Süleyman Hilmi Tunahan (Kur'ana ve ilme adanmış bir ömür)

İsimli konu WH 'Din' kategorisinde, MAVERA02 üyesi tarafından 30 Kasım 2007 tarihinde yazılmıştır. Konu Özeti: Süleyman Hilmi Tunahan (Kur'ana ve ilme adanmış bir ömür). "Dâvâ muvaffak olsun da varsın bizim yerimiz câmi'nin pabuçluğu olsun" SON DEVRİN BÜYÜK DİN ÂLİMLERİNDEN MÜCEDDİD SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN EFENDİ... Modern mimariye adanmış bir ömür Süleyman Hilmi Tunahan (1888 - 1959) ...

  1. "Dâvâ muvaffak olsun da varsın bizim yerimiz câmi'nin pabuçluğu olsun"


    SON DEVRİN BÜYÜK DİN ÂLİMLERİNDEN MÜCEDDİD
    SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN EFENDİ HAZRETLERİNİN HAYATI HAKKINDA BİR
    İNCELEME

    SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (1888-1959)

    Süleyman Hilmi Tunahan, Silistre’nin Ferhatlar köyünden olup, 1888 (1034 H.) senesinde dünyaya geldi. Babası devrinin mâruf bir siması olan dersiâm ve hâfız, Osman Efendi’dir. Osman Efendi tahsilini İstanbul’da tamamlamış, sonra Silistre’nin meşhur Satırlı Medresesi’nde yıllarca müderrislik yapmıştır.
    Süleyman Hilmi Tunahan’ın ceddi İdris Bey’e dayanmaktadır. İdris bey, Fatih Sultan Mehmed Han tarafından “Tuna Hânı” olarak tayin edilmiş ve kendi kız kardeşi ile de evlendirilerek Fatih’in eniştesi olmuştur.
    Süleyman Hilmi Tunahan ilk tahsilini Satırlı Medresesi’nde ve Silistre Rüştiyesi’nde yapmıştır. Bilâhere tahsilini tamamlamak için İstanbul’a gelerek Sahn Medresesi’nde kaydolan, Fatih dersiâmlarından ve o devrin meşhur âlimlerinden Bafralı Ahmet Hamdi Efendi (Büyük Hamdi Efendi)’nin ders halkasına devam eden SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN 1916 senesinde Ahmet Hamdi Efendi’den birincilikle icâzet almıştır. (H. 1335 – R. 1332)
    Daha sonra o zamanki tâbiri ile dersiâm (yani profesör) olarak yetişmek üzere Süleymaniye Camii Medreselerinden Medresetü’l mütehassisiyn’den de birincilikle mezun olmuş, aynı yıllarda Medresetü’l kuzaat’ı da (yani eski Hukuk Fakültesi’ni de) üstün bir derece ile bitirmiştir. Böylece bir taraftan dersiâm diğer taraftan da kaadilik yani hakimlik rütbelerine ulaşarak, devrinin zâhiri ilimlerini tamamlamıştır.
    Mezûniyetini müteakip İstanbul’da dersiâm olarak vazifeye başlayan Süleyman Hilmi Tunahan, bir müddet sonra medreselerin kapatılması üzerine vaizliğe tayin edilmiş, uzun müddet İstanbul’un Sultanahmet, Süleymâniye, Yenicâmi, Şehzâdebaşı, Piyâlepaşa gibi büyük camilerinde halka vaaz ederek irşad vazifesinde bulunmuştur.

    Bir taraftan vâiz olarak irşad hizmetlerine devam ederken diğer taraftan da (İlk defa 1946-1947 senelerinde bir hükümet kararnâmesi ile açılmasına izin verilen) Kur’an kurslarında, arzu eden müslüman çocuklarına daha evvelce evinde kendi yetiştirdiği talebeleri ile, Kur’an öğretmeye, zarûriyât-ı dîniyye denilen dînî ilmihal bilgileri okutmağa başlamışlardır. Bu kurslardan kısa zamanda bir çok talebe mezun olmuş, ve bunlar Diyanet İşleri Başkanlığı’nda müftü, vâiz, imam, müezzin, Kur’an kursu öğretmeni olarak vazife almışlardır.
    Süleyman Hilmi Tunahan amelde Hanefi, îtikatta Mâtüridî mezhebine mensup olup, meşreben Nakşî idi, ehli sünnet vel cemaate son derece bağlı idi. Kendisinden feyiz alan talebeleri ile, vaaz ve sohbetlerine devam eden kimselere en büyük tavsiyesi “Ehli sünnet vel cemaat” akîdesine ihlas ve samimiyetle sarılmaları idi.

    Süleyman Hilmi Tunahan’ın talebelerine ve talebelerinin talebelerine (hocalarına nisbetle) “Süleymancı” denilmekte ise de, hakikatte bunun tamâmen uydurma bir tâbir olduğu “Süleymancılık” diye ne bir din ve ne bir mezheb ve ne de bir tarikatın mevcut olmadığı bizzat Süleyman Hilmi Tunahan’ın yakınları ve talebeleri tarafından kat’iyyetle ifâde edilmektedir.
    Son devrin en büyük âlimlerinden biri olan SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN, 6 Eylül 1959 tarihinde İstanbul’da Kısıklı’daki evinde vefat etmiştir. Kabri Karacaahmet kabristanındadır.
    Bu kısa biyografiden sonra Süleyman Hilmi Tunahan ve talebeleri hakkında yazılanların doğru ve yanlışlarını da kısaca aşağıya çıkarmış bulunuyoruz:

    Süleyman Efendi’nin 72 senelik ömrü boyunca pek çok talebe yetiştirdiği ve bu talebelerinin bir çok hayır dernekleri teşkil ederek Türk Milli Eğitimi’ne çok büyük fâideler sağladıkları bir gerçektir.
    Gerek Süleyman Efendi ve gerekse talebeleri lâikliğe aykırı hareketlerden, Atatürk’e ve Atatürk İlkeleri’ne karşı gelmekten, dîni, şahsî çıkarlarına ve siyasete alet etmekten, Devletin temel esaslarını dine uydurmaya çalışmaktan, hiçbir mahkemede mahkum olmamışlardır. Merhûmun talebeleri kânunlara tam bir riâyetle daha ziyâde fakir ailelerin çocuklarına Türk Milli Eğitimi’nde başarılı olmaları, ailelerine ve milletine fâideli birer fert olarak yetişmeleri için yardım etmeyi ve ellerinden tutmayı, kendilerine âdeta bir vazife edinmişlerdir.
    Ne var ki, bu hayırlı çalışmalarını yaparlarken, pek çok güçlüklerle karşılaştıkları da bir vâkıadır. Bu hayır sahibi kimselere akla hayâle gelmedik iftiralar atılmakta ve bu iftiralar zaman zaman (basına) kadar intikal etmektedir.
    “Meyveli ağaç taşlanır” atasözünün verdiği teselli, insanlığa fâideli zâtların en kuvvetli dayanağıdır.


    HÜLÂSÂ: Gerek Süleyman Efendi (72 senelik ömrü boyunca) ve gerekse ondan ilim ve feyiz almış bütün talebeleri ve talebelerinin talebeleri başta kânunlara, selim akla, çağdaş medeniyetin nimetlerine, İslâm Dininin kâidelerine, kısaca, insanlığa fâideli her şeye ters düşen ne bir düşünce, ne de bir faaliyet içinde asla olmamışlardır.

    SÜLEYMAN EFENDİ HAZRETLERİNİN DOĞUMU
    Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri 1888 (1304) yılında Silistre’de dünyaya gelmiştir. Ceddi İdris bey’e dayanan bir âiledendir. İdris Bey, Fatih Sultan Mehmet Han tarafından Tuna Hân’ı nasbedilmiş ve üstelik kendisine kız kardeşi tezvic edilmiş (evlendirilmiş) bir zâttır. Süleyman Efendi’nin dedeleri, Kaymak Hafız nâmı ile mâruf bir zât olup 10 yaşına doğru vefat etmiştir. Pederleri Hocazâde Osman Efendi ise, tahsilini İstanbul’da tamamlayıp yine vatanı olan Silistre’ye dönmüş ve orada Satırlı Medresesi’nde yıllarca müderrislik yapmış mâruf bir dersiâmdır.
    Süleyman efendi aynı zamanda peygamberimizin soyundan gelen bir seyyid’dir, bunu gösteren şeceresi halen yakınlarında mevcuttur.

    Süleyman Efendi’nin pederleri Osman Efendi takvâ sâhibi bir insandı. Gönlü ilâhi ürperişlerle titrer, dudakları hep Allah’ı zikr ederdi. Ömür trenini şeriat rayları üzerinde yürütür, Sünnet-i seniyyeyi kendisine rehber edinirdi. Bu güzel hallerinin ilâhi mükâfâtını almakta gecikmeyecekti. Şöyle ki;
    Gençlik yıllarındaydı.. Osmanlı pâyitahtı güzel İstanbul’da okuyordu. İşte bu demlerde bir gece bir rüya gördü. Rüyasında göğsünden bir ışık parçası koparak yükselmeye başladı. Yükseldi, yükseldi, yükseldi... Yükseldikçe parladı, ışıltısı arttıkça yükseldi. Tâ ki, bütün dünyâyı ve belki de dünyaları aydınlatana kadar.
    Osman Efendi gördüğü bu rüya ile irkiliyor. Kalbi sanki göğsünü yarıp dışarı fırlayacaktır. Yatağının içine oturmuş, biraz önce gördüğü rüyâyı yorumlamaya çalışıyor, kendi vücudundan çıkıp yükselen ışığın ne olabileceğine dâir kafa yoruyordu. En sonunda bu rüyâyı kendi sulbünden gelecek ve cihâna İslâm’ı yayacak, çevresini mânen ve maddeten aydınlatacak hayırlı bir evlâda yoruyor.
    İstanbul’da medrese talebelerinden bir delikanlı olan Osman Efendi, tahsil hayatını tamamladıktan sonra, memleketi olan Silistre’ye döndü. Satırlı Medresesinde müderrisliğe başladı.

    Osman Efendi Satırlı Medresesinde Müderrisliğe devam ederken bir taraftan da yıllar önce gördüğü rüyâya “hayırlı evlâda” nâil olmak için sâliha bir kız araştırıyor. Nihayet “Hafîza” isminde bir kızla dünya evine giriyor.
    Allah kendisine 4 erkek evlat bahşetti. O da bunlara, sırasıyla, Fehim, Süleyman Hilmi, İbrahim ve Halil isimlerini verdi.
    Çocuklar büyüyor, Osman Efendi de, rüyada kendisine işâret edilenin evlatlarından hangisi olduğunu anlayabilmek için merak ve ilgiyle onların hâl ve tavırlarını izliyordu.
    Osman Efendi Silistre’nin Satırlı Medresesinde müderris olduğundan, çocuklarının ilk tahsillerini de kendisi vermektedir. Bu ilk tahsil sırasında 1304 doğumlu Süleyman Hilmi, zekâ, anlayış, öğrenme kabiliyeti ve bilhassa takvâsıyla günden güne tebârüz etmekte, zamanla diğer kardeşlerinden “farklı” olduğunu hissettirmektedir.

    Osman Efendi rüyâda kendisine işâret edilen evlâdının Süleyman Hilmi olduğunu Bütün ümidini Süleyman Efendiye bağlamıştı. Bunun tabii bir neticesi olarak da Süleyman Efendi Satırlı Medresesinin ilk yıllarındayken,Osman Efendi ona ihtiramla muâmele eder, O içeri girdiği vakit “buyurun Süleyman Efendi oğlum” diyerek ayağa kalkmakta ve ona tâ’zim göstermektedir. Süleyman Efendi ise, bundan son derece sıkılıp utanmaktadır. O yüzden, babası meşgulken, meselâ kahve yapmak için mangala cezve sürdüğünde yâhut arkası dönükken, âniden ve hissettirmeden içeri girmektedir.
    Bu arada Osman Efendi, nasihatleriyle oğlunun daha iyi olmasına çalışmakta, her fırsatta ona bir şeyler öğretmeye gayret etmektedir.
    Bir gün birlikte giderlerken, bir manda yavrusunun, körpe bir fidana sürtünmekte ve onu hırpalamakta olduğunu görürler. Osman Efendi “Süleyman, koş o manda yavrusunu fidanın yanından kov” der. O da gider, manda yavrusunu uzaklaştırır. Bunun üzerine babası “Oğlum, ağzı dili olmayan canlılara yapılan iyilik de bir sadakadır”der.

    Süleyman Efendinin soyu ilmiyyûn (ilim ehli insanlar) sınıfından idi. Ceddi İdris Bey’e dayanan şerefli ve soylu bir âilenin çocuğudur. Süleyman Efendinin büyük dedeleri İdris Bey’in Tuna’ya Hân olarak nasbedilmesi ise şöyle olmuştur. Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri, pâdişahlığı zamanında Rasül-ü Zîşan Efendimize fart-ı muhabbetlerinden (aşırı sevgisinden) dolayı yeryüzünde Evlâd-ı Rasülden kimler kalmıştır diye araştırmışlar. Araştırma sonucu Türkistan da şeceresine hiç şâibe karışmamış olduğunu tesbit ettikleri İdris Bey’i bulunca, kendi kız kardeşi ile onu evlendirerek Tuna havâlisinin Hânı olarak nasbetmiştir ve o havâlinin vergi vesâir mükellefiyetini tedvir için onu vazifelendirmiştir. İdris Bey ve kendinden sonraki ahfadları bu vazifeyi yürütmüşlerdir. Süleyman Efendinin muhterem babası Osman Beye kadar bu durum devam etmiştir. Bu babtan Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hz. İle Hz. Fatih birbirlerine o kadar benzerlerdi ki bir defasında talebelerinden Seyfettin Alkan ile Ankara’yı teşriflerinde Ankara garına geldikleri zaman trenden inmek üzere iken bir hanım;
    “Efendim siz kimsiniz?” diye sorar.
    “Kızım neden merak ettiniz” deyince
    “Efendim ben ressamım, İstanbul’dan beri trende sizi takip ediyorum. Yandan görünüşünüz aynen Fatih Sultan Mehmet Han Hazretlerine benziyorsunuz” deyince Hazret; “Evet kızım ben onun neslindenim, şecerem vardır, gösterebilirim” buyurdular.
    Süleyman Efendi Hazretleri, Satırlı medresesinde okuduktan sonra babası Osman Efendi onu Silistre Rüşdiyesine verir. Silistre Rüşdiyesi’nden mezun olduktan sonra sıra İstanbul’dadır.

    SÜLEYMAN EFENDİNİN TALEBELİĞİ:
    Osman Efendi farklı bir gözle bakmaya başladığı oğlunu İstanbul’a gönderirken, içinde, sevinç, umut, heyecan ve ayrılıkların ayrılmaz parçası olan hüzün, birbirine karışmıştı. Oğluna bakarken, dolu dolu olan gözlerinde muhabbet ve hürmet bir aradaydı.Daha önce kendisinin de geçtiği yollardan geçmek üzere İstanbul’a gönderiyordu onu.

    İstanbul o zaman, zamanın ilim ve medeniyet merkezi, ulemâ-i kirâmın toplandığı bir yerdir. Osman Efendi oğlunu başka yere gönderemezdi. Çünkü ilim sâhasında Mısır’da bulunan Ezher Üniversitesi vardı. Mısır, îtikâdî yönden sağlam değildi. Vehhâbi ve reformist cereyanlar orada cirit atıyordu. Ama İstanbul her yönüyle sağlamdı: Ehli takvâ olan Osman Efendi, ümidini bağladığı ciğerpâresini İstanbul’a gönderirken ona başlıca 3 nasihatte bulunmuştur ki; herkes için geçerlidir.
    1- İstanbul’da parasız kalmak âhirette imansız kalmak gibi zordur. Onun için iktisatlı ol, on kuruşa alacağın bir şeyi beş kuruşa almaya gayret et.
    2- Usûl-ü fıkıh ilmine iyi çalışırsan, dîninde kuvvetli olursun
    3- Mantık ilmine iyi çalışırsan, ilminde kuvvetli olursun...
    Babasının bu çok fâideli nasihatını gönlünde muhâfaza eden Süleyman Efendi (K.S) hem usûl-ü fıkha, hem mantığa ve hem de diğer bütün derslere “iyi” çalıştı. Hem de ne çalışma. O insan üstü gayrete, bazen vücudu isyan ediyor, burnundan gelen kan, önündeki kitabın sayfalarına damlıyordu. Fakat o, gene de pes etmiyor, çalışıyor, çalışıyor, çalışıyordu...En büyük düşmanı uykuydu.

    Uykunun pençesinden kurtulabilmek için fincan fincan kahve içer, kış gecelerinde pencerenin önünden alarak, avucunun içinde top haline getirdiği karları, gömleğinin yakasıyla ensesi arasına koyardı. Karlar yavaş yavaş eriyerek boynundan sırtına doğru akar ve böylece kendisini uykuya karşı korumaya çalışırdı.
    Bir gün ağır şekilde hastalandı ve yatağa düştü. Hastalığı öyle ağırdı ki, hayattan ümidini kesmişti. O böyle yorgan döşek yatarken, üstâzı Salâhuddin İbn-i Mevlânâ (K.S) kendisini ziyarete geldi. Hayattan ümidini kesen Süleyman Efendinin gözlerinden inci gibi yaşlar süzülüyordu. Üstazı, bunun üzerine “Evladım, sen hiç üzülme”dedi. “bu hastalıktan iyileşeceksin. Okuyup büyük adam olacaksın ve çok itibar göreceksin. Hatta sen, kaptan-ı gayr-ı müslim olan bir gemiye binecek olsan, o dahi sana saygı gösterecek...”

    Tabi ki herkesin yapacağı gibi Süleyman Efendi (K.S) İstanbul’a -pâyitahta- gelir gelmez ilk iş olarak ecdâdını ziyaret ediyor. Bu meyanda büyük dedesi İdris Bey tarafından akrabalık bağı kurulan, cennet mekân Fatih Sultan Mehmet Hân’ı ziyarete gider. Fâtih câminin içine girip câminin ortasındaki kuyunun başına gelince Hz. Fatih’in ruhâniyeti zuhûr eder. Elinde iki kâse su bulunmaktadır. Süleyman Efendi (K.S) hayretler içinde bakarken, Hz. Fatih elindeki kâselerden birini uzatıp içmesini söyler. Süleyman Efendi(K.S) her ikisini de içer.
    Senelerce önce rüyâsında Rasülüllah (S.A.V)’i görerek aldığı emirle, Bağdat’ta kürsüye çıkan Abdülkadir Geylâni (K.S) Hazretleri ne konuşacağını düşünürken yine sevgili peygamberimizin (S.A.V) emriyle
    “Yâ Ali koş evlâdıma yardım et” fermânıyla ve Fahr-i Kâinatın bir mübârek tükrüğü ile bülbüller gibi coşan Abdülkadir Geylâni misâli, ilmin eşiğine gelen Süleyman Efendiye de “Rasulüllah Efendimizin izniyle Hz. Fatih tarafından iki kâse su içirilmiştir.
    İşte bu iki kâse su, Süleyman Efendi (K.S) nin hem zâhiri ve hem de bâtınî ilimlerde yed-i tûla (zirve) sahibi olacağına işâret ediyordu.

    Fatih’te Sahn Medresesine kayıt yaptırmak için gelen Süleyman Efendiye medresenin kadrosunun dolu olduğu söylenir, yalnız bodrum katta yer olduğu bildirilir. Burası öyle bir yerdir ki, penceresi dahi yok, mum ışığında ders çalışılabilen bir mekân. Râzı olursan orada kalıp tahsilini yapabilirsin derler. Süleyman Efendi (K.S) medresede okuma hevesiyle bu teklifi seve seve kabul etmiştir. Ne Hikmetse, bir çok müstesnâ büyük âlimlerin yetiştiği yerde o bodrum olmuştur. Süleyman Efendi (K.S) medreseye adım atarken yeni mezun olmuş bir büyük âlimle karşılaşır. O âlim genç Süleyman Efendiye çeşitli sualler sorar. Aldığı cevaplardan çok memnun kalınca medresede okuduğu kitaplarını Süleyman Efendiye hediye eder.

    Fatih’te Sahn Medresesine kaydolan Süleyman Efendi “Büyük” lakâbıyla da anılan Bafralı Ahmed Hamdi Efendi’nin ki bu zât, devrin en büyük dersiâmlarındandır, ders halkasına dâhil olur. Buradaki tahsil hayatı da oldukça parlak ve başarılı geçer. Derslere olan iştiyâkı ve üstün zekâsıyla dikkatleri celbeder. Medrese muhitlerinde kendisi hakkında “yetişirse iyi bir âlim olacak” görüşü yaygın olur. Ahmed Hamdi Efendi onun hem aklını, hem de derslerini öğrenme hususundaki kâbiliyetlerini takdir eder, o derse gelinceye kadar talebeleri meşgul eder, o gelince derse başlardı. Zaman zaman dersini takip için onu yerine halef bıraktığı oluyordu. Ona olan hayranlığından, nesebi yakınlıkta arzu etmiş, fakat, takdîr-i ilâhi, bu işin gerçekleşmesine müsaade etmemişti.

    Süleyman Efendi, İstanbul’da ki tahsili sırasında, bir yılda veya iki yılda bir olmak üzere izne gelebilmektedir. Bu sıla-i rahimler sırasında Osman Efendi oğluna gâyet hürmetkâr davranmaktadır.
    Günler günleri kovalar ve Süleyman Efendi, tarihler 1916’yı gösterirken, Bafralı Hamdi Efendi’den icâzetnâmesini alır. Derecesi birinciliktir ve Süleyman Efendi, 28 yaşındadır.
    İlmî kariyerine son noktayı koyabilmek ve dersiâm olabilmek maksadıyla, Süleymâniye Medreselerinden Medresetü’l Mütehassisîn’e kaydolur.(Hafız Ahmet Paşa Medresesi 30 Eylül 1916) Seçtiği bölüm “Tefsir ve Hadis’tir. Medresetü’l Mütehassisine kaydolmadan önce, Medresetü’l Kuzât ( Kâdı yetiştiren mektep)’inde (şimdiki Hukuk Fakültesi) giriş imtihanını birincilikle kazanmış, fakat bunu büyük bir sevinçle pederine mektupla bildirdiği zaman ondan aldığı telgraf şu olmuştur.
    “Süleyman; ben seni cehenneme göndermek için İstanbul’a göndermedim.”
    Pederleri bu telgraf ile kendisine peygamberimizin “üç kâdıdan (hâkimden) ikisi cehennemde, birisi cennettedir.” Hadisi şerifini hatırlatıp kâdılığa yönelmemesini istiyordu.
    Süleyman Efendi (K.S) pederine telgrafla verdiği cevapta kendisinin asla kâdılığa talip olmadığını, maksadının ise devrinin bütün zâhiri din ilimleri sahasında kemâle ermek ve vukûfa sahip olmak istediğini bildirerek pederlerini rahatlatır. Gönlünü huzûra erdirir.

    Süleyman Efendi (K.S) büyük bir iştiyakla Medresetü’l Mütehassisin’e devam eder. Azim ve gayretin neticesi olarak daha 2. Sınıftayken 1918 yılında tefsir, hadis ve usul-ü fıkıh şubelerinden İstanbul müderrisliği ruûsuna nâil oluyor. Nihayet 27 Mayıs 1919’da Medresetü’l mütehassisinin tefsir ve hadis şubelerinden birincilikle mezun olup dersiâm (Ord.Pröfesör) olduğu gibi Medresetü’l Kuzat’tan da (Hukuk Fakültesi) iyi derece ile diplomasını alıp Kaadilik rütbesine ulaştı. Böylece hukuk ilimlerinde de “yedi tûlâ sahibi olur. Ancak Süleyman Efendi(K.S) hiçbir zaman hâkimliğe talip olmadı. Onun yapacağı işler hazır bekliyordu.
    Süleyman Efendi (K.S.) harf inkılâbını tasvip etmiyordu. Bundan fevkalâde rahatsız olmuştu. Konuşmalarında sık, sık bu konuyu dile getiriyor ve alfâbe değişikliğinin getireceği sıkıntılara dikkat çekiyordu. İslâm’a, İman’a, âdet ve an’anelere, san’at’a, ticaret ve ziraate; en zararlısı, İslam harflerinin kaldırıp atılmasıdır, buyururlardı ve misal olarak Japonya’yı verirlerdi. Atom bombasının atılmasıyla Japonya Amerika’ya boyun eğmek zorunda kaldı, ancak okuyup yazma ve milli kültürleri hususunda serbest bırakılmayı müttefiklerine kabul ettirdi. Bilindiği gibi kısa sürede kendi eserleriyle geliştiler.

    Alfâbe değişikliği demek insanın geçmişi ile, kültürüyle bağının koparılması demektir. Dünyalar değerindeki ilmi ve fikri eserlerin kütüphâne raflarında tozlanması, çürümeye terk edilmesi demektir. Bırakın avam kesimi, ilâhiyat tahsili yapan gençlerin bile büyük kısmı bugün bu eserleri okuyup anlayamamaktadır. Bu da sonu yıkıma giden, toplumda maddi mânevi sıkıntılar meydana getiren bir durumdur.
    Harf İnkılâbıyla alâkalı olarak, meşhur İtalyan Türkolog Prof. Rossi, Viyana da verdiği bir konferansında “Güzel Türkçe’yi hiçbir kuvvet yıkamamıştır. Yeni harfler yıkacaktır. Bu harfler müslüman Türklerin geçmişleriyle, tarihleriyle, gelenekleriyle alâkalarını koparacaktır.” diyordu.

    Yeni devrin siyâsi simâlarının hâkim olduğu anlayışı en bâriz şekilde gösteren ifâde, “Bizim ne şark ile, ne şark milletleriyle, ne müslümanlıkla, ne islam ilimleriyle münâsebetimiz yok. Onlardan bütün alâkamızı kestik kendilerini tanımıyoruz.” Hâriciye vekili Tevfik Rüştü Aras’ın büyük bir cüretkârlıkla söylediği sözlerdi bunlar. Bu ülkeyi yöneten insanların zihniyeti bu yöndeydi. Buna benzer daha nice ifâdeler, beyânatlar vardır. Merakı olanlar TBMM zabıtlarını ve konuya ilgi duyan, değerli araştırmalar yapan yazarların eserlerini okuyabilirler.
    İşte böyle bir devirde Süleyman Efendi vazifesini icrâ etmeye çalışıyordu. Vâizlik hizmetini hiç aksatmadan yapıyordu. Uzun müddet İstanbul’un Sultanahmet, Süleymâniye, Yeni câmi, Şehzâdebaşı, Kasımpaşa camii kebir ve daha nice câmilerde vaaz etmiştir. Dedik ya İstanbul’da o zaman mevcut olup da vaaz etmediği câmi yoktur desek yeridir. O kendisine Peygamber Efendimizin şu Hadis-i şerifini şiâr edinmiştir. “Din nasihatle kâimdir. Din nasihatle kâimdir, Din nasihatle kâimdir.”

    Aynı zamanda mensubu bulunduğu Nakşî tarikatının başbuğlarından olan Şâh-ı Nakşibend Hazretlerinin “Tarikunâ tarîkus-sohbet” sözünü kendine düstûr edinmişti. Bulunduğu her mekânda irşad vazifesiyle uğraşmış, din ve îman mevzularını yasak olmasına rağmen her şeyi göze alarak en ince teferruatına kadar anlatmıştır.

    Ayrıca Süleyman Efendi Süleymâniye Medreselerinde İslam Hukukundan başka Roma hukuku, Deniz ve Kara Ticaret Hukuku ile Devletler Hukuku da tahsil etmiş bulunmaktaydı. Süleyman Efendi bu kadar kısa zamanda bu ilimleri okumuştu ama nasıl ? Boş vakit geçirmek nedir bilmezdi. Derslere daha fazla vakit ayıra bilmek için uykusunu kısardı. Dünyada makam ve mevkide gözü yoktu. O maddi ve mânevi bütün ilimleri tahsil ederek ileride alacağı mânevi vazifeye hazırlık yapıyordu. Mâlum “tek kanatlı kuş uçmaz” diye bir söz vardır. Süleyman Efendi dine hizmet etmek, Ümmeti Muhammed’in kurtuluşunu temin etmek için bütün gayretini gösterip ilim tahsil ediyordu. İlim tahsili hususunda kapasitesini o kadar zorlardı ki, bazen okuduğu kitapların sahifelerine kanlanan gözlerinden kanlı yaşlar damlardı. Uykuya karşı amansız bir mücadele verirdi. Uykuya mağlup olmayıp, çok ders çalışmak için her gün bol miktarda kahve içerlerdi. Uzun kış gecelerini ders çalışarak, fâideli geçirmek için pencereden uzanıp aldıkları bir avuç karı sıkıştırıp kar topu haline getirdikten sonra, gömleği ile omurilik soğanı arasına koyardı. Vücudunun sıcaklığı ile yavaş yavaş eriyip sırtından aşağı akan kar suyu daima uyanık bulunmasını sağlardı.

    Uykuya hasret öyle günleri geçerdi ki; Bir gün kendi kendine şöyle düşünür, “Bir ay hiç bir şeyle meşgul olmam, istirahat eder, dinlenirim, bu geçen sıkıntıları unuturum.” Ancak ileride de göreceğimiz gibi bu hayallerini uygulama sâhasına geçirmeye fırsat bulamayacaktır. Bu esnâlarda bir rüya görür ve kendisinin uykuya hasret kalacağını, mühim vazifelerin kendisini beklediğini, çok gayret etmesi gerektiği ikâzını alır.
    Böylece Süleyman Efendinin maddi tahsil hayatı noktalanmış oluyordu. Devrinin akli ve nakli ilimlerini en iyi derece ile tahsil etmişlerdi. Artık Süleyman Efendi müfessirdi, muhaddisti. Zira Medresetü’l Mütehassisinin tefsir ve hadis bölümünden icâzet almıştı. İcâzet, işin maddi yönünü gösteriyordu. Fakat o dersiamlık ve vâizlik hayatında bunu bil fiil icra ediyordu. Seçmiş oldukları mevzuu ile ilgili âyet ve hadisleri mutlaka okurlardı.

    Süleyman Efendinin Kaadılığı da vardı. Zîra Medresetü’l Kuzât (Hukuk Fakültesi) mezunuydu. Hukûki meselelere karşı engin bir vukûfu vardı. Lâkin o hiç bir zaman kâdılık yapmaya teşebbüs etmemiştir.
    “Süleyman Efendi(K.S)’nin hayran olduğumuz husûsiyetlerinden biride şu idi. Hazret bir mes’elenin izâhını yaparken dâima delille konuşurdu. Konuşmaları mutlaka bir âyet-i celîle ve hadis-i şerife istînâd ederdi. Yeri geldiğinde derhal Arapçasını da okurdu. Âyet ve Hadis-i Şerif ile irtibatlandırmadan konuştuğuna hiç rastlamadım. Bunun daha ilerisi var mı? Tam bir Osmanlı müderrisi idi. Ayrıca bir müceddid husûsiyeti taşıdığını her hâl ve hareketiyle ispat ediyordu.”

    Gerçekten de Süleyman Efendi, zâtına mahsus tatlı bir üslupla hitap ederdi. İstanbul’da vaaz etmediği câmi pek kalmamıştır dersek mübalağa yapmış olmayız. Her yerdeki vaazında; onun konuşmalarından istifâde etmek için ve onunla tanışabilmek için büyük kalabalıklar olurdu. Âyet-i Kerimelerin ve Hadis-i şeriflerin sebebi nüzul ve vurûdunu da dikkate alarak tefsirini, îzahını akıllarda en iyi derecede kalacak şekilde yapardı. Konuşmalarında dini, dünyevî, insanlar için faydalı olan şeylerden bahsederdi. O devirde yasaklanmış olan bazı mes’eleleri bile dile getirmekten korkmazdı. Bir gün Sultan Ahmet Camii vaazında Cezayirli müslümanlardan bahsetmiş , hükümetimizin onların aleyhine olan tutumlarını eleştirmiş “devlet yardım etmiyor bâri biz müslümanlar hiç değilse dua ile yardım edelim, Cezayir müslümanları, kadınları kollarındaki bileziklerini, parmaklarındaki yüzüklerini vererek İstiklâl harbinde bize yardım etmişlerdir. Eğer onlara yardım etmezsek, onların hürriyet ve istiklalleri için geceleri kalkıp hiç değilse iki rek’at namaz kılıp yalvarmazsak mes’ul oluruz efendiler” deyip onlar için dua etmişlerdir. Bundan dolayı da karakola celbedilerek ifâdesi alınıp mahkemeye sevk edilmiştir. Bir hayli mahkemeden sonra berâet etmiştir.

    Süleyman Efendi (K.S.) dünya politikasını dış ve iç siyaseti takip ederdi. Her gün gazete aldırır ve dış politika ile ilgili kısımlarını okurdu. Pratik zekâsının ve tecrübesinin ürünü olarak ilerde nasıl bir siyâsi yol takip edileceğini kestirir ve bunda isâbet ederlerdi. Tahsil hayatının sona ermesinden sonra da boş vakit geçirmek nedir bilmezdi. Hep halkı irşad etmek için vaazlarda bulunur, vaaz haricinde yine kendini sevenlerle bir araya gelip, Ümmet-i Muhammed’in evlâdına nasıl fâideli oluruz diye istişârelerde bulunurdu.

    Talebe Temin Etmede Takip Ettiği Yol ve Yöntemler:
    İlk zamanlar talebe bulma sıkıntısı çeken Süleyman Efendi (K.S.) eline geçen talebeleri kendinden ayrılmayacak şekilde bağlamıştı. Yani onlara hem ders okumanın faziletlerini öğretiyor, hem de talebeliği sevdiriyordu. Bir anne ve babanın çocuklarına gösteremeyecekleri ilgiyi, şefkati talebelerine o gösteriyordu. Talebe onun velî nimetiydi. Onların her şeyiyle ilgileniyordu, her türlü sıkıntılarını giderir, onlarla hemhâl olurdu. Hasta oldukları zaman da bizzat kendisi götürür veya ehemmiyetli bir işi varsa bir başkasıyla doktora gönderirdi. Bu hususu doktoru Kamil Karakayalı Bey bizzat müşâhede etmiştir. Onun anlattıklarına göre Süleyman Efendinin (K.S.) tıpa tabâbet bilgisine de meyli vardı. Doktor Kamil Karakayalı onun bazı bilgilerinden kendisinin de istifâde ettiği söyler.

    Bir gün bir zat Süleyman Efendiye müracaatla: Efendi hazretleri oğlumu okutmak istiyorum, ne ücret alıyorsunuz? Diye sordu. Süleyman Efendi (K.S.) de sen çocuğunu hemen getir, talebeden para alınmaz. Talebeye para verilir. Okusun da, dinine, kitabına, milletine hizmet etsin buyurdular. Nitekim, zât-ı şerifleri buyurdukları gibi eski âdetleri kökünden değiştirip, bu usûlü ihdâs ettiler. Görülmemiş bir uygulamaydı bu, talebeden para almadığı gibi harçlık da veriyordu. Talebenin iâşesini zaten kendisi karşılıyordu. Memuriyetten aldığı paranın bir kuruşunu kendisi için harcamamıştır.Hatta bu hususta şahsî mülklerini satarak talebelere harcamıştır. Her gün derse başlamadan önce talebelerinin hâlini hatırını sorardı. Bir sıkıntıları varsa onu elinden geldiğince halleder, derse başlayacak olan talebeyi psikolojik yönden zinde tutardı. Bazen de tatlı latifeler yapardı. Bu sâyede talebeler onu bir hocadan çok, kendileri üzerine titreyen merhametli bir baba olarak görürlerdi.

    Talebelerine maîşet endişesi içinde olmamalarını tavsiye ederdi. Allah için okuyan kimsenin dünyalığının da iyi olacağını söylerdi. Talebelerine “Oğlum ilimsiz ibâdetin tadı olmaz. Tek kanatlı kuş uçmaz. İnsanların dünyaya dalıp, istikbal sevdâsına daldıkları şu günde Mevlâ’nın ilmini okuyacağız. O, insana iki cihanda izzet ve şeref veren âlî bir iştir. İhlas ve samimiyetle Allah ve Rasulüne yönelen, gölge gibi dünyayı ve hayrı kendine tâbi kılar. Ahirete çalışan, dünyayı elde eder. Dünyaya çalışan ise ahireti kazanamaz. Zîrâ âhiret hakikat, dünya haleftir. Eğer ağacı kökünden götürürsen gölge de beraberinde gelir” diye mâlumat ve tavsiyelerde bulunurlardı. Bu yumuşak muâmeleden talebeler fevkalâde memnun olup etkileniyorlardı. Hocalarının gerçek bir âlim ve çok büyük bir mürşit olduğuna, ihlasla ve Allah rızası için bu işi yaptığına inanıyorlardı. Zaten doğrusu da bu idi.

    Talebelik yapmak için Anadolu’dan çarıklarını sürüyerek gelen köylü çocukları izinli olarak veya Ramazan ayı münâsebetiyle evlerine İstanbul Beyefendisi olarak dönüyorlardı. Bunların bu giyim kuşamı, edepli halleri ve hepsinden önemlisi küçücük çocukların kürsülerden halka vaaz etmesi, bülbül gibi şakımaları milleti hayretler içinde bırakıyordu. Bu vesile ile yeni, yeni ders talebesi geldiği de oluyordu. Ders okurken baskın olur endişesi taşıyan talebelerine; “Endişeye mahal yok. Burası Dâr-ül Emân’dır. (İnnellâhe Meanâ) Allah bizimle beraberdir. Sırrı bizde. Mahzun olmayın. (Nasırtü Birru’bi) sırrı bizde”. Diyerek talebelerin yüreklerine su serperdi. Bu teselliler talebe için son derece önemliydi. Söylenilen sözler, gerçeğin tâ kendisidir, çünkü Cenâb-ı Hakk kendisine ve Rasulüne doğru hicrete çıkana, dinine hizmet edene elbette sıkıntı ve darlık vermeyecektir. Din düşmanlarının şerrinden muhafaza edecektir.

    Dini Öğretmek İçin Verdiği Mücadele ve Talebe Bulamama Sıkıntısı

    Her şeyden evvel Silistreli Süleyman Efendi (K.S.), gerek tertemiz ve şerefli nesebi îtibâriyle, gerek zamanındaki geçerli ilimlerin tamamını biliyor olması ve gerekse şeriat-ı garrâ-i Muhammediye-yi harfiyyen yaşama gayreti sebebiyle, ulûm-u dîniyeyi öğretmeye tam ehil bir zâttı. İşte bu ehliyet ve dirâyet, ilmiye sınıfını yeniden diriltme ve yeşertme sevdasındaki onu ısrarlı kıldı.

    Talebe okutmayı seçmişti, fakat talebe bulunmuyordu. O günkü idarenin din üzerine uyguladığı baskı ve zulümden korkan, sinen insanlar, bırakın okuyup yazmayı, “Allah demekten bile korkuyorlardı. İslâm’ın 5 temel şartının bile yerine getirilemediği, hatta bir hatim, bir yağmur duası merâsiminin bile tertiplenemediği, kişinin kendi evlatlarını bile okutamadığı bir hürriyetsizlik ortamıydı. Hocalar hocalıklarını, müslümanlar müslümanlıklarını gizlemek zorundaydı. “Herkes pireler gibi saklanıyor ve ortaya çıkmıyordu”.
    Süleyman Efendi Allah’ın dinini öğretme işinin kendisine yüklendiğini biliyordu ve bu işin mesuliyetinin ne demek olduğunu da biliyordu. Çünkü kendisi ilim tahsil etmişti ve bu öğrendiklerini başkasına öğretmesi gerekiyordu. Öğretmez ise Allah indinde mes’ul olacağını biliyordu. Hatta kendisine niçin kendini bu kadar yıpratıyorsun diye soranlara: “Yarın hesap günü var. Allah-ü Teâla kullarından soracak, Süleyman verdiğim ilimle ne hizmet ettin, onu sana bu kara topraklara getir de göm diye mi verdim? Derse ne cevap veririm” derdi ve bu meyan da diğer âlimleri eleştirirdi. “Zamâne âlimlerinin bu husustaki gafletleri büyüktür. Sözde vârisi Enbiyâ’yız derler. Nebilerin bıraktığı miras şeriat-ı Ahmediye’ye hizmettir. Onlar kendi evlatlarına dahi öğretmiyorlar”.

    Evet onlar okutmuyorlardı. Ancak Süleyman Efendi okutmak istediği halde talebe bulamıyordu, talebe bulmakta güçlük çekiyordu. Hatta bu meyanda bazen dersiâm arkadaşlarını ziyaret eder, torunlarını okutup okutmadıklarını sorardı. Onlardan; nerede, artık böyle bir devirde nasıl okutabiliriz ki cevabını alınca çok üzülürdü. Kendisine verilmesi halinde okutabileceğini söylerdi. Ancak bu da kabul görmezdi. Talebe bulabilse her hâlükarda okutacaktı, birde talebe bulamayınca iyice kahroluyordu. Öyle anlarda gelir evindeki iki kızını okuturdu. Bunu yaparken düşüncesi; bâri onlara öğreteyim de onlarda yarın evlenince kocalarına öğretirler, çocuklarını okuturlar, hiç olmazsa kendilerini kurtarırlar fikriydi. Bazen talebe bulur, birkaç gün okuttuktan sonra onlarda kaçar giderlerdi.

    Süleyman Hilmi Efendi (K.S.), o zor günleri şöyle anlatıyor:
    “Okutma imkânı yoktu, fakat okuyan dahi bulamadım. Bir zaman geldi, mebus (milletvekili) maaşı kadar para verip talebe okutmak istedim, bulamadım. Parayı alıp kaçıyorlardı, çünkü korkuyorlardı. O zaman ümidim kırıldı. Bu ilimler yeryüzünden kaybolacak diye korkuyordum. Bunun üzerine kızlarımı okutmaya başladım. İleride torunlarım olursa onlara öğretirler ve böylece bu ilimler yeryüzünden kaybolmaz, dedim. Fakat sonradan Cenab-ı Hakk sebepler halketti ve okutma imkanı buldum. Yaşlılardan başladık, gençler daha sonra geldi ve şimdi yürüyor. Bütün bunlar Cenâb-ı Hakk’ın bize lütfudur.”

    Evet önce yaşlılar gelmişti. Süleyman Efendi bir yandan İstanbul’un değişik camilerinde vaaz ediyor, bir yandan da camilerin müezzinliklerinde, apartman bodrumlarında, bulabildiği her yerde talebe okutmaya çalışıyordu. İlmiyye sınıfının ilk tohumları şekillenirken, aynı zamanda vaazlarıyla ve husûsi sohbetleriyle, ilmiyye sınıfını maddeten ve mânen destekleyecek gönüllüler halkasını teşkil etmeye çalışıyordu. Önce yaşlılar gelmişti. Gedik paşadaki Azakzaâde apartmanının bodrumunda, Avukat Osman Bey, Hacı Refik, Mehmet Efendiyle oluşan halkaya, sonra, sonra, Biletçi Hüseyin efendi, Tüccar Çırpanlı Mustafa Efendi, Beypazarlı Terzi Ali Bey, Kalaycı Hocalar dâhil oluyor. Samimiyetle, İhlasla söylenen “Allah” lafzının etrafındaki çember gittikçe büyüyordu.

    Yeni, yeni tutuşan kandillerin etrafında, yeni halkalar oluşuyordu. Topçular da, Kısıklı da, Şehzâdebaşı’nda. Bu arada gizli polis teşkilatının amansız takipleri sürüyordu. Tutuklamalar, nezâretler, sorgular, işkenceler, zulümler, onun azimli ve şerefli direnişi karşısında eriyip gidiyordu. İstanbul’da bunalttılar, Çatalca’nın Kabakça’ya, oradan Kuşkaya mağarasına...
    Yine yakaladılar, Toroslar’a gitti. Toros yaylalarında çadırlarda talebe okuttu.. Yıldıramadılar, durduramadılar. “Bizim hiç duracak zamanımız yok. Ümmet-i Muhammed’in evlatları Cehenneme bir sel gibi akıp giderken, biz onlara seyirci kalamayız. Bu selden ne kütük kurtarırsak kârdır” diyordu. Vâizlik belgesini iptal ettiler. Hiç oralı olmadı. Güya maddi imkansızlıklarla yoracaklar, ona rahatsızlık vereceklerdi. “Biz, değil yorgunluk, rahatsızlık, mezara gidiyor dahi olsak, okumak, okutmak ve hizmet denince, koşarız” buyurmuştu.
    Hâlisâne niyetle yola çıkıldığı için halka yavaş, yavaş genişliyordu. Küçükte olsa, bu sevindirici manzara 1943 yıllarına tekâbül ediyordu. Süleyman Efendi, 1924 yılından bu yıllara kadar didinmiş, göz yaşları dökmüş ki; Bunların meyvesi olarak bu sevindirici tabloların ilk temelleri teessüs etmiştir.Günümüzde bu tablolar dallanıp budaklanmış, her tarafa yayılmıştır. Zaten İslam dâvası garip gelmiş garip gidecektir. Hz. Peygamber (S.A.V.)de yıllarca kendisine îman eden bulamamıştı.

    Müşriklerin her an baskısı altındaydı. Az olan müslümanlar rahat bir şekilde ibâdetlerini yerine getirip İslâmi ilimleri öğrenemiyorlardı. Ama Allah Rasulünün gece gündüz demeyen gayretleri sonucu İslam dini zamanla neşv-ü nemâ bulmuştur. Süleyman Efendinin de karşılaştığı zorluklar ve sıkıntılar sanki insana Hz Peygamberin bi’setinin ilk yıllarını andırıyor.

    Yaşlı da olsa, gelen bu talebeler Süleyman Efendinin yüreğine su serpiyordu. Yeni, yeni talebe geldikçe âdeta dünya onun oluyordu. Bu denli kendini islâma, dine hizmete ve bu millete adamıştı.
    1949’da resmi Kur’an kurslarının açılmasına izin veren kanunla, nizamlı, intizamlı, yerleşik olarak başlayan teşkilatlanmalar, 1950 Demokrat Parti iktidarının getirdiği nisbeten rahat ortamda, hızla inkişâf etti.

    SÜLEYMAN EFENDİ (K.S.) HAZRETLERİNİN ESERLERİ

    A) Kur’an Harf Ve Harekeleri: Kur’an-ı Kerimi öğrenmede yepyeni bir tertip ve usül olan bu Elif cüzü altı sahifeden oluşmaktadır. Efendi Hazretleri bu eseriyle kubbeyi habbe yapmış, yani hazmı, yutulması zor olan şeyi küçültmüş ve hazmı yutulması kolay hâle getirmiştir. Böylece Kur’an-ı Kerim-i öğrenmeyi birkaç güne hatta saate sığdıran bir iksir olmuştur.
    Diğer Elif cüzleri ile uzun zaman, hatta bazıları aylarca okuduktan sonra Kur’an-ı Kerim-i okumayı öğrenebilirken bu elif cüzü ile birkaç günde Kur’an-ı Kerim-i okumak mümkündür. Bu elif cüzünün de kendine has bir okutma usulü vardır. İnanılmayacak bir şey değildir. Kendimiz öğrendiğimiz gibi yaz tatillerinde, sıbyan mekteplerinde, küçücük yavrulara dahi bir haftada öğretiyoruz.
    B) Risâle-i Kibrit-i Ahmer: Seyr-u sülûk için bâzı ehemmiyetli mevzuları ihtiva eden bir risâledir. Ehillerinin ziyâdesi ile müstefid olabileceği bir eserdir.
    C) Mektuplar Risâlesi: (Bazı mesâil-i mühimme): Yine bunda da tarikat erbâbının hallerinden, sohbet ve âdâbından tarikat ehlinin ictinâb etmesi gereken şeylerden bahseden, hacimli bir kitaptır. İçindeki mâlumatlar hakikaten sadra şifadır. Okuyan kimseyi derin derin düşündürecek olan fâideli bir eserdir.
    D) Hepsinden önemli olan “CANLI ESER” diye hitap ettiği talebeleridir. “Eser müessirine delâlet eder.” Kaidesince talebelerine bakarak Süleyman efendi ‘nin zâhiri ve bâtınî cephesini bir nebze olsun anlama imkanı buluruz. Bin bir sıkıntılarla yetiştirilen bu iman nesli bugün aynı saflığı, aynı kararlılığı muhafaza etmektedir. Tasavvufi inançları gereği; sanki efendi hazretleri aralarındaymış gibi daima onun rûhâni terbiyesindedirler. Bu anlayış onları hizmet hususunda hep dinamik tutuyor. Onun en büyük kerâmetlerinden birisi ,öyle bir devirde tek başına o kadar talebe yetiştirmesi ve kalıcı bir kuruluş olan Kur’an Kurslarını tesis etmesidir. Onun yetiştirmiş olduğu talebeleri, yıllarca bu milletin mânevi susuzluklarını gidermiş ve geçmişlerinden ve dinlerinden kopmalarını önlemişlerdir.

    Süleyman Efendi de oturup ciltler dolusu eser yazabilirdi, bunu yapmaya kapasitesi yok değildi. Bilakis muâsırlarından daha yetenekliydi. Ancak o, bazı sebeplerden dolayı eser yazmaktan kaçınmıştır. Kendisine niçin eser yazmadığını soranlara bir defasında şöyle cevap vermişti. “Biz kitap yazıp eserlerimizin raflarda çürümesini arzu etmedik. İlmimizi yaşayan nesillere aktarıyoruz ki, onlar eser yazarlar, biz eser yazacak eserleri yetiştirdik. Böylece ilmimizi gelecek nesillere miras bıraktık. Selefin mum ışığında yazdığı paha biçilmez, hazine gibi eserlerin bir kısmının toprağa gömülerek çürüdüğünü, bir kısmının da kütüphane raflarında tozlanmaya terkedildiğini gördüm. Medreseleri kapanmış, yazısı değiştirilmiş, dini, ilmi ve kültürü yok olmaya yüz tutmuş zamanımızda, kitap yazmaktansa, yazılmış olan ilmi eserleri anlayacak ve anlatacak, ilmi, satırdan sadır’a intikal ettirecek, yaşatacak talebe yetiştirmeyi daha lüzumlu bulduğumdan kitap yazmadım” buyurmuştur.

    Süleyman Efendi Hz. nin Faaliyetleri:
    1-Süleyman Hilmi Tunahan (K.S.) Efendi Hazretleri Ehl-i sünnet Velcemaat inancına bütün talebelerini eksiksiz bağlı olarak yetiştirmiştir. Tedris zincirine aldığı Emâli ve Nesefi adlı metin kitaplarla, İslam akâidinin ve ehl-i sünnet düşüncesinin temelini öğretirken, Şerh-i Akâid (Kestelî) ile de, günümüzdeki ve tarihteki sapıklıkları talebelerine tanıtmış ve dalâlet fırkalarına düşmekten korumuştur. İnanç sapıklığı içinde bir tek talebesi yoktur.
    2-Türkiye’de İmâm-ı Rabbâni Hazretlerini tanıtmıştır. Onun öğüt ve hadis-i şeriften sonra en muteber kitabı iki ciltlik aslı Farsça olan “Mektûbât” adlı eser, ilk defa onun talebeleri tarafından Arapça olarak yeniden bastırılmış ve ilim erbâbının hizmetine sunulmuştur.
    3-İslâmiyeti, tercüme kitaplardan yâhut kendi yazdığı eserlerden öğretmek yerine, Hz. Ali’nin (R.A.) hazırladığı Emsile’den başlayarak, bütün büyük ulemânın bilhassa Osmanlı Medreselerinin takip ettiği Temel ders kitapları vasıtasıyla İslamiyeti kaynağından, orjinal dilinden Arapça’dan okutmuş ve öğretmiştir. ÖŞÜR farizasını Türkiye’de yeniden ihyâ için çalışmıştır.
    4-Tarikatı, sadece “hoş sohbet vasıtası” haline getiren son devrin tembelliğini yıkmış, onu, kitleleri harekete getiren, şeriat için çalışan insanların hareket ve heyecan vasıtası kılmıştır. Bu yüzden kerâmete îtibar etmemiş, kendisi kerâmet izhârından müstağni davrandığı gibi, talebelerine de aynı yolu tâlim etmiş, “En büyük kerâmet, ümmet-i Muhammed’e hak yolu telkin etmektir.” Buyurmuştur.
    5-Lâik maarifin din adamı yetiştiremeyeceğini yetiştirmekte samimi olmayacağını olamayacağını temel fikir olarak ortaya koymuştur. Hayatı boyunca İslamiyeti RESMİ İDEOLOJİNİN tasallutundan ayrı tutabilmek için çalışmış ve kendi teşkilatlandırdığı müesseseler KUR’AN KURSLARI bünyesinde buna muvaffak olmuştur.
    6-Bilhassa son iki asırda Hıristiyan Batı hıyânetinin tesirinden kurtulamamış ŞAM ve KAHİRE ulemâsı ve CÂMİÜL-EZHER yerine İSTANBUL müderrislerini ve OSMANLI medreselerini örnek almış ve talebelerine OSMANLI’yı misal göstermiştir.
    7-Kendisine mânevi salâhiyet verildiği andan itibaren hem KÂDİRİ ve hem de NAKŞÎ tarikıyla vazife tarif etmiş,zamanında ŞEYH olarak tanınanlara haber göndererek, onları kendisinin varlığından ve selâhiyetinden haberdâr etmiştir. Said-i Nursi, Abdülhakim-i Arvasi Hazretleri ve Sami efendi dahil tanınmış birçok zevâtla muhabere etmiştir.
    8-Sahte şeyhlerle, tasavvufu ve tarikatı İslamiyetin dışına çıkarmak isteyenlerle mücâdele etmiştir. Bilhassa VAHDET-İ VÜCUTÇU geçinen “İnsan da Rahmandır. Allahtır, abid ile mabud arasında fark yoktur” diyenlere karşı mücadele vermiş “BİZ HAYATTAYIZ” demiş ve onların faaliyetini tesirsiz hale getirmiştir.
    9-“Kuran-Kerimi en kısa zamanda okumayı öğreten ELİF CÜZÜNDEN başka kitap yazmamıştır. Bir zamanlar Akâid Dersi okuturken başlattığı Takrir yazdırma işinden vazgeçmiş ve talebelerine şöyle demiştir:
    10- Duydum ki bazıları hocalarının yazdığı kitabı okumak her şeye yeter diyorlarmış ve yerine göre KUR-AN`dan üstün tutuyorlarmış. Ben talebelerimin bu sapıklığa düşmelerinden korkarım. Her ilim yazılıdır. Ben anahtarını size okutuyorum.
    11-Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri, cemiyetten uzakta yaşamak yerine, cemiyetin içinde Müslümanlığı yaşatmayı tercih etmiş ve “Dışımız halk ile içimiz hak ile” buyururken, İslâmiyete ters düşen kılık kıyafete de kat’iyen itibar etmemiştir.(Kendileri kış-yaz ceketten uzunca, pardesü`den kısaca olan bir kıyafet tercih etmişlerdir.)
    12-Dünya gündemini yakından takip etmişler,bu mevzuda İmâm-ı Rabbâni Hazretlerinin “devrinin zâhiri idârecilerini bilmeyen hidayete kavuşmuş değildir” sözünü şiar edinmişlerdir. ( Her sabah bir “Yeni Sabah” gazetesi aldırıp, “Dış politika” yazarının yorumlarını okutturduklarını talebeleri anlatmaktadır.) Günlük hadiseleri ve dünyadaki Müslümanların meselelerini câmi kürsülerinden dile getirmiş, yerine göre, zamanın Başbakanına cami kürsüsünden hitap ve tavsiyeleri olmuştur.
    13-Talebelerini hayatlarında daima itidâle teşvik etmiş, ifrat ve tefridden uzak kalmalarını tavsiye etmiştir.
    14-Kısacası Süleyman Efendi (K.S.) Hazretleri, Kuran-ı kerimde bahsedilenleri yaşamış ve yaşamak istemiş, sünnet-i şerife uygun bir hayat sürmüştür. Her işini İslam üzere ayarlamıştır. Süleyman Efendi Hazretleri budur . İslâmiyetten başka bir ölçü onu tarif edemez. Allah şefaatine nâil eylesin (AMİN)
    Bu gün onun açtığı Yurtlar dünyanın her tarafına yayılmış, Amerika, Avrupa, Türki cumhuriyetlerinin tamamı, Rusya, G.Afrika ve diğer ülkelerde Allahın kitabını okutmaya ve yaymaya çalışmaktadırlar.
    Onun yurtları ve yurtlarında kalan öğrencileri hiçbir adli olaya karışmamışlar, ve Yurtlarında bu gün çeşitli okullara ve Üniversitelere giden binlerce vatan evladına hizmet vermektedirler.

    SAİD NURSİ HAZRETLERİ’NİN SÜLEYMAN EFENDİ HAZRETLERİ HAKKINDA SÖYLEDİĞİ SÖZLER:

    “Süleyman Efendi, işâret buyurulan zattır"...
    Bediüzzaman Said Nursi’yle ilgili olarak Yeni Asya Gazetesi’nde 3 Mayıs 1976 tarihinde Av. Abdurrahman Şeref Laç’la yapılan mülâkattan iktibas edilmiştir.
    “Bizim bugün başlıca vazifemiz; îman’ı muhafazaya çalışmaktır. Bunu yapıyoruz. Biz tedrîsat yapmıyoruz. İslâm’ın esâsı maddi ve mânevi kurtuluşun kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’in okutulup öğretilmesi ve yalnız Türkiye’ye değil, bu yolla bütün dünyaya yayılması işini birâderim Süleyman Efendi ve O’nun tesis eylediği Kur’an Kursları yapıyor. Hem de çok kısa zamanda yapıyorlar. Eskiden 0-5 senede öğrenilen İslâmi ilimleri şimdi Kur’an Kursları -2 sene içinde öğretiyorlar. Âlim yetiştiriyorlar. Fakih (Fıkıh âlimi) yetiştiriyorlar. Müfessir yetiştiriyorlar. Bu hâl bir mûcize-i kur’âniyyedir.

    Bugünkü bu şaşılacak hal hakkında ben küçük yaşlarda iken; benim gözlerime doğru bir ışık çakmış ve beni ikaz eylemek istemişti. O zaman her halde tekâmül etmemiş olduğum için anlayamamışım. Şimdi anlıyorum, îzah edeyim. Ben 6 yaşında iken Şirvan’dan Siirt’e gittim. Bir çok İslâmi ilimleri, Kur’an-ı Kerim’in mûcizesi olarak çok kısa zamanda ve sür’atle tahsil eylemiş bulunuyordum Siirt’teki büyük Müslüman âlimlerle münâzaraya girdim. Hepsini mağlup ettim. O büyük âlimler hayret içinde kaldılar ve beni takdir eylediler. Ben bu hâlime çocukluk sâikası (hevesiyle) ile mağrur oldum.

    İşin esâsını o zaman anlayamamışım. Halbuki bu hâl bana bir işâretmiş. Sanki Rabbim bana demek istemiş ki: “Ey Said, ileride bir zaman gelecek İslâmiyet sıkışacak neşr-i Kur’an, neşr-i İslâm için uzun seneler bulunmayacak. Bunları bir senede, iki senede öğrenmek ve öğretmek ihtiyacı hâsıl olacak. İşte o zaman nasıl ki, şimdi sen; kısa bir zamanda büyük âlimlerle münâzaraya tutuşacak kadar ilim kudreti iktisap ettin. Seninkinden çok daha kısa zamanlarda, İslâm âlimleri yetişecek ve ehl-i küfür ile mücâdele edecek sevgili kullarım ortaya çıkacak.” Ben o zaman bu işareti anlayamamışım. Ama şimdi hakikat tezahür etmiş bulunuyor. Biraderim “Süleyman Efendi” işâret buyurulan zâttır. Büyük tedris işi ile meşgul oluyor. O’nun Kur’an Kursları; Neşri Kur’an ve Neşri İslâm’ı bütün dünyâyı hayretlere gark edecek çok kısa zamanda başarıyor.”
    İşte o zamanın din mazlumlarından birisi olan Said-i Nursî, Süleyman Efendi Hazretleri hakkında bu sözleri söylemiştir.

    Süleyman Efendi, tarikatı sadece “hoş sohbet vâsıtası” hâline getiren son devrin tembelliğini yıkmış onu, kitleleri harekete getiren, şeriat için çalışan insanların hareket ve heyecan vâsıtası kılmıştır. Bu yüzden kerâmete itibar etmemiş kendisi kerâmet izharından müstağni davrandığı gibi talebelerine de aynı yolu tâlim etmiş. “En büyük kerâmet ümmeti Muhammed’e Hakk yolu telkin etmektir.” Buyurmuştur. Kendisine mânevi selâhiyet verildiği andan itibaren hem Kâdirî hem de Nakşî tarikatıyla vazife tarif etmiş, zamanında şeyh olarak tanınanlara haberler göndererek onları kendisinin varlığından ve selâhiyetinden haberdâr etmiştir. Said-i Nursi, Abdülhakim Arvâsi,ve Adana’lı Sâmi Efendi de dâhil bir çok zâtlarla muhâbere etmiştir. Süleyman Efendi cemiyetten uzakta yaşamak yerine, cemiyetin içinde Müslümanlığı yaşatmayı tercih etmiş ve “dışımız halk ile, içimiz Hak ile” buyurmuşlardır.

    SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S) HAZRETLERİNİN NASİHATLERİ

    Bir Üniversite Talebesine Nasihatleri

    Adapazarı’lı bir zât olan Osman Eslek, Ziraat Fakültesi’ne devam ettiği yıllarda, Süleyman Efendi (K.S.) Hazretlerinin yanında ve himâyesinde bulunuyordu. Süleyman Efendinin, akrabalarından olan bu genç talebeye, beş maddelik bir nasihatı vardır ki, bütün üniversite talebelerinin dikkatle öğrenmesi ve uyması gereken düsturları ihtivâ etmektedir.

    Süleyman Efendi Hazretleri (K.S.), nasihatları sıralamadan önce de “Evlâdım, bu beş hususa riâyet edersen, hem cemiyette îtibarın hem de âhirette yerin iyi olur” buyurmuşlardır. Bu nasihatlere muhatap olan Osman Eslek tarafından Hasan Arıkan Hoca efendiye ve ondan da bize intikal etmiştir. Beş maddede toplanan bu güzel nasihatlar, şöyledir:
    1) Allah yolunda ol, dosdoğru ol, verdiğin sözün eri ol. Evlâdım, ağzın laf ediyorsa dilinle doğru ol, sözünle doğru ol. Sana inanan kişilere karşı sözünden cayma. Eğer sözünü tutarsan “söz” olur ve seni Cennete götürür, tutmazsan “köz” olur. Elinle doğru ol. Kolunu, muzırda değil yardım işinde kullan. Tartıyla iş yapıyorsan terazinde, ölçüyle iş yapıyorsan metrende ve litrende doğru ol. Doğrunun doğruluğu bütün sülâlesine akseder, hepsini hayra götürür.

    2) İnsanları sev ve kimseyi kendinden alçak görme. Tevâzu sahibi ol, zîra en hâlis ziynet alçak gönüllülüktür. Mütevâzi olan kimse, en güzel ziyneti takınmıştır. Kimseyi kendinden aşağı görme. Hayatta haset etmeden say, kıskanmadan sev. Bazı insanlar, başkasındakini istemez. Öyle olma. Gıpta et, fakat haset etme. Zira Allah’ın huzuruna fesatla çıkılmaz.Memur olduğun zaman, sana gelen vatandaşlara sakın yüksekten bakma, yanına geleni ayakta bekletme. Yanında, daimâ bir sandalye bulundur ve oturtuver. Biraz dinlendirdikten sonra hâlini sor, işini hallet. Sakın ha, “bugün git yarın gel” deme! İşini, o gün bitir. Eğer öyle yapmazsan on parmağım yakanda olacaktır.Eğer memursan ve başında müdürün varsa, haset etmeden say, kıskanmadan sev.İnsanlar muhteliftir. Bazısı daha kabiliyetli, bazısı daha yakışıklıdır. “Ben niye onun yerinde olmayayım” deme, elindekinden de olursun. “Allah bana bir verirse, arkadaşıma, komşuma iki versin” diye düşünürsen, seninki üç olur. Eğer arkadaşın veya komşun böyle düşünmüyorsa, onunki ikide kalır.Senden daha iyi hizmet edecek olan varsa, makâmını ona ver. İşte vatanperverlik budur.

    3) Çalışkan ol, üretici ol. Zîra Peygamber Efendimiz “çalışmak ibâ dettir” buyuruyor. Evlâdım, alınteri olmadan hiçbirşeyin kıymeti bilinmez. Tarlanı ek, mahsülünü al, komşuna ver, ağaç dik... Sadaka-i câriye, iyi evlat yetiştirmek, ilmi eser bırakmak ve ağaç dikmektir ki, ağaç dikmek en efdalidir. Bunun için biz, heykel dikmeyeceğiz, yeşil ağaç, yeşil âbide dikeceğiz.Bir dut ağacı 400 sene, ceviz ağacı 700 sene, kestane ağacı 900 sene, çınar ağacı 1500 sene yaşar. Ihlamur ağacı dik, çiçeği şifalıdır. Bursa’da Osman Gazinin ve Orhan Gazinin diktiği bin senelik çınarlar var. Ben bekarken, her sene bir ağaç dikerdim. Şimdi evliyim ve yengen için de her sene bir ağaç dikiyorum. Ben reklam sevmiyorum, kendini methetmek gibi oluyor. Bu yüzden herkese söylemedim, fakat sen bil. Benim Fatih ve Beyazıt Camii yanında birer tane çınar ağacım var.

    4) Bildiğini öğret, temiz ol ve temizliğinle örnek ol. Münevver kişi, münevvir kişi demektir. Öyleleri var ki, üç fakülte bitirir de, hasedinden, kıskançlığından (dolayı) hiçbir şey öğretmez. Gerçek münevver, bildiğini yapan ve öğreten kişidir. Temizlik, ibadettir ve imanın yarısıdır. Eğer sokakta birisi hata yapmışsa (yola pislik atmışsa) sen, onu ayağının ucu ile örtüver...

    5) Günde en az bir kişiye iyilik et, gönlünü al. Çünkü cennetin yolu, gönül almaktan geçer. Gönül almak, Cennetin Firdevs kapısını açmaktır. Bu beş maddenin en kolayı, fakat en “içten geleni” de budur. Bir gönül kazanmak, 40 vakit namaza bedeldir. Bir gönül kırmak ise, 40 vakit namazın sevabını kaybettirir. Ben sabahları kalkarken, “Ey Allah’ım, bana, bugün bir kişiye iyilik yapmak nasip eyle” diye dua ederim. Evden çıktığında veya eve dönerken karşından gelen ilk kişiye selam ver. Onun vermesini beklersen olmaz, evvela sen ver. İşte o zaman, o da sana karşılığını verecektir. Veren el, alan elden, sunan gönül, alan gönülden azizdir...



    "Allah şefaatlerine nâil eylesin"
    30 Kasım 2007
    #1
  2. Süleyman Hilmi Tunahan (Kur'ana ve ilme adanmış bir ömür) Cevapları

  3. [​IMG]

    SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN K.S
    30 Kasım 2007
    #2
  4. [​IMG]
    SÜLEYMAN EFENDİ HAZRETLERİNİN İSTANBUL KARACAAHMETTEKİ KABR-İ ŞERİFİ
    30 Kasım 2007
    #3
  5. paylasim icin saol
    6 Aralık 2007
    #4
  6. paylaşım için saol........
    16 Aralık 2007
    #5
  7. paylaşım için teşşekürler...
    16 Mart 2008
    #6
  8. Ben de ilginize teşekkür ederim..
    21 Mart 2008
    #7
  9. Paylaşım İçin Teşekkürler...
    24 Nisan 2008
    #8
  10. Güzel bir paylaşım. Teşekkürler.
    1 Ekim 2008
    #9
  11. Bu bilgilerin kayankları nedır??
    yazarmısınız??
    12 Ekim 2008
    #10
  12. Bu bilgiler Prof.Ahmet AKGÜNDÜZ'ün Süleyman Hilmi Silistrevi isimli kitabında mevcut. Oradan daha geniş bilgi edinebilirsiniz..
    28 Ekim 2008
    #11
  13. Sn.Süleyman Hilmi Tunahan'ın, laiklik ilkesiyle yönetilen bir devletin darülharp olduğu orada Cuma namazı kılmanın şartlarının oluşmadığı şeklinde görüşü olduğunu bir yerden birkaç yıl önce okudum.Diğer yandan Sülaymancı diye anılan insanların Cuma namazı kılmak için ayrıca toplanıp uygun bir mekanda bu namazı eda ettiklerini duymuştum. Anayasa'da D.İ.Bşk.lığının laiklik doğrultusunda hizmet vereceği yazılı.Bu İslam ile bağdaşmayan birşey.Esasen bu başkanlığın şimdiki konumu hem İSlam'a hem de laikliğe aykırıdır. Devlet cami yaptırmaya yetkili değilken, son düzenlemeyle tüm camilerin ve yapılacak olanların 3 ay içinde devlete devredileceğine dair DİB kanununa hüküm konuldu(halen yürürlükte).Laik devlet cami sahibi oluyor (el koyuyor, gasbediyor), içine laik imam koyuyor sonra tutup Cuma namazı kıldırıyor, üstelik ayne öğle namazı vaktinde hem Cuma namazı hem de öğle namazı kılınıyor (imam kıldığndan cemaat da onu taklit ediyor, Allah hangisini kabul ederse o geçerli olurmuş..). Tunahan'ın sağlığında bu kadar ileri gidilmemişti yani günümüzdeki uygulamayı görmeden bir hüküm vermişti, müritleri/talebeleri bu hükmün geçerliliğine hala inanıyor mu? Sorum budur. Teşekkürler.
    15 Ocak 2009
    #12
  14. bu senin dedigin cuma namazi meselesi her yerde oyle cuma namazinin gerceklesmesi icin belli sartlar vardir bunlar ram gerceklesmedigi icin oyle kiliniyor ve eger cuma namazinda problem oldugunda vakit namazinin gecmemesi icin ben italyada bulundum sehirde araplar diger afrikali muslumanlarda war onlarda oyle kiliyorlar cuma namazini ve imam kildiginda cemeat taklit ediyor degil bilen veya isteyen kiliyor onu cuma namazinin farzinda cikiyor millet genelde ama kilmak isteyenler kaliyor genelde. 2.mesele devlet cami yaptirmaya yetkili degildir ama yaptirabilir laik devlette bunu yapmasinda beis yoktur nasil kilise ve sinagog yaptiriyorsa bu devlet ama halkinin hayatina tecavuz etmesi problemdir burada mesele dini meselelerle bunlar dunyadaki en kati fransada bile devlet dini kurumlar uzerinde egemenlik kurmaya calismaz ama turkiyede hersey farkli laikligin amaci bile laiklik degil devletin dini kontrol etmesidir.
    10 Şubat 2009
    #13
  15. s.a sizi bu paylasımızda bediuzzaman said nursiye yaptıgınız hakaretlerden dolayı kınıyorum "İşte o zamanın din mazlumlarından birisi olan Said-i Nursî," demek ona buyuk bir hakarettir din mazlumu diye bir hitap yoktur ha suleyman hilmi tunahan hazretleride buyuk bir zattır ama ustadıma yapılan bu hakaret cezasız kalamaz [kizgin][kizgin][kizgin][kizgin][kizgin][kizgin][kizgin]
    21 Haziran 2009
    #14
  16. aid Nursi yakın geçmişimizde yetişmiş en büyük İslam alimlerinden ve fikir adamlarındandır. 1873'te Bitlis'in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyünde dünyaya gelmiş, 1960'da Şanlıurfa'da Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Genç yaşta edindiği dini ve pozitif bilimlerdeki derin bilgisi, devrin ilim çevreleri tarafından kabul görmüş, küçük yaştan itibaren dikkati çeken keskin zekası, kuvvetli hafızası ve üstün kabiliyetleri dolayısıyla "Çağının eşsiz güzelliği" anlamına gelen "Bediüzzaman" sıfatıyla anılmaya başlanmıştır. Bediüzzaman Said Nursi, Doğu'nun en acil ihtiyacı olarak gördüğü eğitim problemini çözmek için din ve eğitim bilimlerinin birlikte okutulabileceği ve Medreset-üz Zehra ismini verdiği bir üniversite kurulmasını sağlamak için 1907'de İstanbul'a gelmiştir. Derin bilgisiyle buradaki ilim çevresine de kendini çok kısa süre içinde kabul ettirmiş, çeşitli gazete ve dergilerde makaleler yayınlatmış, hürriyet ve meşrutiyet tartışmalarına katılarak hükümete destek vermiştir.
    Dönemin hükümeti, Said Nursi'nin üniversite ile ilgili dilekçesine ilgi göstermemiştir. Hatta İstanbul'daki ilim adamlarının, talebelerin, medrese hocalarının ve siyasetçilerin ona olan ilgisinden rahatsız olmuş, Bediüzzaman'ın önce akıl hastanesine daha sonra da hapishaneye gönderilmesini sağlamıştır.
    Said Nursi'nin serbest bırakılmasından kısa süre sonra 23 Temmuz 1908'de II. Meşrutiyet ilan edilmiş. Bu dönemde Bediüzzaman meşrutiyet ve hürriyet kavramlarının İslamiyet'e aykırı olmadığını anlatmak için İstanbul'da çeşitli yerlerde konuşmalar yapmış, Doğu'daki aşiret reislerine Bediüzzaman imzasıyla telgraflar çekmiştir. Yayınladığı bu makaleler ve yaptığı konuşmalarda yatıştırıcı bir rol oynamasına rağmen, 1909'da 31 Mart olayına karıştığı iddia edilerek haksız ithamlarla tutuklanıp, idam talebiyle yargılanmış, ancak beraat etmiştir.
    Bediüzzaman bu olaydan sonra tekrar Doğu'ya dönmüş, I. Dünya Savaşında talebeleriyle milis kuvvet oluşturarak savaşa katılmıştır. Gönüllü alay komutanı olarak büyük yararlılıklar gösterdiği I. Dünya Savaşında Rusya'da esir düşmüş, üç yıl süren esaret hayatının sonunda Sibirya'daki esir kampından kaçarak İstanbul'a gelmiştir.
    İstanbul'da devlet büyükleri ve ilim çevreleri tarafından büyük bir ilgiyle karşılanan Bediüzzaman, Dar-ül Hikmet-i İslamiye (İslam Akademisi) azalığına tayin edilmiştir. Buradan aldığı maaşla kendi kitaplarını bastırarak parasız olarak dağıtmaya başlamıştır. Said Nursi daha sonra İstanbul'un işgali sırasında işgalcilerin gerçek niyetlerini ortaya koyan Hutuvat-ı Sitte (Şeytanın Altı Desisesi) isminde uyarıcı bir broşür hazırlamış, bu hareketi, İngiliz işgal kuvvetleri komutanının emriyle ölü veya diri ele geçirilmek üzere aranmasına sebep olmuştur. Milli mücadeleyi savunmuş ve destek olmuştur. Bu hareketleri Anadolu'da kurulan Millet Meclisi'nin beğenisini kazanmış ve Ankara'ya davet edilmiştir. 1922'de Ankara'ya geldiğinde devlet merasimiyle karşılanan Bediüzzaman, kendisine yapılan Şark Umumi Vaizliği, milletvekilliği ve Diyanet İşleri Başkanlığı tekliflerini reddetmiştir.
    Said Nursi 1925 yılında Şeyh Said isyanı çıktığında, olayla hiçbir ilgisi olmadığı halde, Van'da inzivaya çekilmiş olduğu yerden alınarak Burdur'a, oradan da Isparta'nın Barla ilçesine sürgüne götürülmüştür. Bediüzzaman Risale-i Nur Külliyatı'nın büyük bir kısmını burada yazmıştır.
    Nur Risalelerini önlerindeki en büyük engel olarak gören çevreler, 1934 yılında daha yakından kontrol edebilmek amacıyla Said Nursi'nin Isparta'nın merkezine getirilmesini istemiştir. 1935 yılında ise polisler burada da çalışmalarına devam eden Said Nursi'nin oturduğu evde arama yapmış ve bütün kitaplarına el koymuştur. Bediüzzaman emniyete götürülerek sorgulanmış, ancak suç unsuru bir şeye rastlanmayınca serbest bırakılmıştır. Ancak birkaç gün sonra, yeni tutuklamalarla birlikte Said Nursi ve Risale-i Nurlar hakkında soruşturma başlatılmış, Bediüzzaman ve 120 Nur talebesi askeri araçlarla Eskişehir Hapishanesine gönderilmiştir.
    Bediüzzaman, vatana ihanet iddiasıyla yargılandığı dava süresince tutuklu kalmıştır. Daha sonra ise Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi'nin verdiği kararla, Said Nursi'ye 11 ay hapisle birlikte Kastamonu'da mecburi ikamet; on beş talebesine de altışar ay hapis cezası verilmiştir.
    Polis gözetimi altında mecburi ikamet için Kastamonu'ya getirilen Said Nursi, 1943'te Isparta savcısından gelen talimat üzerine yeniden tutuklanmıştır. Ağır hasta olmasına rağmen Ankara'ya oradan da trenle Isparta'ya getirilmiştir. Risale-i Nur ile ilgili davaların Denizli'deki davayla birleştirilmesi üzerine ise Denizli'ye sevk edilmiştir. Denizli hapsi yine tecrit altında başlamış, çok zor şartlar altında geçen yeni hapishane dönemi ve yargılama safhalarında da Bediüzzaman, Risale-i Nur'un yazımına devam etmiştir. Sonrasında ise 1944'te verilen beraat ve tahliye kararına rağmen, dönemin hükümeti Said Nursi'nin Afyon'un Emirdağ ilçesinde zorunlu iskana tabi tutulmasını emretmiştir.
    Bediüzzaman burada hükümet binasının karşısında bir odaya yerleştirilerek gözetim altına alınmıştır. Camiye gitmesine bile müsaade edilmediği, devamlı takip ve gözleme tabi tutulduğu Emirdağ sürgünü, Denizli hapishanesindekinden bile çok daha ağır ve zor şartlar altında geçmiştir. Bu dönemde, hukuki yollarla Bediüzzaman'ı etkisiz hale getiremeyen muhalifleri onu zehirleyerek öldürme yoluna gitmişlerdir. Hayatı boyunca yirmi üç defa denenecek bu teşebbüslerin üçü Emirdağ sürgününde gerçekleşmiştir.
    Bu zulümler yaşanırken Bediüzzaman'ın talebeleri tarafından Risale-i Nurlar çoğaltılmış ve böylece Kuran tebliğinin geniş kitlelere yayılması sağlanmıştır. Özellikle de teksir makinelerinin kullanımıyla birlikte bu çalışmalar daha da hızlanmıştır.
    1944'te Denizli Ağır Ceza Mahkemesinin beraat kararının Yargıtay tarafından onaylanmasıyla birlikte Bediüzzaman serbest bırakılmıştır. Ancak Risale-i Nurlar'ın her geçen gün yaygınlaşarak insanlara ulaşması dönemin hükümetini rahatsız etmeye başlamıştır. Ocak 1948'de Said Nursi ve on beş talebesi evlerinden ve işyerlerinden alınarak Afyon hapishanesine gönderilmiştir. Ancak tüm bu ağır ve zor şartlara rağmen Bediüzzaman eserlerini yazmaya devam etmiştir.
    Aralık 1948'de Said Nursi hakkında 20 ay ağır hapis cezası kararı verilmiş, ancak karar temyiz edilmiş ve Bediüzzaman lehine bozulmuştur. Ancak Yargıtay'ın bu kararına rağmen Afyon Ağır Ceza Mahkemesi yargılamayı uzatarak 20 aylık sürenin cezaevinde geçmesini sağlamıştır. Hak etmediği cezanın süresini tutukluluk haliyle dolduran Said Nursi, Eylül 1949'da serbest bırakılmıştır. Fakat Ankara'dan gelen bir emirle bu sefer de Afyon'da mecburi iskana tabi tutulmuş ve Emirdağ'a ancak Aralık ayında dönebilmiştir.
    Bediüzzaman'a 1951'de Emirdağ'da, bundan hemen bir yıl sonra da İstanbul'da, Gençlik Rehberi adlı kitabı nedeniyle birer dava daha açılmıştır. İstanbul'da yapılan duruşmada mahkeme lehte karar vererek davayı sonuca bağlamıştır.
    Ocak 1960'ta Ankara'ya girmesi polis tarafından engellenen Bediüzzaman buradan Isparta'ya gitmiştir. Bu dönemde ağır hasta olan 83 yaşındaki Said Nursi, daha sonra talebeleriyle birlikte Urfa'ya gitmiştir. Burada, yürüyemeyecek kadar rahatsız olan Said Nursi'nin yerleştiği otele gelen polisler, İçişleri Bakanının emriyle Bediüzzaman'ı Isparta'ya geri götürmeye çalışmışlardır. Said Nursi bu baskılar sürerken Hakkın rahmetine kavuşmuştur.
    21 Haziran 2009
    #15
  17. eline sağlık kardes sağolasın
    19 Temmuz 2009
    #16
  18. Allah onlardan razı olsun
    12 Nisan 2010
    #17
  19. Calbıyık Kardeşim "o zamanın din mazlumlarından birisi olan Said-i Nursi Hz.leri" ifadesinde asla o zata hakaret yoktur öyle bir kastımız da olamaz. Süleyman Efendi Hz.de Said-i Nursi Hz.leri de daha bunun gibi nice büyük zâtlar ve Alllah dostları "Din mazlumu" değil mi.. Siz kelimenin anlamını bilmiyorsunuz galiba, hakaret diye nitelendiriyorsunuz..

    Din mazlumu demek: Din için zulme uğrayan insan demektir. Peki Said-i Nursi din için zulme uğramamışmıdır, sürgünlere gitmemişmidir.? Süleyman Efendi Hz.leri din için nice zulumlere maruz kalmamış mı..? Hapislerde yatmamış mı..? Bu nasıl hakaret olur.. Allah dostlarının hepsine saygımız ve hürmetimiz vardır.. Dîn-i mübîn'i yaymak için çalışan âlimlerimizden Allah dostlarından Allah razı olsun, hepimizi şefaatlerine nâil eylesin.. O Allah dostları hep birbiriyle haberleşmiş, zaman zaman görüşmüş, istişare etmişlerdir, onların bir birine sonsuz sevgi ve muhabbetleri varken bize ne oluyor ki, sanki bunlar birbirlerine karşıymış gibi lanse edilmeye çalışılıyor..

    Cuma namazı meselesine gelince bu konu ilmi ve Fıkhî bir konudur, insanların kendi yorumlarıyla anlaşılan ve tartışılan bir konu değildir.. Bu konuda ilmihal kitaplarının tamamında geniş açıklamalar mevcuttur.. Önce bu konuda bilgi sahibi olmak, ondan sonra konuşmak gerekir.. Yukarıda açıklanan konular yanlış ve zanna dayanan şeylerdir.. Cuma namazının sıhhatinin şartları ve Vücûbunun şartları diye iki türlü şartları vardır. O konular Fıkıh ve ilmihal kitaplarında mevcut, veya İnternetten de bu bilgilere ulaşmak mümkündür.. Dini konularda tam bilgiye sahip olmadan fikir yürütmek doğru değildir..
    15 Ocak 2011
    #18
  20. Bu bilgilerin bir çoğu Prof. Ahmet AKGÜNDÜZ'ün Arşiv belgeleri ışığında Süleyman Hilmi Tunahan-Osav yay. adlı kitabında mevcuttur..
    23 Ağustos 2013
    #19
soru sor

Süleyman Hilmi Tunahan (Kur'ana ve ilme adanmış bir ömür)

Alakalı Aramalar:

  1. risale i kibriti ahmer oku

    ,
  2. seyfettin alkan wikipedi

    ,
  3. kibriti ahmer süleyman hilmi tunahan