Durum ve Olay Hikeyesi Örneği

İsimli konu WH 'Hikayeler' kategorisinde, мαнмυт_91™ üyesi tarafından 9 Şubat 2009 tarihinde yazılmıştır. Konu Özeti: Durum ve Olay Hikeyesi Örneği. Durum ve Olay Hikeyesi Örneği -- Durum Hikâyesi Sait Faik Abasıyanık - Semaver -Sabah ezanı okundu. Kalk yavrum, işe geç kalacaksın. Ali nihayet... olay ve durum Ceyhun ve yusuf örneği ...

  1. Durum ve Olay Hikeyesi Örneği

    --



    Durum Hikâyesi


    Sait Faik Abasıyanık - Semaver

    -Sabah ezanı okundu. Kalk yavrum, işe geç kalacaksın.

    Ali nihayet iş bulmuştu.Bir haftadır fabrikaya gidiyordu.Anası memnundu. Namazını kılmış,duasını yapmıştı.İçindeki Cenabı Hak'la beraber oğlunun odasına girince uzun boyu,geniş vücudu ve çok genç çehresi ile rüyasında makineler, elektrik pilleri,ampuller gören, makine yağları sürünen ve bir dizel motoru homurtusu işiten oğlunu evvela uyandırmaya kıyamadı. Ali işten çıkmış gibi terli ve pembe idi.

    Halıcıoğlu'ndaki fabrikanın bacası kafasını kaldırmış,bir horoz vekarıyla sabaha, Kâğıthane sırtlarında beliren fecr-i kâzibe bakıyordu. Neredeyse ötecekti.

    Ali nihayet uyandı.Anasını kucakladı.Her sabah yaptığı gibi yorganı kafasına büsbütün çekti.Anası yorgandan dışarıda kalan ayaklarını gıdıkladı.Yataktan bir hamlede fırlayan opluyla beraber tekrar yatağa düştükleri zaman bir genç kız kahkahasıyla gülen kadın mesut sayılabilirdi. Mesutları çok az bir mahallenin çocukları değil miydiler? Anasının çocuğundan, çocuğun anasından başka gelirleri var mıydı? Yemek odasına kucak kucağa geçtiler. Odanın içini kızarmış bir ekmek kokusu doldurmuştu. Semaver, ne güzel kaynardı! Ali semaveri,içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yanlız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.Sabahleyin Ali'nin bir semaver, bir de fabrikanın önünde bekleyen salep güğümü hoşuna giderdi. Sonra sesler. Halıcıoğlu'ndaki askeri mektebin borazanı, fabrikanın uzun ve bütün Haliç'i çınlatan düdüğü, onda arzular uyandırır; arzular söndürürdü. Demek ki, Ali'miz biraz şairce idi. Büyük değirmende bir elektrik amelesi için hassasiyet, Haliç'te büyük transatlantikler sokmaya benzerse de, biz, Ali, Mehmet, Hasan, biraz böyleyizdir. Hepimizin gönlünde bir aslan yatar.

    Ali annesinin elini öptü. Sonra şekerli bir şey yemiş gibi dudaklarını yaladı. Annesi gülüyordu. O annesini her öpüşte, böyle bir defa yalanmayı âdet etmişti. Evin küçük bahçesindeki saksıların içinde fesleğenler vardı. Ali bir kaç fesleğen yaprağını parmaklarıyla ezerek avuçlarını koklaya koklaya uzaklaştı.

    Sabah serin, Haliç sisli idi. Arkadaşlarını sandal iskelesinde buldu; hepsi de dinç delikanlılardı. Beş kişi Halıcıoğluna geçtiler.

    Ali, bütün gün zevkle, hırsla, iştiyakla çalışacak. Fakat arkadaşlarından üstün görünmek istemeden. Onun için dürüst, gösterişsiz işliyecek. Yoksa işinin fiyakasını da öğrenmiştir.Onun ustası İstanbul'da bir tek elektrikçi idi.Bir Alman'dı.Ali'yi çok severdi.

    İşinin dalaveresini, numarasını da öğretmişti.Kendi kadar usta ve
    becerikli olanlardan daha üstün görünmenin esrarı çeviklikte, acelede, aşağı yukarı sporda,yani gençlikte idi.

    Akşama, arkadaşlarına yeni bir dost, yeni bir kafadar, ustalarına sağlam bir işçi kazandırdığına emin ve memnun evine döndü.Anasını kucakladıktan sonra karşı kahveye, arkadaşlarının yanına koştu. Bir pastra oynadılar. Bir heyecanlı tavla partisi seyretti. Sonra evinin yolunu tuttu. Anası yatsı namazını kılıyordu. Her zaman yaptığı gibi anacığının önüne çömeldi. Seccadenin üzerinde taklalar attı. Dilini çıkardı. Nihayet kadını güldürmeye muvaffak olduğu zaman, kadıncağız selam vermek üzere idi.

    Anası:
    -Ali be, günah be yavrum, dedi. Günah yavrucuğum, yapma!
    Ali:
    -Allah affeder ana, dedi.
    Sonra saf, masum sordu:
    -Allah hiç gülmez mi?

    Yemekten sonra Ali, bir Natpinkerton romanı okumaya daldı. Anası ona bir kazak örüyordu. Sonra yükün içinden lavanta çiçeği kokan şilteler serip yattılar.

    Anası sabah namazı okunurken Ali'yi uyandırdı.
    Kızarmış ekmek kokan odada semaver ne güzel kaynardı. Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de patron olan bir fabrikaya benzetirdi. Onda yanlız koku,buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.

    Ali'nin annesine ölüm, bir misafir, bir başörtülü, namazında niyazında bir komşu hanım gelir gibi geldi.Sabahları oğlunun çayını, akşamları iki kap yemeğini hazırlaya hazırlaya akşamı ediyordu. Fakat yüreğinin kenarında bir sızı hissediyor; buruşuk ve tülbent kokan vücudunda akşamüstleri merdivenleri hızlı hızlı çıkarken bir kesiklik, bir ter, bir yumuşaklık duyuyordu.

    Bir sabah, daha Ali uyanmadan, semaverin başında üzerine bir fenalık gelmiş; yakın sandalyeye çöküvermişti. Çöküş, o çöküş.
    Ali annesinin kendisini bu sabah niçin uyandırmadığına hayret etmekle beraber, uzun zaman vaktin geciktiğini anlayamamıştı. Fabrikanın düdüğü,camların içinden tizliğini, can koparıcılığını terk etmiş ve bir
    sünger içinden geçmiş gibi yumuşak, kulaklarına geldi.Fırladı. Yemek odasının kapısında durdu. Masaya elleri dayalı uyuklar vaziyetteki ölüyü seyretti. Onu uyuyor sanıyordu. Ağır ağır yürüdü. Omuzlarından tuttu. Dudaklarını soğumaya başlamış yanaklara sürdüğü zaman ürperdi.

    Ölümün karşısında, ne yapsak, muvaffak olmuş bir aktörden farkımız olmayacak.O kadar, muvaffak olmuş bir aktör.
    Sarıldı.Onu kendi yatağına götürdü. Yorganı üstlerine çekti; soğumaya başlayan vücudu ısıtmaya çalıştı. Vücudunu, hayatiyetini bu soğuk insana aşılamaya uğraştı. Sonra, aciz, onu köşe minderinin üzerine attı.Bütün arzusuna rağmen o gün ağlayamadı. Gözleri yandı,yandı, bir damla yaş çıkarmadı. Aynaya baktı. En büyük kederinin karşısında, bir gece uykusuz kalmış insan çehresinden başka bir çehre almak kabil olmayacak mıydı?
    Ali birdenbire zayıflamak, birdenbire saçlarını ağarmış görmek, birdenbire belinde müthiş bir ağrı ile iki kat oluvermek, hemen yüz yaşına girmiş kadar ihtiyarlamak istiyordu. Sonra ölüye baktı. Hiç de korkunç
    değildi.

    Bilakis, çehresi eskisi kadar müşfik, eskisi kadar mülayimdi. Ölünün yarı kapalı gözlerini metin bir elle kapadı. Sokağa fırladı. Komşu ihtiyar hanıma haber verdi. Komşular koşa koşa eve geldiler. O fabrikaya yol-
    landı. Yolda kayıkla giderken, ölüme alışmış gibi idi.
    Yan yana, kucak kucağa, aynı yorganın içinde yatmışlardı. Ölüm, munis anasına girdiği gibi onun bütün hassasiyetini şefkatini, yumuşaklığını almıştı. Yalnız,biraz soğuktu. Ölüm, bildiğimiz kadar korkunç bir şey
    değildi. Yalnız biraz soğuktu o kadar...
    Ali, günlerce evin boş odalarında gezindi. Gece ışık yakmadan oturdu. Geceyi dinledi. Anasını düşündü.
    Fakat ağlayamadı.
    Bir sabah yemek odasında karşı karşıya geldiler.O, yemek masasının
    muşambası üzerinde sakin ve parlaktı. Güneş, sarı pirinç maddenin üzerinde donakalmıştı.Onu kulplarından tutarak, gözlerinin göremeyeceği bir yere koydu. Kendisi bir sandalyeye çöktü. Bol bol, sessiz bir yağmur gibi ağladı. Ve o evde o, bir daha kaynamadı.

    Bundan sonra Ali'nin hayatına bir salep güğümü girer.
    Kış Haliç etrafında İstanbul'dakinden daha sert,daha sisli olur. Bozuk kaldırımların üzerinde buz tutmuş çamur parçalarını kırarak erkenden işe gidenler;mektep hocaları, celepler ve kasaplar fabrikanın önünde bir müddet dinlenirler, kocaman bir duvara sırtlarınıvererek üstüne zencefil ve tarçın serpilmiş salep içerlerdi.

    Yün eldivenlerin içinde saklı kıymettar elleri salep fincanını kucaklayan burunları nezleli, kafaları grevli, ıstıraplı pirinç bir semaver gibi tüten sarışın ameleler, mektep hocaları, celepler, kasaplar ve bazen
    fakir mektep talebeleri kocaman fabrika duvarına sırtlarını verirler, üstünde rüyalarının mabadi serpilmiş salepten yudum yudum içerlerdi.
    ...



    Olay Hikâyesi



    Ömer Seyfettin - İlk Cinayet

    Ben hep acı içinde yaşayan bir adamım! Bu sıkıntı âdeta kendimi
    bildiğim anda başladı. Belki daha dört yaşında yoktum. Ondan sonra yaptığım
    değil, hattâ düşündüğüm kötülüklerin bile vicdanımda tutuşturduğu sonsuz
    cehennem sıkıntıları içinde hâlâ kıvranıyorum. Beni üzen şeylerin hiç birini
    unutmadım. Anılarım sanki yalnız hüzün için yapılmış.

    ***

    Evet, acaba dört yaşımda var mıydım? Ondan önce hiç bir şey
    bilmiyorum. Bilinç, başımıza nasıl yakmayan bir yıldırım gibi düşer. Tolstoy,
    daha dokuz aylık bir çocukken kendisinin banyoya sokulduğunu hatırlıyor. İlk
    duygusu bir hoşlanma! Benimki müthiş bir sıkıntıyla başladı. Ben ilk kez
    kendimi Şirket vapurunda hatırlıyorum. Hâlâ gözümün önünde: Sanki dünyaya o
    anda doğmuşum, annemin kucağı... Annem, yanındaki çok sarı saçlı, genç bir
    hanımla gülüşerek konuşuyor, cıgara içiyorlar. Annem cıgarasını ince gümüş bir
    maşaya takmış. Ben bunu istiyorum.

    - Al ama ağzına sürme! diyor.

    Bana bu ince maşayı veriyor, cıgarasını denize atıyor. Galiba yaz. Çok
    aydınlık, çok güneşli bir hava... Annem, konuşurken mavi tüylü bir yelpazeyi
    yavaş yavaş sallıyor. Ben kucağından kayıyorum. Beni kollarımdan tutarak
    yanına oturtuyor. Gümüş maşacığın halkasına parmağımı takıyor, annem görmeden
    ucunu ağzıma sokuyor, dişlerimle ısırıyorum. Konuştuğu sarı saçlı hanımın
    çarşafı mavi... Ben beyazlar giymiştim. Başım açık. Saçlarım çok. Hem galiba
    dağılmış. Annem bunları düzeltirken başımı yukarıya kaldırıyorum. Güneşten kum
    kum parlayan tentenin kenarında el kadar bir gölge kımıldıyor.

    - Bak, bak! diyorum.
    Annem de başını kaldırıyor:
    - Kuş konmuş, diyor.
    Bu kuşu isteyince,
    - Tutulmaz, diyor.

    Ben yine istiyorum. Annem şemsiyesiyle bu gölgenin altına vuruyor. Ama
    gölgede kımıltı yok. Yine yanımdaki hanıma dönüyor:

    - A, kaçmadı.
    - Neye acaba?
    - Yavru olacak mutlaka.
    - ...
    - Anne, ben kuşu isterim! diye tutturuyorum.

    O vakit annem yelpazesini bırakıp ayağa kalkıyor, beni koltuklarımın
    altından tutuyor ve küçük bir top gibi dışarıya kaldırırken diyor ki:

    - Birdenbire tut ha!

    Başım keten tenteye yaklaşınca, gözlerim kamaşıyor. Ellerimi
    uzatıyorum. Tutuveriyorum. Bu, beyaz bir kuş... Annem alıyor elimden, öpüyor,
    sarı saçlı hanım da öpüyor, ben de öpüyorum.

    - Ah, zavallı daha yavru.
    - Martı yavrusu.
    - Uçamıyor olmalı.
    - Denize düşerse boğulur.
    - ...

    Öteki kadınlar da söze karışıyor, «Yaşamaz!» diyorlar. Annem beyaz
    kuşu «A zavallı, a zavallı!» diye uzun uzadıya okşadıktan sonra benim kucağıma
    veriyor.

    - Eve götürelim, belki yaşar, diyor, ama sakın sıkma yavrum.
    - Sıkmam.
    - Böyle tut işte.

    Gümüş maşacığına bir ince cıgara takıyor. Yanındaki hanımla yine
    dalıyor söze. Kuşcağızın tüyleri o kadar beyaz ki... Dokunuyorum...
    Kanatlarının kemikleri belli oluyor. Ayakları kırmızı. Kaçmak için hiç çırpınm
    yor, şaşırmış. Gözleri yusyuvarlak. Kırmızı gagasının kenarında sanki sarı bir
    şey yemiş de bulaşığı kalmış gibi sarı bir iz var. Boynunu uzatarak çevresine
    bakmağa çalışıyor. Ben o zaman gözlerimi anneme kaldırıyorum. Yanımdaki
    hanımla gülüşerek konuşuyorlar. Benimle ilgili değil. Sonra beyaz kuşun uzanan
    ince boynunu yavaşça elimle tutuyorum. Bütün gücümle sıkmağa başlıyorum.
    Kanatlarını açmak istiyor. Öteki elimle onları da tutuyorum. Mercan ayakları
    dizlerime batıyor. Sıkıyorum, sıkıyorum, sıkıyorum. Dişlerimi, kırılacak gibi
    sıkıyorum, gık diyemiyor. Sarı kenarlı gagacığı titreyerek açılıp kapanıyor.
    Pembe sivri dili dışarı çıkıyor. Yuvarlak gözleri önce büyüyor. Sonra
    küçülüyor, sonra sönüyor... Birdenbire, kasılmış ellerimi açıyorum. Beyaz
    kuşçağızın ölüsü «pat!» diye düşüyor yere.

    ...

    Annem dönüyor, eğiliyor. Yerden bu henüz sıcak masum ölüyü alıyor.
    «A... Aaa... Ölmüş!..» dedikten sonra bana dik dik bakıyor:

    - Ne yaptın?
    - ...
    - Sıktın mı?
    - ...
    - Söyle bakayım?
    - ...

    Karşılık veremiyor, avazım çıktığı kadar ağlamağa başlıyorum. Annemin
    elinden beyaz kuşun ölüsünü sarı saçlı hanım alıyor:

    - Ah, ne günah!
    - ...
    - Zavallıcık.
    - ...

    Başka kadınlar da söze karışıyor. Karşımızda oturan şişman, yaşlı bir
    kadın cinayetimi bildiriyor:

    - Boğdu. Gördüm vallahi, ne hain çocuk...
    - ...

    Annem sapsarı kesilmiş, sesi titriyor:

    «Ah insafsız!» diye bana yine acı acı bakıyor. Daha beter ağlıyorum. O
    kadar ağlıyorum ki... Beni artık susturamıyorlar. Ne vakit, nerede, nasıl
    sustuğumu bugün hatırlayamıyorum. Sanki sonsuza kadar ağlıyorum.

    Kendimi bilir bilmez yaptığım bu cinayetin üzerinden işte otuz yıldan
    fazla bir zaman geçti. Şimdi Şirket vapurlarının güvertelerinde otururken ne
    zaman bir martı görsem, birdenbire, neşemi kaybederim. Bir çocuk haykırışıyle
    ağlamak isterim. Yüreğimin içinde derin bir sızı büyür, büyür. Göğsümü acıtır.

    «Ah insafsız!» diye beni azarlayan anneciğimin hiç bitmeyen
    paylamasını duyar gibi olurum.



    9 Şubat 2009
    #1
  2. Durum ve Olay Hikeyesi Örneği Cevapları

  3. paylaşım için
    teşekkürler...
    12 Şubat 2009
    #2
  4. paylaşım için teşekkürler...
    6 Nisan 2009
    #3
  5. Önemli değil. :)
    6 Nisan 2009
    #4
  6. paylasım için tskrler
    11 Ekim 2009
    #5
  7. Ellerinize sağlık paylaşımınz için teşekkürler
    8 Kasım 2010
    #6
  8. dogru durust bi olay hikayesi yok yaaaaa :-(
    9 Mayıs 2013
    #7
soru sor

Durum ve Olay Hikeyesi Örneği

Alakalı Aramalar:

  1. OLAY HİKAYESİ ÖRNEĞİ

    ,
  2. olay durum hikayesi örnekleri

    ,
  3. olay ve durum hikayesi örnekleri

    ,
  4. durum oykusu ornekleri,
  5. olay hikayesine örnek amatör hikayeler,
  6. durum hikayecisi ornegi,
  7. semaver hikayesi olay hikayesine örnek midir,
  8. Durumöyküsüne örnek