Web Hattı - Türkiyenin En Güncel Forumu

Ölümü Tadamamak

Makaleler kategorisinde ve Hikayeler forumunda bulunan Ölümü Tadamamak konusunu görüntülemektesiniz.Ölümü Tadamamak Geçen yıl mıydı neydi? Yok, geçen yıl değil önceki yıl. Önceki yıl da değil, daha önceki yıl� Kaç ...



Geri git   Web Hattı - Türkiyenin En Güncel Forumu > Genel Kültür > Makaleler > Hikayeler

Maşaallah Ölümü Tadamamak

İndir Sitemap Liseler Harita Kayıt ol Forumları Okundu Kabul Et


Ölümü Tadamamak



Yeni Konu aç  Cevapla

 

LinkBack Seçenekler
Alt 03-24-2008, 02:12 PM  
Standart Ölümü Tadamamak


Ölümü Tadamamak

Geçen yıl mıydı neydi?
Yok, geçen yıl değil önceki yıl. Önceki yıl da değil, daha önceki yıl� Kaç yıl önceydi hiç belli değil. Üç yıl, beş yıl, yedi yıl� Yetmiş yıl mı? Hayır, aslında zaman hiç önemli değil. Yaşadığımız bu hayat mı, yaşanmış başka bir hayat mı, gerçek mi, rüya mı o bile belli değil�

Biz o gün on bir kişiydik. Hepimiz askerdik ve çok gençtik. Bir ormanın içinde, tek sıra peşi peşine, bilinmez bir yerlerden geliyor, bilmediğimiz bir yere doğru gidiyorduk. Yorgun, bitkin ve suskun� Geceydi. Belki de gecenin ötesi, sabahın berisi, kuşluk vakti. Gökte ay vardı. Ay aydınlığı kalaylı bakırın şavkıydı. Gök mavi değil, gri değil, ak mı ak; belki de kurşuniydi. Ay var, yıldız yok� Gök kara değildi. Çok tuhaf! Orman ne aydınlık ne karanlık; alaca aydınlıktı. Çünkü mevsim yaz bahar değil sonbahardı. Belki kış, belki de kış öncesi� Dallar yapraksız, yapraksız ağaçlar çıplaktı ve kalaylı ay aydınlığı dalların arasından sızıyor, ayaklarımızın altındaki yer kuru yapraklı ve alaca bulacaydı. Hava soğuktu. Ama soğuk, gerçek mi, yoksa değil mi; bizi ısırmıyordu. Geceydi. Ve ıssız gece ay çemberinin içinde� Biz, on bir askerdik. O zaman çok gençtik ve derin bir ormanın içindeydik. Vakit geceydi; zaman ne? Şimdi yaşadığımız bugün mü, dün mü, dünden öte başka bir gün mü? Geçmişteki bir günü mü yaşıyorduk, yoksa gelecekten bir günü mü; o belli değil. Ben kimdim? Ben, kendim miydim, ya da başka birsi mi, hiç belli değil� Hepimiz askerdik; bir komutan, on erdik ve derin bir ormanın içindeydik. Bir yerden geliyorduk tamam da, gittiğimiz yer hiç belli değil. Suskunduk. Hiç konuşmuyorduk. Orman derin, hissetmediğimiz hava serin, ay var karanlık değil ama anlatılamaz, tarif edilemez bir gariplik içindeydim. Askeriz belli; iki kere iki bu çok belli. Giysilerimizden, teçhizatımızdan belli� Postalımız var, parka, palaska, pantolonumuz var. Adım attıkça sol yanımıza vuran mataramız, sağ kalçamızda kasatura var. Omzumuzda asılı ateş kusanımız, kuşağımızda mermi ve ekmek torbamız, başımızda kasket değil miğfer; belli ki biz askerleriz.

Mevsim sonbahardı. Belki de kış. Vakit çok geç, gece. Belki de geceden de öte; ama bu sessizlik beni öldürüyordu. Tanrım, bu ne sessizlik böyle! On bir kişiyiz, hepimiz askeriz ve henüz çok genciz. Derin bir ormanın içinde, gök mavi değil. Ay var, yıldız yok, kara değil, ak değil; flu. Gri değil, kurşuni. Ay ne; kalaylı bakır, ya da koca bir tepsi, hiç önemli değil. Bir yerde durmuş dikilmiyoruz, yosunlu bir kaya üstünde oturmuyoruz, çayır çimene yatmış uyumuyoruz. Tek sıra olmuş peşi peşine, dilimizi yutmuş susmuşuz. Duymuyoruz, konuşmuyoruz, dünyayı unutmuşuz ve yürüyoruz. Bilinmez bir yerden geliyor, bilmediğimiz başka bir yere doğru gidiyoruz. Her ne sebeptense?..
Mevsim sonbahardı. Bütün sonbaharlar vefasızdır, hep hüzün kusarlar ya; bu bambaşkaydı. On bir kişiydik ve hepimiz askerdik. Özlem içindeydik. Sırtımızda yatak, yorgan, çantamız; kasatura, palaska, mataramız; yarı otomatik ateş kusan silahımız. Ayağımızda postallar, yerde topraklar ve kuru yapraklar vardı. Postalların ezdiği yapraklar hiç ses etmez mi? Etmiyorlardı. Kayışlar, tokalar, palaskanın ucundakiler, eldekiler, bilektekiler, hiç biri. Yerdekiler, göktekiler hiç biri ses etmiyordu. Çok garip!
Derin bir ormandaydık. Ağaçlar kalın ve boyları uzundu. Yel yoktur; yaprak kıpırdamaz, sessizlik olur; bu anlaşılır. Ormanda hiç dere yok mu? Akan bir dere çağıldamaz, ses yapmaz mı? Bir su sesi yoktu! Bir kurbağa vırak-lamaz, bir çekirge cırak-lamaz, kurt, çakal ulumaz mı? Geceydi; bu doğru. Yalnız bir gece kuşu, bet yüzlü Baykuş, güzel gözlü Yusufçuk?.. Şapka tartan, çoban aldatan, tilki, kirpi, sincap?.. Çatal boynuzlu bir geyik, kuzu kulaklı karaca, bir ceylan?.. Bir hayvan sesi yoktu, çok garip! Savaş zamanı mıydı? Bir savaş mı vardı? Hepsi, her şey, her ne varsa, canlı ve cansız; savaştan mı kaçmışlardı? Bu orman hangi ormandı? Bu orman hangi dağda? Yugoslavya�daki Bosna�da mı? Irak�taki Kerkük, Musul�da mı? Kıbrıs beş parmak dağlarında, Makedonya�da, Bulgaristan�daki koca Balkan�da� Rumeli�de mi, Anadolu�da bir yerde mi? Karabağ�da, Kafkasya�da, Çeçenistan�da, Afganistan�da, nerde? Çanakkale Ezine, Gelibolu, Sarıkamış� Bu derin ve sessiz orman nerde? Bence bu orman, Istrancalar�da bir yerdeydi. Çağlayık�la Kula köylerinin olduğu yerde� Bu köyler Bulgaristan sınırına yakın bir yerdeydi. Çünkü çocukluğumun bir kısmı o yerlerde geçmişti. Hayal meyal hatırlıyorum. Orman içinde bir sınır vardı, sınırı belirleyen numaralı taşlar vardı. Kırk numaralı taş� Kırk numaralı taşın dibinde, yani sınırın berisinde; kendi ülkemizdeydik. Ama nerde? Bence kendi ülkemizdeydik ama garip bir durum vardı. Ses yok, soluk yok, gece karanlık değil aydınlık, ama sessiz, suskun ve çaresiz ve garip! Bir yel esip dalları titretmez mi? Bir gece kuşu uzun uzun ötmez mi? Bir böcek tırtıklı ayağı ile keman çalmaz, âşık bir sıçan sevgilisini aramaz, kimse havlamaz, kimse ulumaz, kimse doluya boşa haykırmaz mı? Haykırmıyordu, çok garip! Bu gariplikten korkuyordum. Belki de kim olduğumu bu yüzden bilmiyordum. Hangi mevsim, nerde, ne vakit ve kiminle?.. Dün müydü, dünden öncesi mi, bugün mü? Yaşadığımız bugün mü, yaşanmış eski bir gün mü, yoksa gelecekten bir gün mü? Üç bin yıl öncesi, bin yıl sonrası mı; ne zaman belli değil. On bir kişiydik, derin bir ormanın içindeydik ve askerdik. Gece karanlık değil aydınlık, orman kayınlık ve alaca aydınlık�

Koca kayın ormanı dilini yutmuş, suskundu. Çünkü savaştan o da korkuyordu. Ormandan çıkıp bir tarlaya girdik. Koca orman engin bir deniz, tarlaysa küçük bir ada gibiydi. Denizde mevsim güz, adada yaz gibiydi. Tarla sürülmemiş, ekilmemiş, kelemeydi. Otlar yemyeşil, çiçekler rengârenkti. Dolunay tam tepede, gök kubbe kalaylı bir tepsi gibiydi. Kayın ormanı karanlık değil alaca aydınlık, otlu, çiçekli, dikenli tarla ak aydınlık, biz on bir kişi, gençtik, askerdik ve ormandan çıkmış şimdi bir tarlanın içindeydik. Yürüyorduk hep, gidiyorduk. Çok otlu tarla yamaç bir yerde ve yetmiş dönüm büyüklüğünde, yuvarlak hatlı, etrafı ağaçlarla çevrili, ağaçlar çok sık, kalın ve yüksek, kale duvarı gibi ve gölgesi duvar gölgesi gibiydi. Hem sessiz ve derin orman, hem sürülmemiş, ekilmemiş, terk edilmiş tarla, gökteki ay, ak aydınlık, tuhaf gölgeler, esmeyen yel, ötmeyen, uçmayan kuş, böcek, ulumayan çakal, kurt, vıraklamayan kurbağa� Bu ne sessizlik? Yağmur öncesi mi, tan vakti derinliği mi, ne? Herkes, her şey, her yer uykunun en derin yerinde mi? Fırtına öncesi mi? Bu bir korku, sinmişlik, gizlenmişlik, terk edip gidilmişlik mi, ne? İnsanlar hep kaçıp gitmiş, hayvanlar; börtü böcek, yılan, çıyan, kurt, çakal, sırtlan� Hepsi kaçıp gitmiş. Kuşlar uçup gitmiş, bu yerler hep terk edilmiş. Bu terk edilmişlik insanı ürkütüyordu. Hangi zamanda, hangi mekânda, biz kimiz, neyiz, nerdeyiz? Kaybolmuş gibiydik. Biz kaybolmuş gibiydik ama asıl öyle değil başka bişeydi. Bir savaş sonrası mıydı? Yoksa savaşın içinde miydik? Canımız yok, kanımız yok, duymuyor, konuşmuyor, belki de solumuyoruz, ses yok, koku yok, duyusuz, duygusuz; yaşamın bir esamisi yok! Aç mıyız, yorgun mu? Kafamızda akıl, içimizde ruh yok. Yürüyen ölüler gibi, ne olduğumuzu, nerden gelip nereye gittiğimizi bilmeden, belki deliler gibi, deli değil akılsızlar gibi, kontrolsüz, iradesiz, küçük bir hayvan sürüsü gibi, belki de ürkmüş� Biz, bir savaşın içindeydik; başka bir tarifi yok, bu belli. Çünkü hepimiz askeriz. Kamuflaj giysiler içinde, postal, potur, parka, palaska� Sol kalçamızı döven matara, sağ yanımızda kasatura, omzumuzda silah, şarjör, mermi, ekmek torbası� Sırtımızda yatak, yorgan; gözümüz ilerde, elimiz tetikte, küçük rütbeli komutan en önde, biz onun peşinde�
On bir kişiydik. On bir kişinin içinde tek kendimi biliyor, başkasını bilmiyor, kimseyi tanımıyordum. Ne ürkütücü, kahredici, üzücü bir durum! Çok garip, çok tuhaf!
Mevsim kış mı, yaz mı, yoksa sonbahar mı? Dünya yeşil mi, sarı mı? Gerçekten hayat var mı? Gün gündüz değil, güneş yok. Gece ama karanlık değil. Gök mavi değil, gri değil, kara değil. Her yer renksiz, sessiz, hava soğuk buz gibi. Buz renginde. Hava donmuş gibiydi ama biz hissizdik. Üşümüyorduk, terlemiyorduk. Yorulduğumuzu bile bilmiyor, bir yerde durup dinlenmiyorduk. Bilmiyorduk� Bir savaş sonrası mı? Savaşın tam ortası mı? Saraybosna�da, Kosova�da, Plevne�nin berisinde, Koca Balkan�ın içinde, nerde?..
En kötü kim? Kafa derisi yüzen Kızılderili mi? Mavi ceketli, bordo bereli, soluk benizli karın deşen Ceki mi? Yugoslavyalı bir Sırp, Gelibolu�ya çıkan yüzsüz haçlı, kara suyla yıkanan Arap, aç yatan mı, viski içip havyar yudumlayan mı? Kim, en kötü kim? Barış sevmeyen, savaş isteyen kim? İnsanları korkuların içine sürükleyen kim? Sen mi, ben mi?.. Kuraklık olmuş; her yer kurumuş, canlı olan her şey ölmüş, hayat yok mu olmuş? Kutuplar erimiş, mevsimler değişmiş, insanlar ve hayvanlar göç mü etmiş? Denizler mi yükselmiş? Yerle gök yer mi değiştirmiş? Güneş yok; soğuk� Mavisiz, yeşilsiz, sarısız ve kırmızısız bir dünya� Her yer soluk. Soluk değil kurşun gibi! Ağaç yok. Olanlar da yapraksız. Ot yok, toprak yok, hava yok, su yok� Denizler ve dereler hep donmuş, soluk yok. Buzul çağında mıydık? Bütün canlılar ölmüş, yok. Güneş çok olur kurak olur, her yer kurur. Güneş yok olur, don olur. Hayat, iki durumda da yok olur. Hayat yok olunca bütün dünya aç gözlülerin olsa ne olacak? Petrol onların olsa, Bor onların, Altın, Gümüş onların?.. Ortadoğu onların, toprağı zengin Asya onların, dağ, taş, para, pul, her şey?.. Öyleyse neden bu savaş?
On bir kişiydik, hepimiz gençtik, askerdik. Belli ki bir çatışmanın içindeydik. Ormandan çıkıp bir tarlaya girdik. Orman uçsuz bucaksız engin bir deniz, tarla küçük bir adaydı. Gökte ay vardı. Dolunay� Nerden doğuyor, nasıl bir rota çiziyor, yolu nerde bitiyor, biliyordum. Buna göre; kuzeydoğudan geliyor, güneybatıya doğru gidiyorduk. Çok belli; biz Istrancalar�daydık. Şimdi iyi biliyorum, bu da belli. Sınıra yakın bir yerdeydik. Bulgaristan sınırına. Çağlayık köyünün berisinde, kırmızı topraklı yolun dibinde, mısır tarlasının içinde. Bu tarlayı çocukluğumdan bilirdim. Demek ki Balkanlardan geliyorduk, demek ki köye gidiyorduk. Bizim köy az ötede, aslında yakın bir yerde; bu tempoda yürürsek üç saat sonra köydeydik. Çağlayık yanındaki mısır tarlasını bilince, bir de köye gittiğimizi öğrenince sevindim. Kaç yıldan sonra� Acaba kaç yıldır yürüyorduk? Üç yıl, üç yüz yıl, üç bin, dört bin?.. Ben milyon yıldır vardım. Kaç kez doğdum, kaç kez öldüm. Kaç bedende yaşadım, neler neler gördüm. Ben ölümlüydüm ama hiç ölmedim. Ölmediğimi bilmediler ama ben hep bildim. Kaç kez vuruldum. Kaç kez öldüm, kaç kez dirildim. Tarihten silinmedim, direndim. Direnirim. Bin kere vurulup ölsem gene dirilirim, lakin� Bir gün bilecekler; insanoğlu vurulmakla bitmez. Soyu tükenmez. Bunu öğrenecekler. Nice kuraklıklar oldu, açlıklar oldu, göçler oldu. Neler neler oldu! Ne çağlar, ne zamanlar, ne yaşamlar oldu! Zelzeleler oldu. Yer yarıldı, gök çatladı; karalar deniz, denizler kara oldu. Dinozorlar yok oldu. Tufan oldu, ölüp gidenler oldu ama hayat hep var oldu. Milyar yıllar oldu. Ölmediğimi elbet bilecekler!

Keleme tarla yamaç bir yerde, etrafı ormanla çevrili, aşağısı dere, çukur bir yerdi. Dereye doğru gidiyorduk. Yürüyüp gidecektik, çukur yere inecek, dereyi karşıya geçecek, tekrar ormana girecektik. Orda kırmızı tozlu bir yol vardı çocukluğumdan bildiğim. O yola girecek, üç saat yürüyecek, sonra Koruköy�e gidecektik. Bizim köye... Bu yüzden sevinçliydim. Sessizlik, terk edilmişlik, gece ve ay, kurşun gibi bir hava� Hiç önemli değil; çünkü savaş bitmişti. Vurulmamıştık, ölmemiştik, ölmeyecektik. Çünkü biliyordum, sınırın berisindeydik. Çağlayık köyünün berisinde, mısır tarlasının içinde, yani kendi ülkemizde� Kurt, kuş ürkmese; köpekler ürmese, horozlar ötmese bile mühim değil, çünkü şimdi geceydi. Gece sabahına gebe� Biraz sonra sabah olacak, güneş yeniden doğacaktı. Çünkü ışık hayattı; bu yüzden sevinçliydim.
Tam bu sevinci yaşıyor, kurtulduğumuzu, yeniden doğduğumuzu sanıyordum ki ne olduysa oldu, her şey aniden oldu ve olanlar oldu! Yorgun kalbim güm güm göğsüme vurdu, içim daraldı, sıkıldım, korktum. Bu korku ölüm korkusuydu, çok beter. Her ne kadar ölsem, sonra yeniden dirilsem, aslında hiç ölmediğimi çok iyi bilsem de; gene de bir insandım. Çünkü ölünce, sonra gene dirilince, o zaman başka bir bedendeydim ve ben kendi bedenimi seviyordum, başka bir beden istemiyor, bu sebepten ölmek istemiyordum. Keskin bir ışık yandı, parladı, gözlerimizi alırcasına. Büyük ve uzun� Bir projektör ışık saçıyor, sağı solu tarıyor, orman dibini, tarlanın içini, her yeri aydınlatıyordu. Bizi takip etmişler, arkamızdan gelenler vardı. Ellerinde silahları, öldür emri almışlar, acımasızlıkları vardı. Tarlanın üst başında, aslında çok yakınımızdaydılar. Ormandan yeni çıkmışlar, ışık tutup tarıyorlar, tarlayı aydınlatıyorlar, belli ki bizi arıyorlardı. Bu çok belli... Şimdi yere diz çökseler, nişan alıp ateş etseler, tek tek hepimizi öldürecekler bu çok belliydi. İşte o zaman aklım başıma geldi ve kendimi toparladım ve� Baktım ki tek başınayım. Kimse yok! Oysa az önce peşi peşine dizili tam on bir kişiydik! Hepimiz gençtik ve askerdik. Biz de diz çökerdik, silahları onlara çevirip mukavemet ederdik. Lakin kimse yok! Korkumdan ölüyordum. Çünkü tektim, kimsesizdim ve öldüğümü görsünler istemiyordum. Tarlanın alt ucuna, çukur boyuna doğru koşmaya başladım. Koşuyor koşuyor koşamıyor, düşmandan kaçamıyor, oradan uzaklaşamıyordum. Gücüm kuvvetim yok, felç olmuş gibi bacaklarım tutmuyor, ayaklarım kalkmıyor, adım atamıyor, menzilden çıkamıyordum.
Sonra onu gördüm. Adı Kazım�dı, o benim çocukluk arkadaşımdı. Silahı ensesinde çapraz, elleri onun üstünde; salmış kendini, miğferini çıkarıp beline asmış başı çıplak, ağzında sakız, paldır küldür yürüyor, mangadan uzak geride kalmış, sanki dünya umurunda değil öyle yürüyüp geliyor. Çıkıp geldiğimiz yerde, ormanın berisindeki gölgelikte bir sürü silahlı kişi vardı. Duyulur duyulmaz mogurtular, sağa sola koşuşturmalar, bir telaş, bir büyük hazırlık� Bir ışık gezdiği yerleri aydınlatarak sürekli tarıyor. Kazım�ı şimdi görecekler, gördükleri gibi ateş edip öldürecekler! Kazım öleceği için çok korkuyordum. O, öyle rahat; korkusuz, kuşkusuz, endişesiz� Dünya umurunda değil, öyle sallana sallana yürüyor. Silah ense yerinde çapraz, elleri onun üstünde, rahat bir şekilde, miğfer başında değil belinde, ağzında sakız� �Kaaç Kazım kaç!� bağırmak istiyorum; sesim çıkmıyor, bağıramıyorum. �Kaaç ulan kaaaç! Ya da çök yat!� Korkumdan ölüyorum. İçim daralıyor, kalbim çarpıyor, nefes alamıyor, koşamıyor, konuşamıyorum. �Kooş ulan koş!� Kazım, silahı çoban sopası yapmış, mermileri zımzık, miğferi ayran tası, şarjörü kaşık� �Yere çök ve yat. Hedef kısalt!� Kazım, öyle rahat, öyle rahat; kuşkusuz, korkusuz� �Seni gördüler! Diz çöktüler, öldürecekler!� Sonra olan oldu! Ben çukur boyundaydım. Sümek gibi top top otlar, yapraklı otlar, uzun otlar, kısa otlar� İnce ve kalın otlar. Her yer ot doluydu ve her yer yemyeşildi. Sanki ilkbahar gelmiş! Çukur boyları eğreltilikti. Eğreltiler yelpaze gibi. Kazım, düştü yere, içi boş kütük gibi. Düştü, yeşil otların içine, tam ayaklarımın dibine. Düştüğü yer düz değil, eğimli bir yerdi. Kaydı cansız bir ölü gibi, çukura doğru. Ezdiği otlar yaz bahara kokuyordu, buram buram. Artık kokuyu duyuyordum. �Öldün mü laaann, öldün mü? Yağlı kurşun yedin vuruldun� Öldün mü laaann?� Bir silah patlamamış, ortalığı barut kokusu kaplamamıştı. Çünkü duymamıştım. Öyleyse Kazım neden öldü? Yere güp diye neden düştü? Yeşil çimenlerde kayıp çukur içine neden gitti? Kazım ölmüştü. Ben de çukur içine, onun yanına gittim. Ayakları yukarda tarla tarafında, biri upuzun, biri kıvrık� Dizleri çıkık. Paçasının biri sıyrık, bir ayağı botsuz, çorabı yırtık� Torbası boş, karnı aç, yapışık. Kaburgaları kırık, sol kolu omzundan çıkık. Zayıf beli kıvrık� Silahı boynunda asılı, başı aşağıda çukur tarafında ve öbür kolu başının altında... Gözleri fal taşı gibi açık. Yeşil gözleri kocaman açıktı ama beni görüyordu. Çünkü ikisi de donuk, sağa sola dönmüyordu. �Öldün mü laaann, öldün mü? Kuşun yedin öldün mü?� Kazım ölmüştü. Acaba?.. Acaba ölmüş müydü? Ölüm denen şey bu mu? Böyle bişey mi? İnsan ölünce gözleri görmez mi? Kazım, kocaman kocaman bakıyordu ama beni görmüyordu. �Öldün mü laaann?� Silahı boynumdan çıkarıp dereye attım. Başımı ezen çelik miğferi çıkarıp dereye attım. Ayağımdaki ağır botları, üstümdeki kirli urbaları, zehirli kurşunları, saçmaları attım. Şimdi don gömlek çıplaktım ve bütün korkuları fırlatıp attım. Kazım, upuzun yerde, bense ayaktaydım. �Öldü bu öldü�� dilimi yutmuştum, hiç bişey diyemiyordum. �On bir kişiydik, hepimiz genceciktik. Kimimiz evli, kimimiz nişanlı, anamız, babamız, agamız, abamız, kardaşımız vardı. Özlemiştik, hasretimiz vardı. Üç bin yıl gezmiştik. Yüzmüş yüzmüş sonuna gelmiştik. Daha üç saat yürüyecek, sonra Koruköy�e gidecektik. Sevdiklerimizi görecektik bunca yıldan sonra� Ona; �öldün mü be arkadaşım?� diyemedim. Başımı çevirip tarlaya dönünce dondum, şok oldum. Bön bön oldum. Gözlerim kocaman açık, tek bi noktada, kırpışmadan ve kirpiklerim kuru... Karşımda, üç adım ötemde, tarlanın içinde bir asker vardı. Savaş giysilerini giymiş, teçhizatını yüklenmiş, savaş psikolojisine girmiş, gözleri kin ve nefretle mi dolu, ya da insan yüreği korku mu dolu, karmaşık duygular içinde, yüzünden okunamayan ve niyeti anlaşılamayan� O bir düşmandı. Dipçik onun omzunda, namlusu burnumun ucunda öylece duruyordu. Güüümm!.. Hayır. Silah patlamadı, ateş kusmadı, bana kurşun yollamadı. Düşman şaka yapmıştı. Nisan biiiirr! Kızıl kanlarım damarlarımda kaldı, dere suyuna karışmadı, sel olup akmadı. Ölmüş arkadaşım bile yarasızdı ve kansızdı. Vurulup ölmedim. Ölüp boş çuval gibi yere düşmedim. Ölmedim, ölmedim, ölmedim! Ölüm nasıl bişeydir; tatmadım, bilemedim�
Kazım da sağdı. Çayır çimene uzanmıştı. Dünyada hayat vardı. Neden ölsün ki?..
24 MART 1987
Nenem derdi;
�Rüyada silah patlamaz. Patlarsa rüya bozulur. Kan akmaz. Akarsa rüya bozulur. Rüyada ölünmez. Eğer ki ölürsen bunun rüya olduğu bilinmez��
Acaba diyorum;
�Silahların patlamadığı, kanın akmadığı, ölümün olmadığı rüyalarda mı yaşasak?�

43 yıl önceye, Koruköy�e, çocukluk günlerime� Sarı meşelikteki(kabristan) canım neneme, K. Çavdar diye birine, o günleri özleyen herkese� Beyni gelişmiş ya da gelişmemiş, ama ruhu değişmemiş, yüreğinde sevgi besleyen herkese selam olsun!
Tevfik Tekmen/ 24 Mart 2008/ *Lüleburgaz*

 
Alt 03-24-2008, 04:35 PM  
Standart Cevap: Ölümü Tadamamak

teşekkürler

 
Alt 03-26-2008, 03:59 PM  
Standart Cevap: Ölümü Tadamamak

paylaşim için teşekkürler
 
Alt 03-29-2008, 08:28 PM  
Standart Cevap: Ölümü Tadamamak

teşekkürler
 
Cevapla

Etiketler: , , , , , , , , ,


Seçenekler

Ölümü Tadamamak

Makaleler kategorisinde ve Hikayeler forumunda bulunan Ölümü Tadamamak konusunu görüntülemektesiniz.Ölümü Tadamamak Geçen yıl mıydı neydi? Yok, geçen yıl değil önceki yıl. Önceki yıl da değil, daha önceki yıl� Kaç ...


Ölümü Tadamamak konusuna benzer konular:

Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
> Kumarbazin ölümü ReAlWaN Komik Fıkralar 1 04-11-2008 09:19 PM
Rindlerin ölümü HoLyWar Şiirler 0 12-28-2007 12:33 PM
...Ölümü isterim... breakerturk Aşk & Sevgi 0 11-30-2007 05:45 PM
Papanın Ölümü ziyaaktas Genel Sohbet 4 11-08-2006 05:58 PM


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 04:10 AM .





Powered by vBulletin® Version 3.7.2
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.2.0 ©2008, Crawlability, Inc.
eXTReMe Tracker
Forums Directory
We Hattı RSS Besleme Alexa Toolbar

Benzer Forumlar: izafet | UslanmaM | TEKplatform | MaxiCep.Com | iDo-FoRuM