuplarına asla değer biçilemez. Çünkü o mektuplarda yalnızca kan, et ve kemik kokusu değil, kocaman hasretlerin derin aşklarını yüklenmiş bir gönül vardır.
    O mektuplar ki kurşunların birbirini vurduğu, güllelerin havada göğüs göğüse geldiği cehennemî seslere sükunet verir, vatan aşkını hasretle anılan bir isme bağlayarak cesarete dönüştürür.
    Kalbinin üstünde böyle bir mektubu saklayan askerin, ‘vatanı için yapabileceği hangi fedakarlık’ vardır diye sorulamaz elbette; o hepsini sırayla yapar ve canını en son verir. Çanakkale Mahşeri’nden okuyalım:

    “Bu anda dışarda koşuşma başladı; eski askerler, “Saya geldi! Saya geldi!” diye birbirlerine bağırıyorlardı. (...) Binbaşı Abdülkadir, meraklı bakışlarını Binbaşı Lütfi’ye çevirince, o da bilgi vermek mecburiyetini hissetti.

    -Sai gelmiş. İzmir’in köylerinde dolaşır; askerlere gönderilecek mektupları, küçük emanetleri toplar, getirir; sahiplerine verir. Sırdaş olduğu için de sevgililer selamlarını ona emanet ederler. Bu da onun gelişini çok değerli yapar.

    Askerler etrafına toplanınca, Sai sağ elini heybenin bir gözüne soktu; bir mektup çıkardı ve bağırdı:

    Mehmet oğlu Kara Ali!?..

    Değişik yerlerden sesler yükseldi:

    -Cennet-i A’lâ’da!..

    -Mertebesine erdi!..

    Mektubu heybenin diğer gözüne attı. Tekrar bir mektup çıkardı:

    -Alsancak’tan Hayati oğlu Salim!

    Kalabalığın arasından birisi elini uzatarak bağırdı:

    -Ver! Buradayım!..

    Yanındaki asker, Salim’in sırtına hafif bir yumruk vurdu:

    -Kimden geliyor?!..

    -Dur, hele zarfın arkasını okuyayım.

    Eline yeni bir mektup alan Sai, yüksek sesle bağırdı:

    -Kadir oğlu Hüseyin!..

    Değişik yerlerden cevap geldi:

    -Şehit!..

    -Şehit!..

    Onu da diğer göze attı; bu kere işlenmiş bir mendil çıkardı:

    -Hasan oğlu Rafet!..

    -?!..

    Hiç ses çıkmayınca Sai tekrarladı:

    -Hasan oğlu Rafet!?..

    Tanıyanı kalmamıştı. Sai’nin yüz hatları değişti. Gözleri dalan Binbaşı Abdülkadir karargaha girdi; onu takip eden Binbaşı Lütfi kapıyı örttü; ama az da olsa Sai’nin sesini hâlâ duyuyorlardı:

    -Musa oğlu Muharrem!..”(1)

    Tarihini bilmeyen milletler kendilerine efsaneler uydurur ve gitgide efsanelere sığınmaya başlarlar. Yukarıdaki satırlar henüz hatıra ve tarih iken derlendiği için bahtiyarız. Ya kaybolup gitselerdi!..
    Şehit Muallim Hasan Ethem'
    Çanakkale cephesine gönüllü katılmış yedek subay Muallim Hasan Ethem'in şehitlik mertebesine ermeden az evvel anasına yazdığı ve oradaki askerlerin manevi iklimini aksettiren mektubunun bir parçası:
    "Valideciğim!
    4 asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi!
    Nasihatamiz mektubunu Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının gölgesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha güçlendirdi. Okudum, okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim.
    Gözlerimi biraz sağa çevirdim. Güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir sada ile beni müjdeliyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim; çığıl çığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu.

    Şu anda bu güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Davudi sesli yiğit bir ezan okuyordu. Herkes, herşey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti, o dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık.

    '-Ey yerlerin ve göklerin Rabbi! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halikı! Sen, bütün bu müslüman Türk milletine verdin. Yine onlarda bırak! Çünkü böyle güzel yerler ve şu nimetler, seni takdis ve senin yüceliğini tasdik eden bu millete mahsustur.


    Ey benim Rabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri, senin ism-i celalini İngiliz ve Fransızlar'a tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek böyle güzel ve sakin yerde sana dua eden bu askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle!..' diyerek dua ettim ve kalktım.. Artık benim kadar mes'ut, benim kadar bahtiyar kimse tasavvur edilemezdi...


    Valideciğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor.


    ALLAH RAZI OLSUN


    4 Nisan 1915


    Oğlun HASAN ETHEM... "
    Şehit Kınalı Ali



    Üst teğmen Faruk cepheye yeni gelen askerleri kontrol ediyor bir taraftan da onlarla sohbet ediyordu. Bir ara saçının ortası sararmış bir çocuk gördü. Merakla “Adın ne senin evladım?” der. Çocuk “Ali” diye cevap verir.

    “Nerelisin?” der. Ali “Tokat Zilede'nim” der. “Peki evladım bu kafanın hali ne?” Ali “Anam cepheye gelirken kına yaktı komutanım.” der.

    “Neden?” der komutan. Ali “Bilmiyorum komutanım” der. “Peki gidebilirsin Kınalı Ali” der. O günden sonra herkes ona Kınalı Ali der. Herkes kafasındaki kınayla dalga geçer. Kısa surede cana yakın ve cesur tavırlarıyla tüm arkadaşlarının sevgisini kazanır.

    Bir gün ailesine mektup yazmak ister. Ali'nin okuma yazması da yoktur. Arkadaşlarından yardım ister ve hep beraber başlarlar yazmaya: “Sevgili anne babacığım, ellerinizden öperim. Ben burada çok iyiyim; beni merak etmeyin” diye baslar. Kardeşlerini, köydekileri sorduktan sonra, kendilerini merak etmemelerini, kendileri var oldukça düşmanın bir adım bile ilerleyemeyeceğini yazdırır.

    Gururla mektubu bitirir; neden sonra aklına gelir ve yazının sonuna anasına NOT düşer: Ali’nin kendisinden hemen sonra askere gelecek bir kardeşi daha vardır. “Anacağım, kafama kına yaktın; burada komutanlarım ve arkadaşlarım benle hep dalga geçtiler. Sakın kardeşim Ahmet’e de yakma, onunla da dalga geçmesinler. Ellerinden öptüm” diye bitirir. Aradan zaman geçer İngilizler kati netice almak için tüm güçleriyle Gelibolu'ya yüklenirler. Bu cepheyi savunan erlerimiz, teker teker şehit düşmüşlerdi. Bunlara takviye olarak giden yedek kuvvetlerde yeterli olmamış, onların sayıları da epey azalmıştı. Gelibolu düşmek üzereydi. Kınalı Ali’nin komutanı da olayı görüp yerinde duramıyordu. Kendisinin bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Onlar yeni gelmişti, onları insan bedeninin sungu ve mermilerle orak gibi biçildiği bu yere dua ediyordu. Komutanlarının bu düşünceli halini gören ve durumun vahametini bilen Kınalı Ali ve arkadaşları komutanlarına yalvar yakar oraya gitmek istediklerini söylerler. Komutanları onları ölüme gönderdiğini bile bile çaresiz gönderir. Kınalı Ali'nin bölüğünden kimse sağ kalmaz, hepsi şehit olmuştur. Aradan zaman geçer. Kınalı Ali'nin ailesine yazdığı mektubun cevabı gelir. Komutanları buruk ve gözleri dolu dolu mektubu açıp okumaya karar verirler. (Bu mektubun aslı Çanakkale müzesinde sergilenmektedir.) Babası anlatır. “Oğlum Ali nasılsın, iyi misin? Gözlerinden öperim, selam ederim. Öküzü sattık, paranın yarısını sana, yarısını da cepheye gidecek kardeşine veriyoruz. Şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum. Zaten artık Zahire’ye de fazla ihtiyacımız olmadığı için yorulmuyorum da. Siz sakın bizi merak etmeyin, bizi düşünmeyin” der ve koyu akrabalarını anlatır ve mektubu bitirir. “Ali, ananın da sana diyeceği bir şey var.” “ Oğlum Ali, yazmışsın ki ‘Kafamdaki kınayla dalga geçtiler, kardeşime de yakma’ demişsin. Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga geçmesinler. Bizde 3 şeye kına yakarlar. Gelinlik kıza; gitsin ailesine çocuklarına kurban olsun diye. Kurbanlık koça; ALLAH’A kurban olsun diye. Askere giden yiğitlerimize; vatana kurban olsun diye... Gözlerinden öper selam ederim. ALLAH’A emanet olun”

    Mektubu okuyan Ali’nin komutanı ve diğerleri hıçkıra hıçkıra ağlamaktadırlar...



    Şehit Mehmet Tevfik ,
    2 Haziran 1916 tarihinde Yüzbaşı (Kolağası) Mehmet Tevfik , Çanakkale harbinde bir İngiliz mermisiyle yaralanmış ve şehit olmadan önce şu mektubu yazmıştır.
    “Sebeb-i Hayatım,

    Sevgili babacığım ve Valideciğim!

    Arıburnu’nda ilk girdiğim müthiş muharebede sağ yanımdan müthiş bir İngiliz kurşunu geçti.Hamdolsun kurtuldum.Fakat bundan sonra gireceğim muharebelerden kurtulacağıma ümidim olmadığından bir hatıra olmak üzere , şu satırları yazıyorum.

    Hamd-ü senalar olsun cenab-ı Hakk’a ki,beni bu rütbeye kadar ulaştırdı.Yine mukadderat-i İlahiye olarak beni asker yaptı.Sizde ebeveynim olmak dolayısıyla ,beni vatan ve millete hizmet etmek için nasıl yetiştirmek lazımsa öyle yetiştirdiniz…Sizlere çok teşekkür ederim.

    Şimdiye kadar milletin bana verdiği parayı bugün hak etmek zamanıdır.Vatanıma olan mukaddes vazifemi yerine getirmeye çalışıyorum.Şehitlik rütbesine kavuşursam , Cenab-ı Hakk’ın en sevimli kulu olduğuma kanaat edeceğim.Asker olduğum için , bu her zaman bana pek yakındır.Sevgili babacığım ve valideciğim,göz bebeğim olan zevcem Münevver ve oğlum Nezihciğim önce Cenab-ı Hakk’ın sonra sizin himayenize bırakıyorum…Bana hakkınızı helal ediniz.Ruhumu şad ediniz.Refikama yardımcı olunuz.

    Hepiniz her gün beş vakit kılınız…Ruhuma fatiha okuyarak beni sevindiriniz…

    Elveda,elveda, cümlenizi Cenab-ı Hakk’a tevdi ve emanet ediyorum.Ebediyen Allah’a ısmarladık.Sevgili babacığım ve valideciğim.”

    Oğlunuz

    Mehmet Tevfik

    19 Mayıs 1331 (1915)

    ŞEHİT İSİMSİZ KAHRAMAN

    "Huzura,
    Ben, vatan ve millet uğrunda bana düşen vazifeyi ifa ettim. Artık gerisini size terk ediyorum. Ben cümlenize hakkımı helâl ettim. Tabiidir ki, siz de helâl edersiniz.Hemşiremin, Ziya'nın kemali hasretle gözlerinden öperim.
    Muhterem amcamın ellerinden öperek dualarını her zaman beklerim. Çoluk çocuğumu evvel Cenab-ı Hakka sonra da vatana, millete ve sizlere emanet ederim. Sevgili valideme, çocuklarıma güzel bakınız. Arzularına himmet ediniz. Maaşlarının tahsisi için icap eden muamele ifası bakımından arkadaşlardan alayımızın tabur katibi ki, ayni zamanda alay katibi bulunan Hasan efendiye yazdım. Bulunduğum fırkanın kumandanı Miralay Remzi Bey'dir. Alay Kumandanı Binbaşı Halil Bey'dir. Bu isimler size lâzım olursa kendileri ile muhabere edersiniz. Binbaşımız Şevki Bey de benim gibi tehlikede bulunduğu için sağ kalırsa ona da müracaat edersiniz. Kolordu Kumandanımız malûm olduğu üzere Esat Paşa hazretleridir.
    Havva Hanım hakkında lâzım gelen muamele için kâtip efendiye yazdım. Sana çok rica ederim, efradı ailemi ve validemi hiçbir vakit üzme, daima rıfk ile muamele et. Bana acımasınlar. Ben mukaddes vatan vazifem uğrunda terki can ettim, bahtiyarım. Cenabı Hak sizleri de bahtiyar eylesin. Baki cümlemizi Cenabı Hakka emanet ederim, sevgili kardeşim."
    Mektubun altında imza yok. İsimsiz bir şehit. Allah makamını Cennet etsin. Şimdi bu isimsiz şehidi, şehit olmazdan önce yazdığını nasıl anlatabileceksiniz? Onu hangi cümlelerle tahlil edeceksiniz? O, Büyük bir Ahlâk Abidesidir der, noktayı koyarsınız.
    Hülasa, Çanakkale topraklan bugün birçok devletin abidesini taşır. Bunların en heybetlisi Mustafa Kemal'in dediği gibi "Bu toprakları Türk sınırları içinde bırakmakla, Mehmetçiğin kendi diktiği anıttır



    ŞEHİT ÜSTTEĞMEN ZAHİT

    Gönderilemeyen Mektup

    Bilirsiniz şehitler kanlı elbiseleriyle defnedilir. Kanlı elbiseleri, onların beraat kararları gibidir. Allah'ın huzuruna onunla çıkarlar.
    Ve bir şehit. Defnedilmeden önce üstü arandığında mübarek kanına bulanmış bir mektup çıktı cebinden. Karısına hitaben yazmış, ancak gönderecek zamanı olmamıştı.
    Şehidin adı Zahit, rütbesi üsteğmen. O zamanki deyişle "Mülâzim-i Sani Zahit Efendi..."
    Mektubun bugünkü dille özeti şöyle:
    "Aziziye (Pınarbaşı) İlçesi'nin Kılıç Mehmet Bey Köyü'nden Ahmet Efendi kızı eşim Hanife Hanıma...
    "İşte bugün seferberlik ilan edildi. Ben hem kendim, hem mesleğim itibariyle tam bir asker, hem şerefli bir askerim.
    "Asker olmam nedeniyle, sevgili vatanımı savunmaya gidiyorum. Gidip gelmemek, gelip bulmamak var. Her şey insan içindir.





    Aziziye (Pınarbaşı) İlçesi'nin Kılıç Mehmet Bey Köyü'nden Ahmet Efendi kızı eşim Hanife Hanıma...
    "İşte bugün seferberlik ilan edildi. Ben hem kendim, hem mesleğim itibariyle tam bir asker, hem şerefli bir askerim.
    "Asker olmam nedeniyle, sevgili vatanımı savunmaya gidiyorum. Gidip gelmemek, gelip bulmamak var. Her şey insan içindir.
    "Böyle olmakla beraber, şu vasiyetnameyi yazmak hemen ölmek demek değildir.
    "Yüce Allah ve İlahi mukadderat bir birimizi önceden tanımadığımız ve bilmediğimiz halde, uzak memleketlerden bizi bir birimize nasip etti. Allah'ın emrine ve Peygamber'in kavline uygun olarak nikahımız kıyıldı. Yaşadığımız sürece geçimimizi sağlamaya çalıştım. Fakat, bizi toparlayıp bir araya getiren devletimiz harp ilan etti. Ben de vatanım ve milletim uğruna harbe iştirak ediyorum. Eğer şehit olursam, Büyük Allah'ım ruhlarımızı birbirine kavuşturur.
    "Vatan uğruna şehit olursam bana ne mutlu. Böyle bir hal olduğunda mevcut olan eşyam ve taşınabilir mallarımdan mihri müeccelinizi almanız için sizi vekil tayin ediyorum. Eğer bunlar yetmezse hakkınızı helal edeceğinize ve beni borçlu yatırmayacağınıza eminim.
    "Birbirimize verdiğimiz sözlerden dönmemenizi ister ve umarım. Ruhuma bir mevlit okutmak vicdanınıza kalmıştır. Kendim için başka bir şey istemiyorum. Şehitlik bana yeter.
    "Mektubumu aldığınız zaman, yüksek sesle ağlamanıza razı değilim." (Bu m
    3 Kasım 2008
    #11
  13. ÇUKURCA’ nın dağlarından Merhaba


    Sevgili Anneciğim babacım nasılsınız iyimisiniz. ………………………….
    İki tane PKK denilen ...lerle uğraşıyoruz biliyorsunuz ama sonunda acı günlerimiz bitecek yeniden değişik bir hayata kavuşacağım ve yerden Türkyılmaz ailesi toplanacak Annem senin yüzün her zaman gülecek, Annem bizi bu yaşa kadar çok destekle yetiştirdin. Allah’ın izniyle bundan sonra dertler bitecek tatlı ve mutlu günler gelecek.
    Anne artık bana ailemize yakışır gelinini hazırlamaya başla karakaşlı kara gözlü olsun. Neyse canım güzel olsun kızmadın değimli. Annem şafak çok yakın sizleri çok özledim. Sizi seven asker oğlunuz.
    ESKİ GÜNLER BURNUNDA TÜTÜYOR SADIK’ IN (TÜRKYILMAZ). ÇUKURCA’ DAN YAZMIŞTI BU MEKTUBUNU;

    “Teskereyi alınca, Türkyılmaz ailesi yeniden toplanacak. Annem, senin yüzün yeniden gülecek. Bizi büyütene kadar neler çektin. Ama bundan sonra mutlu günler gelecek.”
    Mutlu günler umuduyla Sadık’ ın bir de dileği vardı anasından:
    “Anne artık ailemize yakışır gelin kızını hazırlamaya başla. Karakaşlı, kara gözlü olsun. Şaka bir yana şafak çok yakın. Beni bekleyin.”

    Sadık TÜRKYILMAZ


    Bekledi TÜRKYILMAZ Ailesi… Ama bir daha geri gelmedi mutlu günler..


    Askerlik bitimine 2 ay kala, Çukurca basılacak duyumu üzerine düzenlenen operasyonda, Gölgelibeş üst bölgesindeki, arkadaşının yanına gelerek; “Canım çok sıkılıyor. Annemi ve kız kardeşimi sürekli rüyamda görüyorum. Herhalde burada şehit olacağım, bir daha onları göremeyeceğim” dedi ve o akşam çıkan çatışmada aynı yerde ve aynı mevzide şehit oldu. 10.07.1995

    ______________________________________________________________________________
    3 Kasım 2008
    #12
  14. Hani Asker Ölmez Diyorlardi


    Hani asker ağlamaz diyorlardı,
    İşte ağlıyor,
    Hani asker sevmez diyorlardı yarim aklımdan çıkmıyor,
    Hani asker ölmez diyorlardı baksa azrailin elinde ismim yazıyor.

    Hani sevenler aylrılmaz diyorlardı,
    Baksana bir mektup bile gelmiyor,
    Hani asker unutulmaz diyorlardı, soranım bile olmuyor,
    Hani asker ölmez diyorlardı,baksana azrailin elinde ismim yazıyor.


    Hani asker özlemez diyorlardı,
    Baksana gözlerim seni arıyor,
    3 Kasım 2008
    #13
  15. Hesap Sorulacak Apo Denen Köpekten



    Yiğit olanın lokması cana azıktır beyler
    Kimse bana söylemesin buna yazıktır beyler
    Soyu soysuz olanın sütü bozuktur beyler
    Bunların soyu bozulmuş Türk'e düşman göbekten
    Bu hesap sorulacak Apo denen köpekten!

    Kan istediniz canlardan bitmedi inadınız
    Oğuz size yar olmadı budüz idi adınız
    Senelerdir bu vatanın ekmeğini yediniz
    Suyunuzu keseceğiz dağlardaki gölekten
    Bu hesap sorulacak Apo denen köpekten!

    İhanete yar mı olur, yüce dağların karı
    Üstünüze zalım geldi bu senenin baharı
    Deli poyraz gibi vurdu öksüzlerin kaharı
    Eleneceksiniz beyler ince ince elekten
    Bu hesap sorulacak Apo denen köpekten!

    Dağlar, taşlar bu ovalar bilin ki Türk'ün yurdu
    Aslımız insan neslidir Türk'e semboldür Kurd'u
    Soyu ermeni olanlar nerden bilecek Kürd'ü
    İhaneti seyreyleyin perdedeki delikten
    Bu hesap sorulacak Apo denen köpekten!

    Feryat eylemez mi sandın yavrusuna bir ana
    Sizler doymak bilmediniz akıttığınız kana
    İnsan olan cana kıymaz, nasıl kıydınız cana?
    Anası nenni söylerken kan damlıyor belekten
    Bu hesap sorulacak Apo denen köpekten!

    Alperenler şehadeti seslenirken çağrına
    İbrahim'in dedileri nişan oldu bağrına
    Mehmetçik'ler şehit düştü bu vatanın uğruna
    Vatan mı istediniz lan beşikteki bebekten?
    Bu hesap sorulacak Apo denen köpekten!

    Hainlerin yaptıkları yanlarına kalır mı?
    İhanetin affı olmaz sizi millet salar mı?
    Vatan şehitler toprağı seni toprak alır mı?
    Boynuna urgan dolayın sağlam olsun ipekten!
    Bu hesap sorulacak Apo denen köpekten!

    Başı bozuk yaylalarda bol keseden savurdun
    Ne dinin var, ne imanın sen ne biçim gavurdun?
    Hem korkaksın, hem zavallı zoru gördün kıvırdın!
    Urgan bile dava eder boynundaki ilmekten!
    Bu hesap sorulacak Apo denen köpekten!

    Şehit anaların gözündeki yaş bitsin
    Vatanımın üstünden kara bulutlar gitsin
    Asın gardaş bu iti, şehitler rahat etsin!
    Bu Sefai deli oldu, senelerdir demekten!
    Bu hesap sorulacak Apo denen köpekten
    3 Kasım 2008
    #14
  16. İki Yolcu



    Bu kalabalık senin düğününe
    Benimse cenazeme geliyor
    Bu davullar senin düğününe;
    Benimse cenazeme çalıyor.

    Senin üzerine çiçek
    Benim üzerime toprak atacaklar
    Senin kınalı ellerinden
    Benimse tabutumdan tutacaklar

    Seni türkülerle, beni ağıtlarla
    Uğurlayacaklar bizi iki yolcu gibi
    İkimizde giysisi beyaz olacak
    Nüfusa seni EVLİ beni ise ÖLÜ
    Yazacaklar.
    3 Kasım 2008
    #15
  17. Kahramanlik



    Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir,
    Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmektir.
    Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir;
    Kahramanlık; saldırıp bir daha dönmemektir.

    Sızlasa da gönüller düşenlerin yasından
    Koşar adım gitmeli onların arkasından.
    Kahramanlık; içerek acı ölüm tasından
    İleriye atılmak ve sonra dönmemektir.

    Yırtıcılar az yaşar... Uzun sürmez doğanlık...
    Her ışığın ardında gizlidir bir karanlık.
    Adsız sansız olsa da, en büyük kahramanlık;
    Göz kırpmadan saldırıp bir daha dönmemektir.

    Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir,
    Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmektir.
    Bunun için ölüme bir atılış gerekir.
    Atıldıktan sonra bir daha dönmemektir...
    3 Kasım 2008
    #16
  18. KAN'la Yazılan Mektup

    Bu bir mektuptur. Kuş kanadına, suya, çöl kumlarına yazılmış mektupları okuyanlara veya bu mektupları yazanlara ithaf edilmiştir.

    Vatan üzerine, Bayrak üzerine, Onur üzerine, Namus üzerine, Vicdan üzerine, Akıl üzerine...

    Adı fark etmeyen ve ithal edilmiş tüm meseleler üzerine, Kelimeler ve kelimeleri çirkinleştiren kalemler üzerine, Kalemleri tutan riyakâr ve kan kokulu eller üzerine, Kalemlerini sapladıkları şehitlerin ve kadınlarının ve çocuklarının ve kardeşlerinin ve onların analarının yürekleri üzerine yazılmıştır.

    Mayın, bomba, pusu, baskın, yazar, çizer ve ihanete alet olan her şey üzerine. İstemeyen okumasın. Kanla yazılmış bir mektuptur bu. Güvercin kanadının gücü yetmez taşımaya, karabaşlı kartal olsa nafile. Ağırdır; zira eskidir ve unutuldukça kanla yeniden yazılır, şehit mezarlarının taşları üzerine. Bu mektup binlerce yıl önce yazıldı ve binlerce yıldır yazılıyor, yeni fark edenler utansın.....


    Kardeş kardeşi öldürmez, öldüren kardeş falan değildir, kalleştir olsa olsa. Kalleşlerin en kalleşi ise kardeşim diyerek kalleşlik yapan kalleşlerdir. Ve aslında en *****si, mayın değil onu Adil Binbaşıların, Davut çavuşların yoluna döşeyen eldir, o eli alkışlayan ve ululayıp aklayan kalemdir. En az o el kadar suçludur o kalem, tarihin yanılmaz vicdanında. O mayınlara basıp parçalanan bedenler, Edirnekapı’dadır ve bizim yüreklerimizde ve hafızalarımızda yaşarlar.

    Kemerburgaz’daki Kemer Country villalarından görünmez Edirnekapı, çok uzaktır hem de çok.

    DAĞLARDA YARIM KALDILAR VATAN İÇİN

    Ellerimizde can verdi o parçalanan bedenlerin sahipleri, bayrakları dalgalansın diye. Vücudunda sigara söndürülerek, tüm kemikleri kırılarak, kafa derileri yüzülerek işkence edilen, sonra da ağaçtan kazıklarla öldürülen ve çığlıkları telsizlerden dinletilen vatan evlatlarının yeri bizim yüreklerimizdedir, o çığlıkları duymayanların yanı başında durmaz onlar.

    Bir de katillerinin yanı başında dururlar, kulaklarında çınlar haykırışları eğer bir yerlerinde bir parça insanlık kalmışsa. Yazıklar olsun, can veren o yiğitleri hainlerle bir tutanlara. “Ağabey" diyordu bana telefonda Astsubay Zülfikar, geçen gün kız arkadaşımla gezdim biraz ve kimse bacağımın takma olduğunu anlamadı”. “Ağabey diyordu, biraz daha uğraşırsam belki bisiklet bile sürebilirim”. Daha on dokuz yaşındaydı Zülfikar, mezun olalı tam yirmi gün olmuştu, o ***** ellerin döşediği mayınla ve bazı kalemler tarafından ululanan o hainlerin, ilk izleriyle tanışırken.

    Küskün veya kızgın değildi sesi, pişman veya aciz de değildi.
    Gururlu ve biraz pusluydu sadece, bisiklet sürebilse yeterdi.
    Koşmayı, atlamayı, denize girmeyi feda etmişti vatanı için.

    Bacağını payanda yapmıştı, Kemerburgaz’ın da üzerinde bulunan Türk egemenlik örtüsüne. Yazıklar olsun, çiçek toplayan küçük kızları öldürenlere ve yazıklar olsun o katilleri ululayan kalemlere.

    KAVGANIN BİR SEBEBİ VAR, İHANETİN DE

    Kavganın sebebini unutmadık, çünkü bu kavga hiç bitmedi. Kavganın sebebi vatandır çünkü bayraktır, onur ve namustur, vicdandır. Kimseye verilemeyecek olan, kimse ve hiçbir şey için vazgeçilemeyecek olan egemenlik hakkıdır.

    Atalarımdan bana kalmış olan ve benim çocuklarıma bırakmak zorunda olduğum mirasın vicdani sorumluluğudur. Hiçbir vicdana dayanarak reddedilemez, hiçbir çocuğun veya sevgilinin sevgisiyle değiştirilemez. Hiçbir aşağılık pazarlığa konu edilemez, namustur çünkü istiklal, öbür ihtimal ölümdür. Ben dilimle, bayrağımla, hudutlarımla yaşamak için ölmeyi kayıp veya yazık değil, şeref sayarım. Bu paha ne ile biçilirse biçilsin, kimseye yalvarmam durdurun diye, benim olana uzanmışsa el, ben durdururum ellerimle.

    Meğerki ölüm varmış, sevememek varmış, çiçek koklayamamak, ne gam? Vermek vicdansa eğer, akılsa susmak, pusmak, yerle yeksan olmuştur onur ve şeref.

    MAYINLAR NEREDE

    Mayınların yeri bilinmez, döşeyen şerefsizin yeri bilinmedikçe. Ve dağlara döşenen mayından daha tehlikeli ve *****cedir dimağlara ve bilinçlere döşenen mayınlar. Dağlara döşenen mayın tek kalır, tek can alır. Ürer her doğumda, her okunmada zihinlere döşenen mayınlar ve ihanet her doğumda bir daha artar.

    Başka zihinlere bulaşır, mayınların en tehlikelisidir bu, yayılır. Dağlardaki gibi otla ve toprakla gizlenmez, sevgiyle, barışla ve daha ne kadar varsa tüm süslü kelimeler alet edilir bu gizlemeye. İşte o anda ölür kelimeler, kahreder kaderine.

    Kullanıcısını seçme hakkı yoktur çünkü sevgi, bölen ve yıkanın ağzından, aşk yataklık edenin, sinsice zihinlere mayın döşeyenin kaleminden dökülür. Ölür kelimelerde sevgi. Ve barış artık, en fazla parayı verenin yatağını doldurur, en fazla paraya yazıp çizenin elinden.

    En pahalı kalemler pazarlar barışı, salyaları akan bölücülerin sofrasına. Bazen bir villanın çalışma odasında ve bazen bir gazete köşesinde dokunaklı kelimelerle süslenip öylece pazarlanır barış. Pazarlığı yapılmış ve satın alınmış bir fuhuş için. Bölmek ve parçalamak için yapılan hain savaş, fuhuş yapar barışla, tecavüz eder barışa hayâsızca. Dedim ya, bu eski ve ağır bir mektuptur, Türk nereye gittiyse obasıyla, ihanet en sondaki katırla takip eder göç kolunu. Soylu atlar hızlıdır, bu yüzden biraz geç gelir ihanet, yolda haram meralardan beslenerek.

    Bu eski bir hikâyedir, ne kuş kanadı ne suya atılan şişe taşıyabilir; ağırdır, kanla yazılmıştır, bir kısmı Edirnekapı’dadır, Çanakkale’de bir kısmı ve Karsta, İzmir’de, Muş ovasında, Malazgirt’tedir, Sakarya’dadır. Bir kısmı hala yazılmaktadır, Cudi’de, Gabar ve Körkandil’de, Masura çayında, Ali boğazında, Cehennem deresinde cehennem sıcağında yazılmaktadır, şehit Mehmetlerin kanıyla. Yazıklar oluyor, onur ve şerefe, bayrağa, vatana, kutsal olan ne varsa yazıklar oluyor onursuz bir hayatla değiş tokuş edilirken.

    BU YAZGIYI KİM YAZMIŞ?

    Yazıklar oluyor yazgıya, çünkü yazgı ihanet edenin suçunu taşıyamaz, can alanın, ev yakanın, çocuk öldürenin yükü yazgıya bile ağır gelir. Kışlaya gidenin, askerden sonra evlenip çifte çubuğa bakmanın hayalini güdenin yazgısı Allahın ise eğer, çocuk öldürenin, mayın döşeyip pusu kuranın yazgısı kimindir.

    Kim yazar bu yazgıyı ve hangi kalem bunu yazgı diye ulular, hangi akıl buna inanır ve bu nasıl vicdandır? Bu ağır ve eski bir hikâyedir, kanla yazılmıştır ve ne kuş kanadı ne suya atılan şişe taşıyabilir; bir kısmı Edirnekapı’dadır ve Edirnekapı çok uzaktır, Kemerburgaz’daki bir villanın çalışma odasına. Adil Binbaşının bastığı mayının üzerinde “made in Italy” yazıyordu İngilizce. Ama döşeyen eller İngilizce veya Latince değil Kürtçe konuşuyordu ve Kürtçe de “mayın” kelimesinin nasıl söylendiği önemli değildi, taşıdığı anlam ihanetti nasıl olsa.

    Kimseyi haklı veya haksız bulmayan kalemler, hakkı yazar sonra, hak için ölenlerin inadına. Böylece hakkı, batıla pazarlar aynı sabıkalı eller ve kalemler, aynı hayâsız fuhuş için. Ne gariptir ki bu kalleş ellerin döşediği mayınlara daima anayasal yolculuklara çıkanlar basar. Onlar ki; bu yolculuğa siyasal veya mukaddes yolculuklar yapılabilsin diye çıkarlar. Yazıklar olsun, baktıkları kırık camlı siyasal gözlükleri ile ödenen bedellerin mukaddesatını göremeyenlere. Yazıklar olsun!

    DİL KAVGANIN VE İHANETİN SEBEBİ MİDİR YOKSA ARACI MI?

    Korku salan ve öfke çağrıştıran meselelerin parçaları değil, esas gerekçeleridir aslında Türkçe dışındaki başka diller. Dil özgür olunca, Özgürlük dil olur artık ve bütün bölünmeler böyle başlar. Özgürlük daima yeni sınırlar ister. Okul der, ayrı olsun. Bürokrasi der, bu dilde anlayamıyorum ayrı olsun. Bayrak der sonra, ayrı olsun dilim ayrı nasılsa, ben de ayrıyım ve bu da varlığımın sembolüdür.

    Toprak der arkasından, ayrı olsun birazını bana ver, nasıl olsa daha önce dilinin, özgürlüğünün birazını vermedin mi? Hem ne olacak, birazcık topraktan ne çıkar biz kardeş değil miyiz? Özgürlük paylaşılmaz oysa. Birinin özgür olduğu yerde, diğeri özgür olanın kurallarını ve özgürlüğünü tehdit edinceye kadar özgürdür. Yani dilin de kişinin de özgürlüğü esas mülk sahibinin özgürlüğünü ve geleceğini tehdit edene kadardır.

    Sonrası anarşi, sonrası terör, sonrası bölücülük, *****lik ve ihanettir. Sonra arkadan vurmalar ve mayın döşemeler başlar yollara ve zihinlere. Ama her hal ve şart altında, tüm bölücülerin yardım ve yataklığa ihtiyaçları vardır. Gizli olmalıdır, yardım ve yataklık, sinsice. Kimse fark etmeden yapılmalıdır, Türkçe konuşmalıdır ama aslında başka dilde anlaşılmalıdır.

    Acındırmalıdır ama aslında acımadan katletmelidir, dili, egemenliği ve onun bekçilerini. Yardım ve yataklık yapanın da yardıma ihtiyacı vardır. Dışarıdan. Çok uzaktan, denizler ve tarihler ötesinden. Eski kinlerden ve hesaplardan ve o hesapların sahiplerinden beslenir yataklık yapan. Para alır, vaat alır, AFERİN alır.

    Bu eski ve çok ağır bir mektuptur.

    Türk bağımsızlığını koruyanların kanları ile yazılmıştır. Ne suya salınan bir şişenin ve nede kuşkanadının taşımaya gücü yeter; karabaşlı kartal olsa nafile. Başlığı binlerce yıl önce atılmıştır ve Edirnekapıda’ki şehit mezarlarının taşları üzerine yazılmaya devam etmektedir. Emin olun binlerce yıl daha yazılmaya devam edecektir.

    Türkçenin sahipleri yaşadıkça bu kanlı mektup yazılmaya devam edecektir çünkü Türkçenin ve onun sahiplerinin özgür yaşamasını istemeyenler, yollara ve zihinlere mayın döşemeye, parçalamak ve bölmek için çabalamaya, parçalamaya çalışanlara yardım ve yataklık etmeye devam edeceklerdir. Bu eski mektup bir yazıttır aslında Türk’ün var oluş destanıdır, binlerce yıldır yaşlı dünyanın bağrına saplı kaidelere ve mezar taşlarına yazılır. Yazanlar asla diz çökmezler ve kimseye yalvarmazlar.

    Kimsenin toprağını, dilini veya özgürlüğünü istemezler ve kendilerinin olanı da kimseye vermezler.

    Bu bir mektuptur.

    Vatan, Bayrak ve Onur üzerine yazılmıştır. Vatansızlar, dilsizler, hainler, bölücüler ve toprak hırsızları gibi aczi ve acınmayı anlatmaz. Var olduğu yerde kendinden gayri herşeyi önemsizleştiren, vatan ve bayrak aşkını anlatır. Onurlu ve egemen ölebilmenin, onursuzca ve esir yaşamaktan daha önemli olduğunu anlatır. Asla diz çökmeyeceğimizi anlatır. Yüreği olan varsa gelsin de çöktürsün diye, Yüreği olan varsa okusun diye yazılmıştır.

    “VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN"


    alıntı

    __________________
    [​IMG]
    Renginde şehitlik gizli, Hilalinde mana var
    Yüreğimde saklamışım, kurbanında kına var

    Toprağa düşse yiğit, Ölüm güç verir bize
    İnancıma teslim oldum, Zulüm güç verir bize
    ...
    Susmayın ey milletim, Bayraksızda ar olmaz
    Susar ise yiğitler, Vatan bize yar olmaz
    ...
    Dört aylık bebeklere kurşun sıkan, nerdesin
    Nereye gidersen git öleceğin yerdesin
    ...
    Hükmü ilahi varsa belki korur Yaradan
    Kan düşmanı olmuşuz çekilsinler aradan
    ...
    Bu vatanın ekmeği gözünüze durmalı
    Yiğit bir can gelmeli sizden hesap sormalı!
    [​IMG]

    HERŞEYİN HESABI BİRGÜN SORULUR ELBET!
    Şehidim rahat uyu...
    3 Kasım 2008
    #17
  19. Komutanı için şehit düştü

    [​IMG]
    Komutanı için şehit düştü


    Uzman Çavuş Egemen, askerlik sevgisinin peşinde kahraman oldu. Komutanını kurtarmak için kendini hain kurşunlara siper etti.

    Hakkari'nin Şemdinli İlçesi'ndeki Aktütün Karakolu'nda şehit düşen 17 askerden biri olan Uzman Çavuş [​IMG]Egemen Yıldız'ın evinde, geriye gurur dolu anılar ve duvarda `O Bir Komutan' yazdığı fotoğrafları kaldı.
    KOMUTANINI KURTARIRKEN ŞEHİT OLDU

    Doğum gününde toprağa verilen şehit uzman çavuşun, aynı siperde omuz omuza çarpışırken yaralanan komutanını siper üzerinden çekmeye çalışırken teröristlerin kurşunlarına hedef olduğu ortaya çıktı.
    SALDIRI BEKLİYORUZ, KURTULMAM ZOR

    Kendi isteğiyle gittiği Hakkari'de terörle mücadaledeki başarılarından dolayı izinle ödüllendirilen, bayram tatiline gelmeye planlarken, PKK saldırısı olacağı istihbaratı üzerine Aktütün Karakolu'na kaydırılan timde görev yapan Uzman Çavuş Egemen Yıldız'ın, şehit olmadan önce babasını ve tüm aile bireylerini tek tek telefonla aradığı, saldırı beklediklerini, bundan da sağ kurtulmasının zor olacağını söylediği ortaya çıktı.

    İLK ZİYARET SİLAH ARKADAŞLARINDAN

    Biricik oğullarını bayrama beklerken şehit haberini alan Mahmut Yıldız ve eşi Fikriye Yıldız'ın ilk ziyaretcileri, aynı birlikte çatışmaya girdiği silah arkadaşları oldu.

    SİLAH ARKADAŞI O ANI ANLATTI

    Çatışmada yaşananları anlatan silah arkadaşları, Uzman Çavuş Egemen Yıldız'ın, aynı siperde çarpışırken yaralanıp düşen komutanını kurtarmak için kahramanca siperden çıktığı ve bu sırada teröristlerin kurşunlarına hedef olarak şehit olduğunu anlattı.

    EFELERİZ BİZ

    Oğlunun kahramanlıklarını büyük bir gururla dinlediğini söyleyen baba Mahmut Yıldız, "Oğlum Hakkari'ye gittiğinde şehit olacağını biliyordum. Bunu kendisine `dönmezsin artık' diye söyledim. Bana `Bizlere burada Efeler diyorlar, onların korkulu rüyasıyız' diyordu. Oğlumu Bayram için tatile bekliyorduk. Komutanları ödüllendirmişti. Her gün telefon açar özellikle annesiyle dakikalarca konuşurdu"

    KAN VE TER KOKULU CEVŞENİ KALDI [​IMG]

    Ağabeyinden geriye kalan cevşeni boynuna saatini de koluna takan kız kardeşi Ödül Yıldız ise, ağabeyinin küçüklükten beri asker olmak istediğini söyledi.

    Ağabeyinin küçükken üniforma üzerine kendi fotoğrafını yapıştırıp ardından onları duvarda `O Bir Komutan' yazısı altında topladığını da odasına girerek gösteren 18 yaşındaki Ödül Yıldız, "Ağabeyimden geriye kan ve ter kokulu cevşeni kaldı. Şehit olurken boynundan asker arkadaşları alıp bana verdiler. Onu gururla taşıyacağım. Geçen yıl yaşım tutmadığı için sınavlarına giremedim. Ama bu yıl girip kazanarak asker olacağım" dedi.
    dedi.
    3 Kasım 2008
    #18
  20. Mehmedİm....



    Gayrı anlatılmaz bu savaş bence
    Dağ taş konuşmuştu kendi dilince
    Hücum diye bir ses duydum ilk önce
    Sonra allah allah dedi mehmedim

    Ne ana ne sıla ne yar hayali
    Bir gör mehmetteki kükremiş hali
    Kırpmadı gözünü yağmur misali
    Mermi yedi havan yedi mehmedim
    Can askerim

    Öyle bire ihlas öyle imanki
    Secde eder cümle can ve bitki
    Bir temmuz akşamı allah şahitki
    Şaha kalkmış vatan idi mehmedim

    Bu akşpam yıldızlar saramış gibi
    Tepeler titreşir hava kış gibi
    Bir dağın sırtında dağ varmış gibi
    Omuzlamış bir mehmedi mehmedim
    Can askerim
    3 Kasım 2008
    #19
  21. MehmetÇİk




    Esaret zincirini kanlarla kıran Mehmet,
    Hürmetle eğilmede huzurunda bu millet,
    Kan verdin şu toprağa ebedi şan aldın sen.

    Öldünde savaşlarda yaşatmak için yurdunu,
    Çoştunda savaşlarda azgın düşmanlar durdu.
    Bütün dünya milleti o azgın düşmanlar ki,
    Memleketi istila edeceklerdi sanki.

    Düşündüler mi onlar üç kıtanın fethini,
    Düşündüler mi onlar şanlı tarihini.
    Çoştun da bir zamanlar atlamıştın Tuna'yı,
    Ezmiştin hasımları sarmıştın Viyana'yı.

    Avrupa ortasında yıllarca at oynattın,
    Dillere destan olan kahramanlar yarattın.
    Saçtın oralarda binbir dehşetle korku,
    Sinerek düşmanların Türk geliyor diyordu.

    Unutulmuştu demek o istila günleri,
    Tarihe nam saldığı Türk'ün şanlı günleri.
    Hatırladın sen o şerefli anları,
    Çanakkale önünde boğarak düşmanları.

    Çarpışarak orada bulmak için hakkını,
    Durdurdun imanınla,çoşup gelen akını.
    Bir kere daha geçti şanlı tarihe ismin,
    Sen bizim kalbimizde ölmez ve ebedisin.


    E.kıdemli Alb. Celalettin Alıcı
    15 Şubat 2006
    3 Kasım 2008
    #20
soru sor

Şehitlerle İlgili Şiir ve Mektuplar

Alakalı Aramalar:

  1. şehitlerle ilgili şiir ve mektuplar

    ,
  2. şehitlerle ilgili mektuplar

    ,
  3. şehitlere mektup örnekleri

    ,
  4. dogudaki sehitlere mektup,
  5. Şehitlerle ilgili mektup