Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşını Hangi Amaçla Yazmıştır ??

İsimli konu WH 'Türkiye ve Ulu Önder Atatürk' kategorisinde, evlyn üyesi tarafından 24 Eylül 2009 tarihinde yazılmıştır. Konu Özeti: Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşını Hangi Amaçla Yazmıştır ??. Arkadaşlar bu konu benim ödevim ve her yerde aynı şey yazıyor.. Ama benm istediğim sitelerde bulduklarım değil.. Sağlam bilgisi olanlar yardımcı olursa... Tükürün.-Mehmet Akif Ersoy Mehmet Akif Ersoy Sözleri ...

  1. Arkadaşlar bu konu benim ödevim ve her yerde aynı şey yazıyor.. Ama benm istediğim sitelerde bulduklarım değil.. Sağlam bilgisi olanlar yardımcı olursa çok sevinirim.. Şimdiden teşekkürler :)

    Şu koca forumda yardım edebilicek kimse yok mu yani??:agla:
    24 Eylül 2009
    #1
  2. Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşını Hangi Amaçla Yazmıştır ?? Cevapları

  3. TBMM Nin AÇtığı Milli Marş Yarışması İçin Yazıyor Ve 1. Oluyor Benim Bildiğimde
    18 Ekim 2009
    #2
  4. milli bir aşkla yazıyor başka ne amacı olsun .) ödevsel bir bilgi vermem ama araştırmaya devam et bulursun belki .)
    21 Ekim 2009
    #3
  5. İSTİKLÂL MARŞIMIZIN ANLAM ve ÖNEMİ

    İstiklâl Marşı’nın yazıldığı tarihte Anadolu’nun birçok şehri işgal altındaydı. Muazzam bir devleti dört yıl gibi kısa bir sürede kaybeden Türk milletinin bağımsızlığı tehlikedeydi.

    Âkif’in İstiklâl Marşı’nı yazması kolay olmamıştır. Bu güçlük, şairin sanatçılığı yönünden değildi. Şairi bu marşı yazmaktan alıkoyan sebep, bunun için para mükafatının konmuş olmasıydı. Türk milletinin istiklâl ve vatanseverliğini para için terennüm etmek ona ters geliyordu. Bu yüzden açılan yarışmaya katılmadı. Yarışmaya yüzlerce şiir gelmesine rağmen bunların hiçbiri beğenilmedi. Zamanın Maarif Vekili Hamdullah Suphi Tanrıöver istenilen marşın yazılamadığı kanaatindeydi. Ona göre bu marşı ancak M.Âkif yazabilirdi. Para ödülünün kaldırıldığını söyleyerek marşı yazmasını rica etti. 724 eser arasından seçilen 7 şiir Büyük Millet Meclisi’nde okundu ve Âkif’in şiiri arka arkaya üç defa okunarak kabul edildi.

    Burada İstiklâl Marşı’nın belirtilmesi gereken bir yönü de gerek söz, gerekse şiir kalitesi bakımından yeryüzündeki millî marşların hiçbiriyle ölçülemeyecek kadar üstün ve zengin mânalı bir şiir olmasıdır. Bu marş, Türk milleti gibi dünyaya hâkim olmuş bir milletin bir gün istiklâlini kurtarmak zorunda kalışındaki çelişkiyi de dile getirmektedir.

    Mehmet Âkif, bütün şiirlerinde sosyal konulara yer veren, söylediklerini gerçekten duyan bir şairdir. İstiklâl Savaşı’na katılanların duygu ve inançlarına bizzat sahip olduğu için onlara en iyi şekilde tercüman olmuştur.

    Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın

    Kim bilir beliki yarın belki yarından da yakın

    mısraları gelecekten ümidini kesmediğini ve Allah’ın Türk milletine göstereceği mutlu günlere olan inancını gösterir. Bu mısralarda ifade edilen inanç sayesinde askerin morali yükselmiş ve zaferin kazanılmasında katkısı büyük olmuştur.

    İstiklâl Savaşı Türk milletinin ölüm kalım savaşıdır. Böyle yıllarda milletler kendilerini yaşatan temel değerlerin farkına varırlar. Vatan, millet, hürriyet, bağımsızlık ve din gibi kavramların önemi barış ortamlarında pek anlaşılmaz. Hatta onları umursamayanlar bile vardır. Milleti ölümle burunu buruna getiren savaşlar bu değerlerin ne m^na ifade ettiğini anlamalarına yol açarlar. Bunlar öyle kuvvetli kavramlar haline gelir ki onlar olmadan yaşanamaz. Bundan dolayıdır ki millet onlar uğruna ölümü göze alır.

    Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

    Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

    O, benim milletimin yıldızıdır, parlayacak,

    O, benimdir; o, benim milletimindir ancak!

    Bu kıtada söz konusu olan “al sancak”tır. Al sancak Türk milletinin sembolüdür. Türk bayrağının al rengi, şairde alevi çağrıştırır. Türk milletinden bir aile yaşamaya devam ettiği müddetçe bu bayrağın alevi bu şafaklarda sönmeyecektir.

    Gökteki yıldıza kimsenin elini dokunduramayacağı gibi Türk milletinin yıldızı olan bayrağa da kimse el süremez. Bayrak için “o, benim milletimindir” diyerek onu sahiplenir.

    Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl!

    Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celâl

    Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl...

    Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!

    Bu mısralarda Türk bayrağını kendisini kıskanan sevgiliye benzetir. Yurdumuzu işgal eden Yunanlılar’ın, Fransızlar’ın, İngilizleri’in bayraklarının varlığı Türk bayrağını üzmüş ve kaşlarını çatmasına yol açmıştır. Şair bunun askerin moralini bozacağını düşünerek ondan kaşlarını çatmaması gerektiğini, başka bayrakların oluşuna kendi rızasının olmadığını anlatmaya çalışır.

    "Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl" mısraında “Hak” kelimesi birkaç anlamda kullanılmıştır. Bunlardan biri Allah, diğeri adalettir. Âkif bu sözleriyle istiklâl ve hak kavramı arasında ilgi kurar. Allah’a ve adalete inanan Türk milletinin ebediyyen bağımsız yaşama hakkına sahip olduğunu düşünür.

    Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,

    Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

    mısralarında milletimiz ile düşmanlar karşılaştırılmıştır. Batı maddî silahlarının üstünlüğüne güvenerek Türkiye’ye saldırmıştır. Düşmanların silah üstünlüğüne karşı Türkler’in hiçbir şey ile sarsılmayan “iman”ları vardır. İnsanı üstün kılan şey maddî gücü değil, imanıdır. Manevî değerlere dayanmayan güç insanî bir değer taşımaz. Tarih, inanan insanların buna benzer sayısız zaferleriyle doludur.

    Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,

    “Medeniyyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?

    mısraları da çok zaman yanlış anlaşılıyor. Buradaki “ulusun” kelimesinin büyüksün manasından ziyade “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar bırak ulusun dursun” anlamındadır. Fakat Avrupa ile ilişkilerin düzelmesinden sonra büyüksün anlamının olduğu da düşünülmeye başlanmıştır. Ülkemize saldıran, kadın, çoluk çocuk demeden insanımızı öldüren düşmanlara savaş anında “canavar” denmesi aslında garip bir ifade değildir. Canavarların dahi yapmayacağı vahşeti yapanlara, üstelik bunu barbar olduklarını iddia ettikleri Türk milletine medeniyet götürüyoruz iddiasıyla gerçekleştirenlere şair ne demeliydi? Batı, o devirlerde Türkler’i barbarlıkla suçlamıştır, vatanımıza saldırmalarında bu saçma düşüncelerinin payı büyüktür. Maalesef bazı Türk aydınları da barışseverlik adına bu mısralara bakarak bir ara Âkif’i medeniyet düşmanı olarak göstermeye çalışmışlardır. Bu konuda sağ duyu galip gelmiş, bu iddialardan vazgeçilmiştir. Şair medeniyeti değil medeniyet adına yurdumuzu işgal edenleri suçlamaktadır. Maddî kuvvet ne kadar zalim olursa insanlık nazarında o kadar alçalır. Hiçbir kuvvet zulmü ve saldırganlığı meşru kılamaz.

    "Verme dünyaları alsan da bu cennet vatanı" mısraında şair Türk Devleti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’de dile getirdiği “Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini müstevlîlerin siyâsî emelleriyle tevhit edebilirler” sözlerine benzer bir uyarıda bulunuyor. Türk insanına maddî menfaat için vatanını satmamasını öğütlüyor.

    İstiklâl kavramı vatan kavramı ile yakından ilgilidir. Her millet için üzerinde yaşadığı toprak onun için hayatî öneme sahiptir. Vatan, tarih, din ve milletin kaynaştığı yerdir. Milletler yüzyıllar boyunca yaşadıkları vatanla öylesine kaynaşırlar ki onları birbirinden ayırmak büyük sıkıntılara sebep olur.

    Rûhumun senden, İlâhî şudur ancak emeli:

    Değmesin mâbedimin göğsüne nâ-mahrem eli

    Bu ezanlar -ki şehâdetleri dinin temeli-

    Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

    Sekizinci kıtada “din”in önemi ve yüceliği anlatılmıştır. Âkif’in bir müslüman olarak Allah’tan istediği en büyük şey mabedine yabancıların el dokunmaması ve dinin temeli olan ezanların yurdu üzerinde ebedî olarak inlemesidir.

    Şu ezanlar -ki şahadetleri dinin temeli-

    mısraında “şahadet kelimesi şahitlik mânasına geldiği gibi ezanda geçen “Eşhedü en lâ ilâhe illallah, eşhedü enne Muhammeden resulullah” sözleri de kelime-i şehadeti karşılar. Bir kimsenin müslüman olmasının ilk şartı bu sözleri söylemesi ve bunlara inanmasıdır. Ülkemizde beş vakit okunan ezanlar milletimizin müslüman oluşuna şahadet etmektedir.

    Başparmaktan sonra gelen parmağa şehadet parmağı denir. Şairane bir ifade ile göklere uzanmış minareler de şehadet parmağına benzer.

    Türk tarihinde “din”, “vatan”, “millet” ve “istiklâl” duyguları yüzyıllar boyunca birbirine bağlı olarak yaşamış ve gelişmiştir. Türk milletinin varlığını bugünlere kadar getirmede ve dünyada söz sahibi olmasında bu değerlerin rolü tahminlerin ötesinde çok olmuştur.

    O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım;

    Her cerîhamdan İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,

    Fışkırır, rûh-u mücerred gibi yerden na‘şım

    O zaman yükselerek arşa değer belki başım!

    Bu dörtlükte konuşan şehittir. Türkler din ve vatan uğrunda canlarını her zaman seve seve vermişlerdir. İnancımıza göre şehitlerin doğrudan cennete gidecek olmaları da bunda etkili olmuştur.

    İstiklâl Marşı Türkiye’de almış yıldır hemen hemen her gün söylenilmektedir. Bu bakımdan Türkiye Cumhuriyeti’nde yetişmiş nesillerin en önemli sosyal bağlarından birini oluşturmaktadır. Okullarda, kışlada, meydanlarda, statlarda herkesin bir ağızdan saygı ve heyecanla söylediği ve dinlediği bir marştır. O, artık bizim millî birliğimizin yaşanan sembolü haline gelmiştir.

    Şanlı tarihimiz Kurtuluş Savaşı gibi yüzlerce zaferle doludur. Dünyadaki milletlere baktığımızda esarete hayır diyen, bağımsızlık mücadelesini canı pahasına yapan toplumlar arasında Türk milleti ilk sıralarda yer almaktadır.

    Çağımızda ön planda olan soğuk savaşlardır. Teknolojide, düşüncede, sanatta bir yarış söz konusudur. Vatan, millet, bayrak söz konusu olunca inanılmaz bir gayret içine giren Türk insanı bilimde, sanatta, siyasette, sanayide, ekonomide aynı azmi ne yazık ki gösterememektedir. Türk milleti Kıbrıs Barış Harekatı’nı saymazsak yetmiş yıldır savaş yüzü görmediği halde yapması gereken atılımları gerçekleştirememiştir. Tam bağımsızlıktan söz edebilmek için aydınlarımızın, sanatçılarımızın, ilim adamlarımızın, mühendislerimizin, siyasetçilerimizin de bağımsız düşünmeleri, “Avrupa ne der” endişesini bir tarafa bırakmaları gerekir.

    İstiklâl Marşı’ndaki manevî duygular bugün için de önemini korumaktadır. Onları korumada gösterilecek ihmalkârlık milletimizin varlığına kastetmek olacaktır. Bu düşüncelerle marşımızı dinlemek, yeniden marş yazılmasına gerek duyulacak şartlarla karşılaşmamak için daima uyanık bulunmalıyız.

    Âkif’in ölümünden kısa bir müddet önce şairi ziyaret edenlerden birinin, İstiklâl Marşı için:

    - Acaba, yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı? demesi üzerine şairin:

    -Allah bir daha bu millete İstiklâl Marşı yazdırmasın! duasına katılıyor, marşımızın milletimizin bağımsızlığına kavuşmasına olan katkısının varlığının dev(yasak kelime)(yasak kelime)(yasak kelime)(yasak kelime)(yasak kelime) da vesile olmasını temenni ediyorum.
    21 Ekim 2009
    #4
  6. Teşekkür ederim..
    23 Ekim 2009
    #5
  7. İstiklal Marşı HANGİ AMAÇLA Yazıldı
    Trablusgarp, Balkan, Çanakkale, Yemen ve Millî Mücadele... Bire dörtle, bire on arasında ve amansız bir döğüş...Dünyanın en güçlü devletleri üstümüze çullanmış...Anadolu insanı masum bir ceylan... Mehmetcik ise sanki can pazarında; cepheler ölüme koşu beldesi olmuş. Her Mehmet göğsünü serhat, yüreğini kalkan yapmış. Ama nereye kadar? Tarihin kanlı seyrine can borcumuzu, kan borcumuzu ödemişiz.

    İnsanın da bir tahammül gücü var. Zor'u başarır, olağanüstüyü yaparsınız belki ama sürekli değil. İşte söylemesi dilimize zor gelse de vakıa artık bir yılgınlık başlamıştır. Bu yılgınlığın, tıpkı közün üstünden külün üflenip savrulduğu gibi atılması gerekmektedir.Yeniden bir kendimize geliş şarttır. İnsanları heyecanlandıracak, gönülleri coşturacak; gözlerde damla damla yaşlar sıralayacak bir manevi atmosferin oluşturulması zaruridir. Körükle basılan havanın demiri erittiği gibi, insanımızı "vatan, millet, bayrak, sancak istiklâl sevdası" gibi kutlu bir amaçta birleştirip, yüce bir potanın içerisinde tek yürek, tek beden olmuşçasına dirilten millî bir inkılâba ihtiyaçvardır.

    O zaman insanlar cephelerde yeniden ayyuka kalkar; herkes erkek kadın kız-kızan evlerinden düşmanla kavga için tekrar koşarlar.

    Bunu da ancak şiirin enfüsî, kelimelerin hikmet yüklü sıralanışıyla yapabilirdiniz.

    İşte İstiklâl Marşı bu amaçla yazdırılmak istenmiş ve yarışma açılmıştır.

    Yarışma Açılıyor

    İşte o günlerde, "Genel Kurmay Başkanlığının" isteği üzerine, Millî Eğitim Bakanlığı 7 Kasım 1920'de gazetelere verdiği bir ilanla "İstiklâl Marşı için müsabaka açıldığını, güfte ve beste için 500'er lira mükafat konulduğunu bildirdi"

    Yarışmaya katılan şiirler memleketin dört bir yanından gelmeye başlamış, beşyüzü aşmıştı.

    H. Basri ÇANTAY şöyle devam ediyor:

    Bu marşın M. Âkif tarafından yazılmasını kendisine söylediğim zaman O:

    – Ben ne yarışmaya girerim, ne de ödül alırım,cevabını vermişti.

    Ricalarımı tekrar ettikçe:

    – Bırak yazsınlar. Bu yaştan sonra yarışa mı çıkacağım. Ayıp değil mi ? diyordu.

    Bir gün Meclis'te H.Suphi Tanrıöver (Maarif Bakanı), beni gördü. Dedi ki:

    – Şimdiye kadar yarışmaya 500' den fazla şiir geldi(M. Akif'in yazdığı dahil toplam 725). Gelen şiirlerin hiç birisini beğenmedim; İstiklâl Marşı'nı yazması için, Üstad'ı ikna edemez misin? diye sordu.

    – Âkif Bey müsabaka şeklini ve ikramiyeyi kabul etmiyor. Eğer buna bir çare ve şekil bulursanız yazdırmaya çalışırım. Düşündü:

    – Dur, dedi; ben kendisine bir tezkire yazayım. Arzusuna tabi olacağımızı bildireyim. Fakat bunu kendisine siz veriniz

    Bundan sonraki gelişmeler ise şöyle oldu:

    Meclis'te Âkif'le yanyana oturuyoruz. Çantamdan bir kağıt parçası çıkarıp ciddi ve düşünceli bir tavırla sıranın üstüne kapandım.

    – Neye düşünüyorsun Basri?

    – Mani olma işim var!

    – Peki, bir şey mi yazacaksın?

    – Evet.

    – Ben mani olacaksam kalkayım.

    – Hayır! Hiç olmazsa ilhamından ruhuma bir şey sıçrar.

    – Anlamadım.

    – Şiir yazacağım da...

    – Ne şiiri?

    – Ne şiiri olacak, İstiklâl şiiri. Artık onu yazmak bize düştü!

    – Gelen şiirler ne olmuş?

    – Beğenilmemiş.

    – (Üzüntüyle) Ya!?

    – Üstad bu marşı biz yazacağız.

    – Yazalım ama şartları berbat!

    – Hayır şartları filan yok. Siz yazarsanız müsabaka şekli kalkacak.

    – Olmaz, kaldırılamaz, ilan edildi.

    – Canım Vekâlet buna bir şekil bulacak. Sizin Marşı'nız yine Meclis'te kabul edilecek. Güneş varken yıldızı kim arar?

    – Peki bir de ikramiye vardı.

    – Tabi alacaksınız!

    – Vallahi almam!

    – Yahu latife ediyorum. Onu da bir hayır kurumuna veririz. Siz bunları düşünmeyin.

    – Vekalet kabul edecek mi ya?

    – Ben H. Suphi Beyle görüştüm. Mutabık kaldık. Hatta sizin namınıza söz bile verdim!

    – Söz mü verdiniz, söz mü verdiniz?

    – Evet!

    – Peki ne yapacağız?

    – Yazacağız!

    (Buradaki yazacağız sözünden muradın, Âkif'e ithafen "Yazmalısın!" manasında söylendiği gayet açıktır)

    Tekrar tekrar "söz verdin mi?" diye sorduktan ve benden aynı kati cevapları aldıktan sonra, elimdeki kağıda sarıldı. Kalemini eline aldı. Benim daldığım yapma hayale şimdi o gerçekten dalmıştı.

    Aradan bir iki gün geçti. Sabahleyin erken Üstad bizim evde. Marşı yazmış, bitirmiş.
    25 Kasım 2010
    #6
  8. Yarışmada 1. seçildigini biliyorum ama hangi amaçla yazdıgını bende bulamadm
    27 Kasım 2010
    #7
  9. Uğruna kan dökülen, can verilen Türk bayrağına böyle seslenen Mehmet Akif Ersoy, bundan 89 yıl önce ulusuna İstiklal Marşı'nı armağan etti. Ucunda para ödülü olduğu için yarışmaya girmeyi reddeden milli şair, ancak bu ödülün kaldırıldığı duyurularak yarışmaya katılmaya ikna oldu.

    Kurtuluş Savaşı'nın başladığı yıllarda, cephedeki askerlerin morallerini yükseltip milli duygularını güçlendirecek bir ulusal marşın hazırlanması düşüncesi, Genelkurmay Başkanı İsmet (İnönü) Bey'in kafasında şekillendi.

    Bunun üzerine dönemin Milli Eğitim Bakanlığı ödüllü bir yarışma açtı ve durumu tüm yurda duyurdu. Yarışmaya 724 şiir katıldı. Değerlendirme komisyonu, şiirlerin tamamını inceledikten sonra 6 şiiri seçti. Ancak yapılan değerlendirmede bu şiirlerin de ulusal marş olma niteliği taşımadığı görüldü
    11 Nisan 2012
    #8
  10. bir TÜRK,ün de kanını taşıyan sözler olsun,
    30 Nisan 2012
    #9
  11. İstiklâl Marşı’nın yazıldığı tarihte Anadolu’nun birçok şehri işgal altındaydı. Muazzam bir devleti dört yıl gibi kısa bir sürede kaybeden Türk milletinin bağımsızlığı tehlikedeydi.

    Âkif’in İstiklâl Marşı’nı yazması kolay olmamıştır. Bu güçlük, şairin sanatçılığı yönünden değildi. Şairi bu marşı yazmaktan alıkoyan sebep, bunun için para mükafatının konmuş olmasıydı. Türk milletinin istiklâl ve vatanseverliğini para için terennüm etmek ona ters geliyordu. Bu yüzden açılan yarışmaya katılmadı. Yarışmaya yüzlerce şiir gelmesine rağmen bunların hiçbiri beğenilmedi. Zamanın Maarif Vekili Hamdullah Suphi Tanrıöver istenilen marşın yazılamadığı kanaatindeydi. Ona göre bu marşı ancak M.Âkif yazabilirdi. Para ödülünün kaldırıldığını söyleyerek marşı yazmasını rica etti. 724 eser arasından seçilen 7 şiir Büyük Millet Meclisi’nde okundu ve Âkif’in şiiri arka arkaya üç defa okunarak kabul edildi.

    Burada İstiklâl Marşı’nın belirtilmesi gereken bir yönü de gerek söz, gerekse şiir kalitesi bakımından yeryüzündeki millî marşların hiçbiriyle ölçülemeyecek kadar üstün ve zengin mânalı bir şiir olmasıdır. Bu marş, Türk milleti gibi dünyaya hâkim olmuş bir milletin bir gün istiklâlini kurtarmak zorunda kalışındaki çelişkiyi de dile getirmektedir.

    Mehmet Âkif, bütün şiirlerinde sosyal konulara yer veren, söylediklerini gerçekten duyan bir şairdir. İstiklâl Savaşı’na katılanların duygu ve inançlarına bizzat sahip olduğu için onlara en iyi şekilde tercüman olmuştur.

    Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın

    Kim bilir beliki yarın belki yarından da yakın

    mısraları gelecekten ümidini kesmediğini ve Allah’ın Türk milletine göstereceği mutlu günlere olan inancını gösterir. Bu mısralarda ifade edilen inanç sayesinde askerin morali yükselmiş ve zaferin kazanılmasında katkısı büyük olmuştur.

    İstiklâl Savaşı Türk milletinin ölüm kalım savaşıdır. Böyle yıllarda milletler kendilerini yaşatan temel değerlerin farkına varırlar. Vatan, millet, hürriyet, bağımsızlık ve din gibi kavramların önemi barış ortamlarında pek anlaşılmaz. Hatta onları umursamayanlar bile vardır. Milleti ölümle burunu buruna getiren savaşlar bu değerlerin ne m^na ifade ettiğini anlamalarına yol açarlar. Bunlar öyle kuvvetli kavramlar haline gelir ki onlar olmadan yaşanamaz. Bundan dolayıdır ki millet onlar uğruna ölümü göze alır.

    Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

    Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

    O, benim milletimin yıldızıdır, parlayacak,

    O, benimdir; o, benim milletimindir ancak!

    Bu kıtada söz konusu olan “al sancak”tır. Al sancak Türk milletinin sembolüdür. Türk bayrağının al rengi, şairde alevi çağrıştırır. Türk milletinden bir aile yaşamaya devam ettiği müddetçe bu bayrağın alevi bu şafaklarda sönmeyecektir.

    Gökteki yıldıza kimsenin elini dokunduramayacağı gibi Türk milletinin yıldızı olan bayrağa da kimse el süremez. Bayrak için “o, benim milletimindir” diyerek onu sahiplenir.

    Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl!

    Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celâl

    Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl...

    Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!

    Bu mısralarda Türk bayrağını kendisini kıskanan sevgiliye benzetir. Yurdumuzu işgal eden Yunanlılar’ın, Fransızlar’ın, İngilizleri’in bayraklarının varlığı Türk bayrağını üzmüş ve kaşlarını çatmasına yol açmıştır. Şair bunun askerin moralini bozacağını düşünerek ondan kaşlarını çatmaması gerektiğini, başka bayrakların oluşuna kendi rızasının olmadığını anlatmaya çalışır.

    "Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl" mısraında “Hak” kelimesi birkaç anlamda kullanılmıştır. Bunlardan biri Allah, diğeri adalettir. Âkif bu sözleriyle istiklâl ve hak kavramı arasında ilgi kurar. Allah’a ve adalete inanan Türk milletinin ebediyyen bağımsız yaşama hakkına sahip olduğunu düşünür.

    Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,

    Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

    mısralarında milletimiz ile düşmanlar karşılaştırılmıştır. Batı maddî silahlarının üstünlüğüne güvenerek Türkiye’ye saldırmıştır. Düşmanların silah üstünlüğüne karşı Türkler’in hiçbir şey ile sarsılmayan “iman”ları vardır. İnsanı üstün kılan şey maddî gücü değil, imanıdır. Manevî değerlere dayanmayan güç insanî bir değer taşımaz. Tarih, inanan insanların buna benzer sayısız zaferleriyle doludur.

    Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,

    “Medeniyyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?

    mısraları da çok zaman yanlış anlaşılıyor. Buradaki “ulusun” kelimesinin büyüksün manasından ziyade “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar bırak ulusun dursun” anlamındadır. Fakat Avrupa ile ilişkilerin düzelmesinden sonra büyüksün anlamının olduğu da düşünülmeye başlanmıştır. Ülkemize saldıran, kadın, çoluk çocuk demeden insanımızı öldüren düşmanlara savaş anında “canavar” denmesi aslında garip bir ifade değildir. Canavarların dahi yapmayacağı vahşeti yapanlara, üstelik bunu barbar olduklarını iddia ettikleri Türk milletine medeniyet götürüyoruz iddiasıyla gerçekleştirenlere şair ne demeliydi? Batı, o devirlerde Türkler’i barbarlıkla suçlamıştır, vatanımıza saldırmalarında bu saçma düşüncelerinin payı büyüktür. Maalesef bazı Türk aydınları da barışseverlik adına bu mısralara bakarak bir ara Âkif’i medeniyet düşmanı olarak göstermeye çalışmışlardır. Bu konuda sağ duyu galip gelmiş, bu iddialardan vazgeçilmiştir. Şair medeniyeti değil medeniyet adına yurdumuzu işgal edenleri suçlamaktadır. Maddî kuvvet ne kadar zalim olursa insanlık nazarında o kadar alçalır. Hiçbir kuvvet zulmü ve saldırganlığı meşru kılamaz.

    "Verme dünyaları alsan da bu cennet vatanı" mısraında şair Türk Devleti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’de dile getirdiği “Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini müstevlîlerin siyâsî emelleriyle tevhit edebilirler” sözlerine benzer bir uyarıda bulunuyor. Türk insanına maddî menfaat için vatanını satmamasını öğütlüyor.

    İstiklâl kavramı vatan kavramı ile yakından ilgilidir. Her millet için üzerinde yaşadığı toprak onun için hayatî öneme sahiptir. Vatan, tarih, din ve milletin kaynaştığı yerdir. Milletler yüzyıllar boyunca yaşadıkları vatanla öylesine kaynaşırlar ki onları birbirinden ayırmak büyük sıkıntılara sebep olur.

    Rûhumun senden, İlâhî şudur ancak emeli:

    Değmesin mâbedimin göğsüne nâ-mahrem eli

    Bu ezanlar -ki şehâdetleri dinin temeli-

    Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

    Sekizinci kıtada “din”in önemi ve yüceliği anlatılmıştır. Âkif’in bir müslüman olarak Allah’tan istediği en büyük şey mabedine yabancıların el dokunmaması ve dinin temeli olan ezanların yurdu üzerinde ebedî olarak inlemesidir.

    Şu ezanlar -ki şahadetleri dinin temeli-

    mısraında “şahadet kelimesi şahitlik mânasına geldiği gibi ezanda geçen “Eşhedü en lâ ilâhe illallah, eşhedü enne Muhammeden resulullah” sözleri de kelime-i şehadeti karşılar. Bir kimsenin müslüman olmasının ilk şartı bu sözleri söylemesi ve bunlara inanmasıdır. Ülkemizde beş vakit okunan ezanlar milletimizin müslüman oluşuna şahadet etmektedir.

    Başparmaktan sonra gelen parmağa şehadet parmağı denir. Şairane bir ifade ile göklere uzanmış minareler de şehadet parmağına benzer.

    Türk tarihinde “din”, “vatan”, “millet” ve “istiklâl” duyguları yüzyıllar boyunca birbirine bağlı olarak yaşamış ve gelişmiştir. Türk milletinin varlığını bugünlere kadar getirmede ve dünyada söz sahibi olmasında bu değerlerin rolü tahminlerin ötesinde çok olmuştur.

    O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım;

    Her cerîhamdan İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,

    Fışkırır, rûh-u mücerred gibi yerden na‘şım

    O zaman yükselerek arşa değer belki başım!

    Bu dörtlükte konuşan şehittir. Türkler din ve vatan uğrunda canlarını her zaman seve seve vermişlerdir. İnancımıza göre şehitlerin doğrudan cennete gidecek olmaları da bunda etkili olmuştur.

    İstiklâl Marşı Türkiye’de almış yıldır hemen hemen her gün söylenilmektedir. Bu bakımdan Türkiye Cumhuriyeti’nde yetişmiş nesillerin en önemli sosyal bağlarından birini oluşturmaktadır. Okullarda, kışlada, meydanlarda, statlarda herkesin bir ağızdan saygı ve heyecanla söylediği ve dinlediği bir marştır. O, artık bizim millî birliğimizin yaşanan sembolü haline gelmiştir.

    Şanlı tarihimiz Kurtuluş Savaşı gibi yüzlerce zaferle doludur. Dünyadaki milletlere baktığımızda esarete hayır diyen, bağımsızlık mücadelesini canı pahasına yapan toplumlar arasında Türk milleti ilk sıralarda yer almaktadır.

    Çağımızda ön planda olan soğuk savaşlardır. Teknolojide, düşüncede, sanatta bir yarış söz konusudur. Vatan, millet, bayrak söz konusu olunca inanılmaz bir gayret içine giren Türk insanı bilimde, sanatta, siyasette, sanayide, ekonomide aynı azmi ne yazık ki gösterememektedir. Türk milleti Kıbrıs Barış Harekatı’nı saymazsak yetmiş yıldır savaş yüzü görmediği halde yapması gereken atılımları gerçekleştirememiştir. Tam bağımsızlıktan söz edebilmek için aydınlarımızın, sanatçılarımızın, ilim adamlarımızın, mühendislerimizin, siyasetçilerimizin de bağımsız düşünmeleri, “Avrupa ne der” endişesini bir tarafa bırakmaları gerekir.

    İstiklâl Marşı’ndaki manevî duygular bugün için de önemini korumaktadır. Onları korumada gösterilecek ihmalkârlık milletimizin varlığına kastetmek olacaktır. Bu düşüncelerle marşımızı dinlemek, yeniden marş yazılmasına gerek duyulacak şartlarla karşılaşmamak için daima uyanık bulunmalıyız.

    Âkif’in ölümünden kısa bir müddet önce şairi ziyaret edenlerden birinin, İstiklâl Marşı için:

    - Acaba, yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı? demesi üzerine şairin:

    -Allah bir daha bu millete İstiklâl Marşı yazdırmasın! duasına katılıyor, marşımızın milletimizin bağımsızlığına kavuşmasına olan katkısının varlığının dev(yasak kelime)(yasak kelime)(yasak kelime)(yasak kelime)(yasak kelime) da vesile olmasını temenni ediyorum.
    2 Mayıs 2012
    #10
  12. ben bulamadım ya yardımcı olamaz mısınız kısa bi şekilde yani özetleyerek
    19 Mayıs 2012
    #11
  13. Türk ordusu icin yazmiştir dostlar
    2 Ağustos 2012
    #12
soru sor

Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşını Hangi Amaçla Yazmıştır ??

Alakalı Aramalar:

  1. istiklal marsi kime hitaben yazilmistir