öğretmenler Günü İle İlgili Anı Atatürkün öğretmenlerle İlgili Anıları

İsimli konu WH 'Yararlı Bilgiler' kategorisinde, fazil_koc üyesi tarafından 30 Nisan 2013 tarihinde yazılmıştır. Konu Özeti: öğretmenler Günü İle İlgili Anı Atatürkün öğretmenlerle İlgili Anıları. Bu paylaşımımda öğretmenler günü ile ilgili anı ve atatürkün öğretmenlerle ilgili anıları hakkında kısa kısa bilgiler bulabilirsiniz. Lütfen... atatürkün bayrağımız ile ilgili anıları Öğretmenler Günü İle İlgili Sözler ...

  1. Bu paylaşımımda öğretmenler günü ile ilgili anı ve atatürkün öğretmenlerle ilgili anıları hakkında kısa kısa bilgiler bulabilirsiniz. Lütfen yararlandıysanız ve Yararlı Bilgiler paylaşımlarımızın devamını istiyorsanız konuya teşekkür edin. öğretmenler Günü İle İlgili Anı Atatürkün öğretmenlerle İlgili Anıları ile iligli olan sorularınızı ve merakınızı gidereceğini düşünüyorum.

    öğretmenler günü ile ilgili anılar öğretmenlerle ilgili anılar ögretmenle ilgili anı öğretmen ile ilgili anılar öğretmenle ilgili anılar

    [​IMG]

    Öğretmenler Günü İle İlgili Anılar



    BİR EMEKLİ ÖĞRETMENİN VEDA KONUŞMASI

    Sevgili çocuklarım. Benim iyi öğrencilerim,
    Bu gün sizler yeni bir ders yılına başlıyor, bense öğretmenliğimin 50. yılını yaşıyorum. Büyük zaman dilimlerinden bir yüzyılın yarısı.
    Cumhuriyetimizin kurulduğu acı günler içinden geldim. Mustafa Kemal Gazi'nin, Atatürk'ün yolundan, izinden geldim. Bu yapıya öğretmen yönümle, yönetici yönümle, sanatçı yönümle küçük taşlar koydum. Bunlar arasında bilgi, düşünce duygu ve en önemlisi inanç yapılarına harç kattığım sizler de varsınız.
    Üç yıldan beri aranızdayım. Şu anda okuttuğum öğrencilerimle; kendilerine sınıf dışı hocalık ettiğim sizlerin karşısında nasıl bir heyecanı taşımakta bulunduğumu takdir edersiniz.

    Sevgili çocuklarım,
    Burası benim son okulum, sizler son öğrencilerim, değerli hocalarınız da son öretmen arkadaşlarımdır. Demek istiyorum ki, 50 yılın özü, sonu hiç unutulmayacak olanı sizlersiniz... Anılarınız, hayalleriniz gözlerimden ve yüreğimden hiç silinmeyecek! Bilimde, sanatta, memleket kaderinde söz sahibi, büyük hizmetler sahibi binlerce öğrencimin heykelleşen son görüntüleri, son kıymetli emanetleri sizlersiniz. Sizleri son durağıma kadar gönlümde taşıyacağım...

    Benim yiğit.
    Benim güzel.
    Benim iyi öğrencilerim.
    Bu, benim size son dersimdir. Müsade ederseniz son dersimi de boş geçirmeyeyim. Dersimizi boş geçirmeyelim... Sizlerden 50 yıl boyunca istediklerimi, her şeyin üzerinde istediklerimi bir kere daha tekrarlayalım, özetleyelim: Bu vatanın, bu milletin çocuklarısınız. Vatan, bu millet sizin oldukça siz de varsınız, o yoksa sizler de yoksunuz, Ona karşı mert, çalışkan ve doğru olunuz... Çağımız bilgi çağı, teknik çağı, yüksek kültürler çağıdır. Öğrenimde amacınız sadece bir yukarı sınıfa geçme değil,
    sadece bir diplomaya sahip olma değildir. Asıl amacınız geçerli, etkili, faydalı ve sizi her toplumda, her işte ön planda tutacak üstün bir kültür ve yeteneğe sahip bulunma olmalıdır. Ülkelerin nüfusu arttıkça, ülkemizin nüfusu arttıkça buna daha da çok ihtiyaç duyulacaktır. Bunu da akıldan çıkarmayınız..,
    Okulunuzu, öğretmenlerinizi seviniz. Büyük başarılarınız ancak bu el ve gönül birliğinden doğar. Ailenizi seviniz. Ailesiz mutlu olmak mümkün değildir, Onların emeğini, sevgisini, dileklerini iyi değerlendiriniz, içinde doğup büyüdüğünüz yuvayı hep sıcak bulunuz, hep sıcak tutunuz, Sıcak tutunuz ki, yakın gelecekteki sizlerin yuvaları da sıcak ve mutlu olsun. Aileler sağlam, yuvalar mutlu olmazsa vatan zayıf düşer, millet sevgi gücünü kaybeder.
    Tanrı'nın size ve güzel yurdumuza bağışladığı nimetlere şükürler olsun deyiniz, Az bulursanız, bu toprakları daha verimli, daha sevimli yapmak için biraz da sizler gayret gösteriniz, eksiğini tamamlayınız. Yani sizlere de iş düştüğünü biliniz. Yurdumuz buna her yönden elverişli ye lâyıktır. Böylece yaşamayı, tabiatı ve dünyayı daha güzel ve daha sevimli bulursunuz.
    insanları, insanlığı seviniz. Dünya artık çok küçülmüştür. En uzak ülkeler bile birbirleriyle kapı komşu gibi mesafeleri kısaltmışlar, yakınlaşmışlar, Komşular dost geçinmelidir. Birbirlerinin zararına davranış içine girmedikçe birbirlerinden sevgilerini esirgememelidirler...

    Sevgili öğrencilerim, Sevgili arkadaşlarım.
    Sevgili anne, baba ve kardeşler,
    Sanıyorum ki, bana ayrılan beş dakikalık son dersin, son dersimin mânevi zili çalmak üzeredir. Başarılarınız ve mutluluğunuz için yüreğimin bütün cömertliğiyle Tanrı'dan dileklerde bulunacağım. Bu bir veda konuşmasıdır. Yollarımız ayrılıyor demeye dilim varmıyor. Yollarımız hiçbir zaman ayrılmayacaktır. Çünkü hepimiz; büyüğümüz, küçüğümüz Atatürk'ümüzün, Ata'mızın yolundayız. Bıraktığımız iz ve eserlerle bundan sonra da hep beraber olacağız. Bizden sonrakilerle de beraber olacağız. Bir evin başka başka odalarında gibi... Hepinizi bu duygu ve düşünceler içinde sevgiyle kucaklarım.

    Coşkun ERTEPINAR
    Milli Eğitim Dergisi

    BEN ATATÜRK'ÜN ARKADAŞIYIM (*)

    "Ben 1920 yılında Ankara'da doğdum bütün çocukluğumda bu kentte geçti. Atatürk'te benim doğduğum yıllarda Ankara'ya gelmişti. Biz çocukluktan çıkmaya çabalar, büyürken, Atatürk'te büyüyordu.Atatürk'ü tanıdığımda sanıyorum ki 7-8 yaşlarındaydım. İstasyondan Samanpazarı'na çıkan yokuşun ortalarında, o zamanlar, Türk Ocağı denilen mermer, görkemli bir yapı yükseliyordu.
    O günlerin Ankara'sında Atatürk hemen, hemen haftanın birkaç gününde gelir, bu yapının yükselişi ile ilgilenirdi. Evimiz denizciler caddesinde olduğundan, benim yaşımdaki çocuklarda gider, bu yapının kırık mermerlerinden birer parça alır, gazoz kapağı oynardık. Bu oyun gazoz kapaklarını bir çemberin içine dizmek ve oradan bir mermerle dışarı çıkarmak biçiminde oynanırdı.

    Mermer kırıklarını almaya gittiğimizde çoğu zaman Atatürk'ü görürdük. Otomobilin çevresinde motosikletli polisleri, arabalara binmiş yakınları ile Atatürk'ün gelişi her zaman belli olurdu. Benim yaşımdaki, mermer almaya gelmiş çocuklarda yani bizlerde tek sıra dizilir, Atatürk'ün önümüzden geçmesini beklerdik. Bizi böyle askermişçesine tek sıralı dizilmiş gören Atatürk'te önümüzden geçerdi.

    Artık öyle olmuştu ki biz de Atatürk de birbirimizin tanışı olmuştuk. Bazen önümüzden geçerken kimimizin yanağından sıkar, saçını okşar, kimimizin adını sorardı. Bu tanışıklık,Türk Ocağı'nın yapımına kadar aylarca yıllarca sürdü.Öyle olmuştu ki, Atatürk çoğumuzun adını unutmayacak kadar bizleri tanımıştı.Tek sıra olduğumuzda, " Nasılsın Mehmet? Nasılsın Ahmet? Sınıfını geçtin mi? Kuş palazı olduğunu duymuştum iyileştin mi? " gibi sorular soracak kadar bizleri tanır olmuştu.

    İlkokulu bitirdik, ortaya başladık. O zaman Ankara'da bir ortaokulla bir lise vardı, ikisi de bir arada öğrenim yapardı.Atatürk Çankaya'da sıkıldığı zamanlar okulumuza gelir, bazı sınavlara girerdi. Sınavlarda sorular sorardı. Lisede, sorulan sorulara iyi yanıt verenleri Avrupa'ya okumaya yolladığını duyardık. Bunları duydukça da, "Ah, Atatürk bizim sınavımıza da girse bizde sorulara yanıt versek bizi de Avrupa'ya gönderse....." diye özenirdik.
    Benim sınavlarıma girmedi. Başka arkadaşlarımın sınavlarına girdiğini biliyorum. İçlerinde Avrupa'ya gidenler de oldu.

    Biraz daha büyüdük, izci olarak Atatürk'ün önünden Cumhuriyet bayramlarında geçtik. 19 Mayıs törenlerinde önünde jimnastik gösterileri yaptık. Adı sonradan Türk Ocağı'ndan Halk Evi'ne çevrilen yapıda verilen öğrenci temsillerinde oyunlar oynadık. Bizleri de hep gördü lisenin son sınıfında idim. Bir öğleye doğru idi. Dersten çıkıp bahçede oynarken Halk Evi'nin tepesindeki bayrağın yarıya indirilmiş olduğunu gördük. Okulu, öğretmenleri , yöneticileri bir hüzün kaplamıştı. "Ne oluyor?" dememize kalmadı. Atatürk'ün öldüğü, bayrağın onun için yarıya çekildiği kara haberi kulaktan kulağa dolaştı. Öğretmenlerimiz ne yapacaklarını, bize ne diyeceklerini şaşırmışlardı.
    "Hadi, bu gün okul kapalı..." dediler. Evlerimize gittik.

    Atatürk'ün İstanbul'da öldüğü haberi bütün kente yayılmıştı. O zamanlar Ankara Atatürk demekti. Ankara başımıza çöker gibi oldu.
    " O benim arkadaşımdı...." diye hıçkıra, hıçkıra ağlamıştım. Büyükler, " Nereden arkadaşın oluyor? " diye sorduklarında:
    " Mermer alırken, hep bizi sever okşardı. " diyordum. Bundan olacak, Atatürk'e hep çocukluk arkadaşım gözüyle bakmışımdır.
    Onun yüceliğini aradan çok yıllar geçtikten sonra daha iyi anlıyorum. Ama anlatabiliyor muyum?...."

    (*) Anı, gönderen kişiye ait değil, bir alıntıdır.

    Gönderen : Uğur YİYİT
    Keçiören Lisesi / ANKARA

    BİR DAHA GELSEM DÜNYAYA

    Güneşli bir yaz sabahıydı. Güneşin bütün ışıkları dolmak istermişcesine sızıyordu odanın penceresinden içeri. Güneşin pırıltıları gibiydi genç öğretmenin duyguları da. Sabahın ilk saatleri, güneşin ilk ışıkları yeni umutların ve çalışmaların başlangıcıydı onun için. Masasına oturmuş o gün yapacağı işleri plânlıyor, önceliklerini belirliyordu. Kapısı çalındı o sırada. Orta yaşlı bir bey, bir bayan ve bir çocuk bekliyordu kapının önünde. Önce baba girdi içeri, hayatın bütün yükünü taşır gibi sanki omuzlarında, neyle karşılaşacağını bilmeyen bir insanın tedirginliğiyle süzerek etrafı. Anne gelmeye çalışıyordu arkasından. Ama pek de rahat gelemiyordu. Çünkü kızı çekiyordu eteğinden geriye doğru. Girmek istemiyordu içeriye. Annenin ısrarları ve çabaları sonucu içeriye doğru yöneldi. Anne önde o arkada girdiler içeriye. Kız annenin eteğine sıkıca sarılmış, arkasını da duvara dayamış olarak, kocaman yeşil gözleriyle süzdü bir anda içeride olup bitenleri.

    Yedi sekiz yaşlarındaydı. Kıpkırmızı yanakları terlemeye başlamıştı. Ne olup bittiğini, nereye, niçin geldiğini anlamaya çalışan birinin telâş ve ürkekliği vardı bütün hareketlerinde. Ürkek bir kuş gibiydi âdeta. Yüreğinin çırpınışı bile yansıyordu sanki odaya. Belli ki yolunda gitmeyen bir şeyler vardı, çocuk için. Dünyayla ve insanlarla olan ilişkisi yolunda gitmiyordu. Esirgemişti doğa ondan bir güzelliğini. Öğretmen karmaşık duygular içinde çocuğu izlerken, baba sözlerine başladı. Nedenler, niçinler, pişmanlıklar, hastaneler, doktorlar, tedaviler, üzüntüler, küskünlükler, duygusal çöküntüler, sevinçler, mutluluklar, hayal kırıklıkları, hepsi vardı beş dakikalık konuşmanın içinde. Evet belli olmuştu o kırmızı yanaklı, kocaman yeşil gözlü, ürkek serçe kuşu gibi tavırlar içindeki güzel kızın tutumlarının nedeni. Çocuk işitme engelliydi. Çevresindeki o yoğun sis bombardımanını hiç mi hiç algılayamıyor, bu nedenle hiçbir sözel isteğimize tepki vermiyordu. İnsanların en önemli sosyal özelliği olan konuşma becerisini kazanamamıştı. Annesine, babasına, kardeşlerine, sıcak, sevecen ve çocuksu sesiyle bir defa bile seslenememişti. Anneciğim! diyerek, sarılamamıştı kendisini doğaya armağan eden o fedakâr insana.

    Tabi her ne kadar hissetsek de o insanların bakışlarından ve yüz ifadelerinden yaşadığı duyguları, yine de mümkün değil aslında anlamak, içlerinde kopan fırtınaları. Sohbet uzadıkça uzuyordu. Belki de baba, ilk kez duygularının bu kadar iyi anlaşıldığını düşünüyor olmalı ki; bardaktan boşanırcasına yağan yağmur gibi boşalıyordu duyguları dudaklarından. Anne, baba ve öğretmen arasında süren duygu yoğunluklu bu konuşmalardan sonra sıra çocuğun eğitim geleceği ile ilgili plânlar yapmaya gelmişti. Çocuk bir okula gönderilmeliydi, gönderilecekti. Fakat öğretim yılının ortasıydı. Bu nedenle gelecek öğretim yılına kadar çocuk için, okula hazırlama ve konuşma eğitimi programı hazırlandı. Randevular verildi, çalışmanın amacı anlatıldı aileye. Evet zorlu bir uğraş başlamıştı, öğretmen ve güzel kız için. Günler, haftalar, aylar; çizgiler, harfler, sayılar; ses tanıma ve dudaktan okuma çalışmaları derken, üç dört ay geçmişti aradan. Pek de mesafe kat edildiği söylenemezdi aslında. Çünkü çocuk hiç hazır değildi. Sesin ne demek olduğunu algılayamıyor, konuşma gereğini, konuşarak iletişim kurulduğunu kavrayamıyordu. Ses denen bir şey yoktu dünyasında. Öğretmen usanmadı, sabırla devam etti çalışmalar. Bir kelime bile duymak çok önemliydi çocuğun ağzından.

    Çalışmanın beşinci altıncı ayına gelindiğinde nihayet çocuk, çok basit birkaç kelimeyi dudaktan anlayarak ve resimlerden tanıyarak söylemeye başladı. Sesi keşfetti. Sesin ve konuşmanın anlamını kavramaya başladı. Öğretmen motive olmuş, daha bir azimle çalışmaya başlamıştı. Öğretmen, yapılan çalışmaların, harcanan emeklerin boşa gitmediğini, çok zor da olsa çocuğun konuşmayı da öğrenebileceğini aileyle paylaşmak istiyordu. Ve bir çalışmanın başlangıcında baba da alındı çalışma odasına. Çocuğun söyleyebildiği kelimeler gösterilecekti babaya. Öğretmen çocuğa dönerek, alçak bir ses tonu ve belirgin dudak hareketleriyle, babasını göstererek"baba" dedi. Çocuk bağırarak"baba, baba" dedi. Tekrar, tekrar "baba, baba, baba" dedi. O sırada öğretmen babayla göz göze gelmişti. Hiç de beklemediği ve hazırlıklı olmadığı bir durumla karşılaştı. O anda, babanın yüzündeki ifadeyi ve duyguyu tarif etmek imkânsızdı aslında. Heyecandan kızarmış bir yüz, sevinçten parlayan ve minnet duygularıyla ışıldayan gözler, gözlerden akan damla damla yaşlar ve şükürle havaya kalkan eller.

    Öğretmen dayanamadı bu duygusal ortama. İçi dolmuştu. Ama öğretmendi ya, ağlamak olmazdı öğrencisinin yanında. İçini çekerek ve derin nefesler alarak koridora çıktı, baba ve kızı duygu dolu dünyalarında baş başa bırakarak. Baba haklı diyordu aslında, içinden. Çünkü sekiz yıl beklemişti baba, o kelimeyi duymak için. Dile kolay, tam sekiz yıl beklemek, bir "baba" demesini duymak için yavrusundan. Öğretmen rahatlamak için dalgın dalgın yürüyor, büyük bir gurur ve iç rahatlığıyla, "iyi ki öğretmen olmuşum" diyordu. Hayatı boyunca yapmaktan hep şeref duyacağı mesleğiyle bir defa daha övünüyordu. Başka hiçbir şekilde yaşanamazdı çünkü az önce yaşadığı gurur. Bir defa daha gelsem dünyaya... yine öğretmen olurum diyordu, içinden. Hayır hayır yüz defa daha gelsem dünyaya, yüz defa daha öğretmen olurum, diyordu. Gözleri ufuklara dalarak, kendi kendine "genç öğretmen, henüz işin bitmedi, metin olmalısın, duygularını belli etmemelisin. Hayatında belki de daha çok sayıda, büyük kırmızı yanaklı ve kocaman yeşil gözlü güzel çocukla karşılaşacaksın. Daha yolun başındasın, çok çalışmalısın."

    Fahri ACAR
    Rehberlik ve Araştırma Merkezi Müdürü / ARTVİN

    İLK ÖĞRETMENLİK GÜNLERİM

    Yıl 1983. Kasım ayının son günleri. Sevinç, heyecan, endişe gibi karmakarışık duygular içindeyim. Haritadan Nevşehir'e bağlı Kozaklı diye bir yerleşim merkezi arıyoruz, telâşımızdan olacak, bulamadık. Küçük bir yer olmalı. Olsun. Nasıl bir yer olursa olsun gönüllü gidiyorum. Köy öğretmeni olabilmek için yıllarımı verdim. Sevinçliyim, heyecanlıyım. Bunun yanında korkularım da var elbette. Acaba gittiğim yerlere uyum sağlayabilecek miyim? Kendimi sevdirebilecek miyim?En önemlisi, işimde başarılı olabilecek miyim? Ağabeyim ve ben vakit geçirmeden hazırlanıyoruz. Yanımızda bana ait, çuval içinde tek kişilik yorgan, yatak, yastık, birkaç parça giyecek ve bir koli kitabımla yollara düşüyoruz. Gün kaybetmemek için gece yolculuğu yapıyoruz. İstanbul-Ankara arasında biraz uyumuşum. Otobüsümüz Ankara'yı geçip, doğuya,Kırıkkale tarafına yönelince, geçtiğimiz yerleşim merkezlerini görmek için gözümü dört açıyorum. Ankara'dan uzaklaştıkça korkularım artıyor. Sanki saatler ağırlaştı, yollar tükenmiyor.

    Kırşehir, Mucur... İşte Nevşehir il sınırı. Ve Topaklı. Eşyamızı, Topaklı'da bir benzinliğin önündeki küçük kahveye bırakıyoruz. Yan tarafta dar ama asfalt bir yol uzanıyor. Kuzeyi gösteren bir tabelâda "Kozaklı" yazısını okuyorum. Buradan herhangi bir araçla Kozaklı'ya gidebilirmişiz. Gideceğiz Allah'ın izniyle. Yerde kar yok ama buz gibi bir hava ve rüzgâr üşütüyor. Mantoma sarınırken ürperiyor, titriyorum. Ağabeyim kahveye giriyor, ben dışarıdayım. Bana çay getiren kahveci, içeriye çağırıyor, nazlanmadan giriyorum. Orta yerde teneke bir soba yanıyor. Sobanın etrafında tahta sandalyelere oturmuş yedi sekiz adam, bana tuhaf tuhaf bakıyorlar. Heyecanlıyım, tedirginim; ısınınca ve çayı içince titremelerim biraz geçti. Bir saati geçti. İki yolcu daha geldi. Onlarla birlikte bir taksi kiraladık, ver elini Kozaklı. Taksi eğri büğrü yolları hızla alıyor. Uçsuz bucaksız, ağaçsız topraklar. Yakınlarından geçtiğimiz köylerin evleri toprak ya da taştan, çoğu badanasız ve çatısız. Yarım saat kadar yol aldık. Şoförümüz:"Geldik!" dedi. Birkaç ev var ortada. Nüfus 6800. "Allah Allah bu nüfus nerede?" diye düşünürken, birdenbire önümüzde, aşağıda, küçük, şirin görünümlü Kozaklı uzandı. Arabamız tepeden aşağı doğru süzüldü.

    Otobüs durağında indik. Eşyamızı bir dükkâna emanet ettik. Sorarak, görev yapacağım liseyi bulduk. Birisi tek katlı, sarı boyalı eski bir yapı, diğeri daha yenice ve iki katlı, binalar. Okulun bahçe kapısında ağabeyimle "Hangi binaya girsek..." tereddütleri yaşarken, meraklı bakışlarla yanımıza birkaç öğrenci geldi. Beni müdüre götürmelerini söyledim. İki katlı binanın ikinci katına müdür odasına çıktık, kendimi tanıttım. Orada iki saate yakın göreve başlama yazımın hazırlanması için bekledim. Bu arada, otuz kadar erkek öğretmenle tanıştık. Okulda bayan öğretmen yokmuş. Ders programımı verdiler, yarın sabah göreve başlayacağım. Orta birinci sınıftan, lise son sınıfa kadar, haftada toplam otuz bir saat derse gireceğim. Öğlen teneffüsünde, öğretmenlerden biri bana kalacağım yer konusunda yardımcı olabileceğini söyledi. Beraber çıktık. Okula yakın bir yerde, eski, üç katlı bir binaya girdik. Ahır kokan, nemli, loş bir koridordan üst kata çıktık. Ev sahibi Hacı Dede'yle kira konusunda anlaşıp, eşyamı bıraktığımız yerden buraya taşıdık.

    Öğleden sonra, bir başka öğretmen arkadaş, evime gerekli olacak iki sandalye, bir masa, sünger yatağıyla bir somya, birkaç parça da acil gerekecek ıvır zıvır daha almam konusunda bana yardımcı oldu. Eşyaları, kiraladığım dairenin büyük odasına yığdık. Yarın yerleştiririm. Bu akşam ağabeyimle otelde kalacağız. Otel iki katlı, alt katı kahve. Üst katta, salona açılan beş altı oda var. Salonun ortasında gürül gürül yanan büyük bir soba. Odaların kapıları açılmış ısınsın diye. Ağabeyimle ikimize çift yataklı bir oda verdiler. Bu ilçe hakkında henüz bir şey bilmiyorum. İnsanları tanımam, huylarını bilmem. Şu ana kadar tanıştığım kişiler iyi niyetli ve yardımseverdiler de... Ben neden korkuyorum? Boğazımda bir düğüm, soluk alıp vermemi güçleştiriyor. Uyumak için uzanıyorum, tıkanıyorum. Çok yorgunum. Bir uyusam! Ama nasıl? Boğulacağım. Kalkıp oturuyorum. Yollarda aldığımız gazete ve dergileri karıştırıyorum. Titriyorum. Ağabeyim:"Üşüyor musun?" diyor."Hayır ama içimde bir sıkıntı var, uyuyamıyorum." diyorum. Kahveye inip bana çay getiriyor. Otel sahibi salondaki sobayı biraz daha alevlendiriyor.
    "Kusura bakmayın, bir şeye ihtiyacınız varsa emredin." diyor. Teşekkür ediyorum. Bir şeye ihtiyacım yok sakinleşmek ve uyumaktan başka. Ellerime, bacaklarıma, kalbime söz geçiremiyorum, zangır zangır titriyorum. Ağabeyimin de uykusu kaçtı, yatağında oturmuş, çaresiz, bana bakıyor. Bu gece nasıl geçer?Biliyorum yarın daha güzel olacak ama sabahı görebilecek miyim? Ağlamak istiyorum. Ağlayamıyorum. Birkaç damla gözyaşı rahatlamama yetmiyor."Ağabey ben uyuyamayacağım galiba. Nöbetçi eczahane vardır, gidip sakinleştirici bir şeyler alsan!" dedim.

    Gece saat 01.30. Kalktı, gitti. Biraz sonra elinde kolonya dolu bir şişeyle döndü. Eczacı, rahatlatıcı ilâcı reçetesiz veremeyeceğini söylemiş. Biraz ağlayarak, biraz jimnastik gibi hareketler yaparak, biraz kolonya ile ovunarak hayli rahatladım. Birkaç saat uyumuşum. Sabah uyandığımda gözlerim kıpkırmızıydı ve şişmişti. Başım müthiş ağrıyordu. İlk işimiz bir doktor bulup, rahatsızlığımı anlatmak ve verdiği ilâcı almak oldu. Ağabeyimin gözü arkada, aklı bende kaldı ama artık kendimi iyi hissettiğimi söyleyerek, onu memlekete uğurladım. Okulumun yolunu tuttum. Kozaklı, Nevşehir'in kuzeyinde, yamaca kurulmuş, kaplıcalarıyla ünlü küçük bir ilçe. Göreve başlayalı üç ay oldu. Ne çabuk geçti bu üç ay anlamadım. Günlerim öylesine yoğun geçiyor ki... Sabahtan akşama kadar okuldayım; çoğu gece saat ikiye üçe kadar ders çalışıyorum ve hâlimden de çok memnunum. Burada beni en çok üzen, her sınıfta iki üç sakat çocuğun olması.

    Ayağı, gözü, kolu, dili sakat olan bu öğrenciler, durumlarının farkında değiller gibi; ama bu durum benim kalbimi sızlatıyor. Akraba evlilikleri çok fazla diyorlar, ondan mı bilmiyorum. Evden okula, okuldan eve geçiyor günler. Çevremdeki insanlarla anlaşıyoruz. Bana birçok konuda yardımcı olmaya çalışıyorlar. Ailemi, memleketimi özlüyorum. Etsiz yemek yapmasını bilmediğim için, sade çorba, makarna, kızartma yapıp yemekten usandım. Çünkü kasaplar üç aydır grevde. Marketlerde ise tavuk veya yoğurt gibi yiyecekler henüz satılmıyor, bundan sonra getirtip satacaklarmış. Uykum hafif olduğu için çok geceler en ufak gürültüde uyanıyorum, sonra sabaha kadar yatağımın içinde, kalbim gümbürdeyerek oturuyorum. Her şeye rağmen burada bulunmaktan mutluyum. Geçmişte öğretmen olabilmek için verdiğim mücadelenin yanında, bu yaşadıklarım hiç kalır. Öğretmenliği seviyorum. Hele öğrencilerim. Hele öğrencilerimi... Onları en çok seviyorum. On iki ile yirmi yaş arası yüzlerce çocuğum var. Fizikî görünümleri, düşünceleri farklı. Hepsini ayrı ayrı özellikleriyle seviyorum. Yalnız önemli ortak noktaları var; her an her şeyi öğrenmeye hazır, bilgi açı çocuklarla çalışıyorum ben. Ağzımdan çıkan her sözü, yaptığım her hareketi öyle merakla izliyorlar ki...

    Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda bildiğim en güzel, en yeni bilgileri vermeye çalışıyorum onlara. Bu beni çok mutlu ediyor. Bir gün, lise ikinci sınıflarla dersteyken, öğrencilerime ileride hangi mesleği seçmek istediklerini sordum. Çalışkan öğrencilerimden biri:"Hocam, benim dedem bankada temizlikçi, babam bankada memur olabildi. Ben inşallah ileride banka müdürü ya da müfettişi olmak istiyorum." dedi. Bu isteğinin gerçekleşmesini canı gönülden diledim. İşte böyle; azimli, çalışkan, ne istediğini bilen öğrencilerle çalışıyorum ben. "Bilimin ve Aklın Aydınlığında Eğitimi" onlardan esirgemeyelim.

    Fatma AKIN
    Babaeski İlköğretim Okulu Öğretmeni / KIRKLARELİ

    BİR ATATÜRK ÖĞRETMENİ: REFET ANGIN

    Öğrenci Refet Atatürk, yazı inkılâbı gezisinde 2 Eylül 1928'de Gelibolu'ya da uğramıştı (1). Öğrenci Refet anlatıyor: "Karşılamada ben,Atatürk'e bir buket sunarken tökezleyip düşmüştüm. Atatürk, beni yerden kaldırdı ve iki yanağımdan öptü:
    -Acıdı mı kızım?diye sordu. Ben:
    -Hayır, acımadı. diye cevap verdim. Atatürk, yanındakilere:
    -Bunun ayağına dikkat edin. diye emir verdi"(2). Öğretmen Adayı Refet24 Aralık 1930'da Edirne'de okulları gezen Atatürk, Kız Öğretmen Okuluna da uğramış, sınıflarda dersleri dinlemişti (3). Öğrenci Refet anlatıyor: "Atatürk, okula geldiğinde, kendisine okul adına bir buket sundum ve şu konuşmayı yaptım:
    -Aziz Paşa'm!Türk yurdunun sınır kapısı olan Edirne'ye ve memleketimize gelişiniz bizi çok sevindirdi. Arkadaşlarım adına size hoş geldiniz, diyor ve bu buketi sunuyorum. Lütfen kabul buyurun. Paşa'm! Size muallim olmak için söz vermiştim. Ve işte muallim namzedi olarak karşınızdayım. Atatürk, buketi aldı ve :
    -Evet hatırladım. Sen Gelibolu'da düşen küçük kız değil misin? dedi. Atatürk, sözlerine şöyle devam etti:
    -Söyle bakalım, ne muallimi olmak istiyorsun? Ben, bir an yanımdaki öğretmenlerime baktım ve dedim ki:
    -Riyaziye (Matematik) muallimi olacağım. Atatürk:
    -Hayır, seni Riyaziye muallimi değil, Tarih muallimi olacaksın. dedi. Ben:
    -Emredin Paşa'm, ama neden?diye cevap verdim. Atatürk:
    -Ha, bak, ben seni küçükken de tanıdım. Sen, o zaman küçüktün; yine iki lâf etmesini biliyordun.
    Şimdi de seni seçtiklerine göre, sende bir şeyler var. Görüyorum ki çok okuyorsun ve güzel konuşuyorsun. Onun için sen, Tarih muallimi ol. dedi" (4). Tarih Öğretmeni Refet 20-25 Eylül 1937 tarihleri arasında Dolmabahçe Sarayında İkinci Türk Tarih Kongresi yapılmıştı (5). Bu kongreye katılan Gelibolu Ortaokulu Tarih Öğretmeni Refet Angın anlatıyor: "20-25Eylül 1937 tarihleri arasında yapılan İkinci Türk Tarih Kongresinde delege olarak bulunuyordum. Dolmabahçe Sarayında Kongre çalışmaları devam ederken Afet İnan, beni bir gün Atatürk'e şöyle tanıttı:
    -Size, çiçeği burnunda bir Tarih öğretmeni tanıtmak istiyorum. Atatürk, bu söz üzerine dedi ki:
    -Çocuk, sen geç kalmışsın; ben, onu tanıyorum. Ben de:"
    -Paşa'm, ben emrinizi yerine getirdim ve Tarih öğretmeni olarak emrinizdeyim. dedim. Atatürk:
    -Bak, öğretmen olmak kâfi değil; görev şimdi başlıyor. Şunu iyi bil ki çok iyi öğretmen olacaksın.
    Çok okuyacaksın. Sen, zaten okuyorsun; ama daha çok okuyacaksın. Talebelerini çok iyi yetiştireceksin. Onlara, Kurtuluş Savaşı'nı çok iyi öğreteceksin. Ve bu arada Çanakkale Savaşları'nı sakın unutma! dedi. Ben:
    -Efendim, biliyorsunuz, ben Geliboluluyum. dedim. Atatürk:
    -Evet, biliyorum.Bak, çocuk; bunu neden söylüyorum?Bizi, bu günlere getiren Çanakkale Savaşları'dır. Eskaza biz onu kaybetse idik, bugün hür dünya camiası yoktu. diye konuşmasına devam etti. Ben ise:
    -Tamam, Paşa'm! Emredersiniz! şeklinde karşılık verdim. Atatürk, sözlerine şunları da ekledi:
    -Bak, çocuk; sana bir şey daha söyleyeceğim. İnkılâpları ve ilkeleri yaşatacaksın. Gerektiğinde mücadele edeceksin. Sakın ha, unutma! Ben:
    -Paşa'm, nasıl unuturum? Cumhuriyeti nasıl kazandık? Siz, Yüce Kahraman Atatürk'sünüz. diye cevap verdim. Atatürk, sözlerini şöyle bitirdi:
    -Biliyorum; ama, yine unutma diyorum..."(6) BEN HERŞEYDEN ÖNCE ÖĞRETMENİM Atatürk, bir akşam (1937), sofrasında sık sık misafir ettiği Behçet Kemal'e dönerek: -Sen çabuk şiir yazarsın, şu içerideki odaya çekil, bende hangi nitelikleri görüyorsan hepsini anlatan bir şiir yaz, emrini verdi. Behçet, hemen içeri odaya geçti; aradan yarım saat geçti geçmedi bir büyük manzume ile döndü. Atatürk:
    -Oku bakalım. dedi. Behçet, mısralarını ses değerini vurgulayarak, o canlı ve sevimli okuyuşu ile manzumeyi söylemeye başladı. Bunda Atatürk'ün yiğitliği, zaferleri, devrimleri bir bir dile geliyordu. Fakat her zaman Behçet'e bol bol iltifat eden Atatürk, durakladı, yüzünde bir gölge dolaştığını hissetim.
    -Behçet olmamış. dedi. Benim asıl bir niteliğim var ki onu hiç yazmamışsın. Hepimiz şaşırmıştık. Bu yazılmayan niteliği ne olabilirdi? Atatürk, bizi fazla bekletmedi ve:
    -Benim asıl niteliğim, dedi, öğretmenliğimdir. Ben milletimin öğretmeniyim, bunu yazmamışsın. Bir öğretmen olarak ve öğretmenin misyonuna inanmış birisi olarak heyecandan ve gururdan ağlayasım geldi. İmkân olsaydı ellerine kapanmak isterdim. Öğretmene böyle bir yüce saygıyı en yüce bir ağızdan işitiyordum. Gerçek de bu idi. 19 Mayıs'ta Samsun'a ayak bastığı zaman yapayalnız bir adamdı. Yapmak isteyip de gizlemek zorunda olduğu şeyleri düşündükçe bu yalnızlık heybetleşiyor, millet elbette ki her zamanki gibi mert ve fedakâr bir milletti. Fakat onu kandıranlar bu "gök gözlü Paşa"nın İslâmiyet'e ihanet edeceğini söyleyen cahillerin ve ajanların etkisi altında idi. Tek tük fertler dışında gerçek bir aydın tabakası da mevcut değildi. Bu "gök gözlü Paşa" yalnız hilâfet ve saltanatı kaldırmakla kalmayacak, dini yüzyıllardan beri içerisine düştüğü politika çamurundan çıkaracak, müspet bilimleri hayata egemen kılacaktı. Lâik bir devlet kuracaktı. O günlerde memleketin yarısı yabancı işgali altında idi. Daha kötüsü ümitler sönmüştü ve çoğu insanlarımız bir büyük devletin himayesini aramakta idi. Böyle bir günde o, "Ya istiklâl, ya ölüm!" dedi. Bu korkunç engelleri aşmak ve milletine yepyeni bir kimlik kazandırmak için sonsuz sabırda bir öğretmen olması gerekirdi. Neyi başarmışsa hep bu öğretmenliği sayesinde başarmıştı (7).

    (1) Cumhuriyet Gazetesi, Sayı:1552, 3 Eylül 1928, s.2.(2) Özel Görüşme,İstanbul Millî Eğitim Müdürlüğü, 2 Aralık 1990. (3)Resmî Edirne Gazetesi, Sayı: 209, 28 Aralık 1930, s.1.(4)Özel Görüşme... 1990. (5)Cumhuriyet Gazetesi,Sayı: 4798-4803, 21 Eylül 1937-26 Eylül 1937, s.1.(6) Özel Görüşme... 1990.(7)Atatürk'ten Anılar-O Günlerden Bu Günlere Bir Bakış, Güven Matbaası, Ankara, 1978, s.26-27.

    Ord. Prof.Dr. Sadi IRMAK

    Kaynak: http://www.meb.gov.tr/belirligunler/24kasim/index_anilar.htm
    30 Nisan 2013
    #1
  2. öğretmenler Günü İle İlgili Anı Atatürkün öğretmenlerle İlgili Anıları Cevapları

soru sor

öğretmenler Günü İle İlgili Anı Atatürkün öğretmenlerle İlgili Anıları

Alakalı Aramalar:

  1. öğretmenlerle ilgili kısa anılar