Çocuk Oyunlarının Kültürümüzdeki Yeri Ve Önemi

İsimli konu WH 'Kültür' kategorisinde, \\marjory\\ üyesi tarafından 1 Nisan 2008 tarihinde yazılmıştır. Konu Özeti: Çocuk Oyunlarının Kültürümüzdeki Yeri Ve Önemi. ÇOCUK OYUNLARINI KÜLTÜRÜMÜZDE YERİ VE ÖNEMİ Hollandalı tarihçi Johan Huizinga’nın Homo Ludens (oyuncu insan) kavramı ile insanoğluna yeni ve önemli bir... Türkiyede Kadının Yeri ve Önemi TÜrkİyenİn Jeopolİtİk Yerİ Ve Önemİ ...

  1. ÇOCUK OYUNLARINI KÜLTÜRÜMÜZDE YERİ VE ÖNEMİ



    Hollandalı tarihçi Johan Huizinga’nın Homo Ludens (oyuncu insan) kavramı ile insanoğluna yeni ve önemli bir boyut katmasından sonra insanoğlunu inceleyen bilim dalları da bu konuya büyük ağırlık verdiler; oyun, toplumbilim, ırabilim, antropoloji, tarihsel ruhbilimin önemli bir çalışma alanı durumuna geldi. Oyun kavramının önemli incelemecilerinden biri olan Roger Caillois daha da ileri gitti, oyunları inceleyen ayrı bir toplumbilim dalı değil, fakat oyunları inceleyerek genele varan yepyeni bir genel toplumbilim kurulabileceğini ileri sürdü. Huizinga’nın kuramına yakın olarak, Caillois’ya göre birçoklarının düşündüğü gibi oyun, önemli etkinliklerin yozlaşması, değerini yitirmesi değil, tersine önemli, ciddi etkinliklerin esin kaynağıdır. Zaten bu ayrımda gereksizdir. Oyunları, yasalar, görenekler, dinsel törenlerin yöntemleriyle açıklamak ile hukuku, dinsel törenleri, mantık ve tasım ya da estetiği oyunun öz havasıyla açıklamak arasında çelişki yok, tersine bu iki yaklaşım birbirini tamamlamaktadır.

    Gene Caillois’ya göre oyunun öz havası kültüre gereklidir, ama zaten oyunlar ve oyuncaklar tarihin akışı içinde kültürün kalıntılarıdır. Bir kültürün zaman aşımına uğrayıp aşınması ya da başka bir kültürün etkisiyle değişime uğramasıyla bu kalıntılar anlamlarını yitirmişlerdir. Oysa bugün önemsiz görülen bu oyunlar, eskiden dinsel ve dindışı önemli kurumların ayrılmaz bir parçasıydı. Gerçi bugünkü çocuk oyunlarına verdiğimiz anlamda değillerdi, ama her bakımdan oyunun tanımındaki öğelere uyuyorlardı. Zamanla toplumsal işlevleri değişti, ama doğaları aynı kaldı. Uğradıkları değişim ve değerlerini yitirmeleri onları siyasal ya da dinsel anlamlarından soyutladı, ama zaten incelenince, bu kurumların her birinde oyunun doğasını bulmaktayız. Oyuncaklar da bunun cisimleşmiş bugüne kalıntıları değiller midir?

    Bu incelemelerin ışığında oyunun kültüre bir geçiş, çocuk oyunlarının da onların yetişkinlerin dünyasına katılmalarını sağlayan bir yol olduğu saptanmıştır. Oyuna -ister çocuklar ister yetişkinler için olsun- yaşama hakkını vermekle, oyuncuya girişimcilik özgürlüğü, kişiliğe de yaratıcı gücü tanınacaktır. Avrupa Konseyinin 25. yıldönümü için Lionel de Roulet şöyle söylüyordu: Kültür gelişimi son yıllarda yeni bir anlam kazandı. Daha önceki çabalar kültürün korunması ve yayımına yöneltilmişti. Şuradan ya da buradan kültür muslukları açılıyordu. Ancak kültür yukarıdan aşağı gelen bir aydınlatma değildir. Sanat yapıtları bir seyir gibi tadılmak, duyulmak yerine bir yaşantı olmalıdır. Kültür demokrasisi insanın kendini tanımasını ve kendi yaşamının efendisi olmasını kolaylaştırır. İnsanın kendisini tedirgin eden koşullandırmaların üstesinden gelebilmesi için anlatım tekniğine sahip olması gerekir. Kültür özgürlüğü, tartışmak ve yadsıyabilmek özgürlüğüdür. İnsanı edilginliğe iten aracı yaratılacılığa yöneltebilmek için ne yapmalıdır? Bilimsel cahillik, estetik cahillik, toplumsal cahilliği nasıl yenmeli?

    Bunu yanıtlamada çoğunluk birleşiyor: Oyuna eski saygınlığını ve önemi tanıyarak Çocuk Yılı kutlanırken bu yazı gibi yazılar yazılacak, konferanslar verilecek, afişler yapılacak, yarışmalar, seminerler düzenlenecek, ama çocuğun beslenmesi kadar önemli bir gereksinimi olan oyun ve oyuncak konusunda ne yapılacak? 1978’in son aylarında Paris’te Dünya Çocuk Yılına bir adım olarak UNESCO, Uluslararası Oyuncak Sergisi düzenlemiş. Türkiye de çağrılmış, ama sergileyecek bir Türk oyuncağı bulamamışlar. Bunun üzerine her başı sıkılanın yaptığı gibi Karagöz’den yardım istemişler. Oyuncak diye Karagöz tasvirleri sergilenmiş, bir de benim Fransızca ve İngilizcedeki Karagöz kitabım dağıtılmış. Oysa Karagöz bir oyuncak değil, bir seyirlik oyun. Oyuncak ise seyir gibi edilgin değil, etkin bir araçtır. Oyuncak mağazalarımıza Batıdan kötü biçimde taklit edilerek yapılmış, çoğu işlenmeyen süprüntü oyuncakların yerine kendi ulusal buluşlarımız, kendi özkültürümüzden kaynaklanan oyuncakları koyamamışız. Eski İstanbul’da Evliya Çelebi’nin ballandırarak anlattığı Eyüp oyuncakçılığı yok olmuşsa da bugün Anadolu’da çocukların kendi yaptıkları oyuncaklar, belki ilkel ama özgün ve özyapım olduğu için çok değerli. Oyuncaktan eğitim, öğretim için de yararlanılabilir, ama bunlardan çok daha önceliği olan “oyun için oyun” ilkesidir. Gerçek oyun kavramı, bundan, başka yararlar beklemeden oyunu oyun için yapmak, bunun zorunlu bir gereksinme olduğu üzerinde düşünerek çocuğa (bu arada yetişkinler de unutulmamalı) oynama özgürlüğü ve kolaylıkları tanımakta çok geç kalmışız.

    Oyun antropolojisiyle kültür antropolojisi arasındaki ilişki de ilginç veriler getirmektedir. Sonuncusu bir uygarlığın toplu koşullarından bir başkasına geçişte insan doğasının başkalaşmalarını incelemektedir. Burada çocuğun incelenmesinin bu verilerin sağlanmasında çok önemli katkıları olmaktadır. Bir incelemeci bu konuda çocuğun payını incelemiştir. Buradan iki önemli sonuç çıkarmıştır. Bunlardan birincisi: Bir toplumdaki tüm çocuklar için ortak bir anlamı ve önemi olan şey, başka bir toplum için özel bir anlam taşıyabilir. Ayrıca tek tek çocuklar için yalnız tek bir çocuğa özgü bir anlam da taşıyabilir. İkinci sonuç daha önemlidir ve konumuzla daha yakından ilintilidir. Oyun etkinliği, bir çocuğun içinde bulunduğu toplumda kendisine tanıdığı yer içinde kimliğini araştırmasıyla çok yakından ilintilidir. Söz gelimi ilkel topluluklar üretim kaynakları ve araçlarıyla doğrudan doğruya ilişkidedir. Teknikleri insan gövdesinin uzantısına dayanır. Büyüsel işlemleri, insan gövdesi üzerine görüşlerinin yansımasıdır. Bu topluluğun çocukları da teknik ve büyüsel işlemlere katılırlar. İnsan gövdesi ve çevre, çocuk ve kültür hep aynı dünyanın ayrılmaz parçalarıdır. Bu küçük bir dünyadır, ama kendi içinde tutarlı, bağıntılı, uyumludur. Tersine, toplumlar uygarlaştıkça ters orantılı olarak katmanlaşmaları ve uzmanlaşmaları karşısında çocukların bu bileşime katılması olanaksızdır. İnsanlar makinaların bir uzantısı olmaktadır. Çocuk da kendine özgü folkloruyla yalıtılmış bir yaşam kesiminin parçası olur. Söz konusu folklorun oyunları da yalnız çocuklara özgü oyunlardır. Çocuğun kendi oyunlarıyla toplumun dışında kalması, çocuk beninin ve kişiliğinin içinde yaşadığı toplum içindeki yerini bulmasını ve bunun sürecini zorlaştırır.

    Bu genellemeden sonra Anadolu’nun kırsal bölgelerindeki çocuğun yerine bakarsak, kentsel bölgelerin çocuklarına göre daha önemlidir; en azından çocukla yetişkinler dünyası arasında bir kaynaşma ve eşitlik vardır. Köyler kapalı toplumlar olarak eski ilkel toplum düzenini günümüze kadar getirebilmiştir. Örneklere bakalım. Köy yaşamında bunalım dönemleri için başvurulan büyüsel işlemler çocuklara bırakılmıştır. Bu işlemlerin en çok rastlananında, belirli günlerde ve dönemlerde çocuklar ev ev dolaşırlar, her evde bu ritüele özgü türküler, tekerlemeler söylerler, oyun niteliğinde bir takım simgesel eylemler yaparlar, ve böylece büyünün uğurunu ve gücünü her eve dağıtırken yiyecek, armağan toplarlar. Bunun gibi, bir köyün yağmur gereksiniminde başvurulan çeşitli ritüellerde çocukların etkinliği çok büyüktür. Çeşitli yağmur ritüelleri arasında en yaygını olan yağmur kuklası ya da yağmur gelini uygulamasını alalım. Yörelere göre adı Çaput adam, kepçe kadın, çomca gelin, bebek, su gelini, kodu gelin, kepçe başı, gelin gok, çullu kadın, bodi bostan vb. değişen bu uygulamada çocuklar ilkel bir kukla yaparlar. Bu çoğunlukla iki değneği bir haç biçiminde birbirine bağlayıp üzerini çullarla giydirmek, bir bebeğe benzeterek bunun üzerine su dökmek ya da dolaşarak evlerden üzerine su döktürmek şeklinde yapılan bir uygulamadır. Tüm bu işlemler çocuklara bırakılmıştır. Önemsiz bir çocuk oyunu olduğundan değil; çünkü köy halkı gerçekten bu uygulamanın sonucunda yağmur geleceğine inanmaktır.

    Yukarıda bugün çocuk oyunu diyebildiğimiz ve onlara özgü olan oyunların eski çağlarda tüm toplumun ciddi uğraşlarının kalıntısı olduğunu belirtmiştim. Şimdi bunları örnekleyelim. Çocuk, tutucu, koruyucu olduğundan, bunları çağlar boyunca bozulmadan günümüze kadar yaşatmıştır. Ayrıca şurasını da belirtmek gerekir, Anadolu’nun kırsal kesimindeki tüm oyunların en azından yarısı, hem çocukların hem yetişkinlerin oynadıkları oyunlardır. Çocuk oyunlarının, eski çağlarda toplumun ciddi uğraşlarının bir kalıntısı ve uzantısı olduğu görüşünün en güzel dayanak noktası, yetişkinlerin çocuk oyunlarına tanıdığı yorum ve önemdir. Bu konuyu yeterince örneklemek zordur; çünkü Türkiye’de folklor derleyicileri yalnız folklor olgusunun biçimsel ve dışgörünümüyle ilgilenmekte, bunların işlevlerini, toplumdaki davranışları, ele almamaktadırlar. Bu bakımdan ya folklör derleyicisi, antropoloğun yöntemleriyle çalışmalı, ya da antropologlar bu derlemelere katılmalıdırlar. Bununla birlikte elimizde, yetişkinlerin çocuk oyunlarına tanıdığı önem ve yorumlar üzerine üç örnek bulunuyor. Örneğin, Hamit Zübeyr Koşay’ın Ankara köylerinde saptadığı şu inanç ilginçtir: “Çocuklar ne oyun oynarsa o sene o iş çok olurmuş. Meselâ çocuklar kuyu kazarak oynarlarsa o sene bolluk olur ekin kuyuları kazılırmış. Ev yaparak oynarlarsa yapı çok olurmuş.”

    İki örnek de Konya köylerinden verebiliriz.Konya’da çocukların uçurtma ile oynamasına büyükler karşı çıkmakta, bunun hem günah olduğu, hem de uçurtma uçurulduğu zaman yağmur yağmayacağı, ekinlerin kuruyacağı yolunda bir inanç bulunmaktadır. Gene Konya’da çocukların kamçı ile döndürdükleri topaç (bu oyuna fırça ya da kozak oyunu denmektedir) oyununu halk, yasaklamak ister, çünkü fırça’yı bulan Yezit İmam Hüseyin’i öldürttükten sonra başını kesip ayağıyla vurarak döndürmüş. Böylece fırça, Hazret-i Hüseyin’in kesik başı ile özdeşleştirilmektedir.

    Körebe oyunu da ilginç bir örnektir. İsveç’te oyunun adı “kör keçi” anlamına gelen Blind Bock, Danimarka’da Blinde-buk’tur. Almanlar, oyuna Blinde Kuh yani ‘kör inek’, Güney Almanya’nın kimi yörelerinde ise gene “kör keçi” anlamına Blind Bock demektedirler. Bunun gibi örneğin, Ankara köylerinde körebenin adı Kör Çebiş’tir. Çebiş keçi yavrusu demektir, tepesindeki saçları gözlerinin üstüne düştüğünden körebe oyunundaki gözleri bağlı ebeye benzetilmesinden oyuna bu ad verilmiştir. Güney Almanya’da “kör keçi” olan ebe, kimin alnına elini iki kez değdirebilirse, değdiğinde “yandı” denilir. İşte bu örnekler üzerinde incelemecilerin yorumu ilginçtir. İlkellerde bir kurban ritüelinde, rahip, hayvan postu giyer, gözleri bağlanır, rastlantıyla eli kime değerse o kurban olarak ateşte yakılır. Ritüelde havyan postu giymek oyunda “kör keçi” olma; her ikisinde gözlerin bağlanması; rastlantı ile değdiğinin, ritüelde gerçekten yanması, oyunda sözle yanması gibi ortak noktalar ister istemez oyunun bu türden bir ritüelin kalıntısı olduğu görüşünü pekiştirmektedir.

    Çocuk oyunlarında, gerek sözle, gerek eylemle, eski büyüsel uygulamaların kalıntısı olduğunu gösteren pek çok izlere rastlanmaktadır. Ebe karşılığı kurt, şeytan, cadı gibi anlamlara gelen sözcükler kullanılması (Örneğin Anadolu’da kimi yerde ebe’ye öcümen denmesi gibi); kimi oyunlarda cennet, cehennem, yanmak gibi sözcüklere rastlanması, oyunda yenilenin ölmesi, yeniden oyuna alınmasına sağaltılma gözüyle bakılması, oyunda belirli bir yere, özellikle kaleye tükürmek, ya da ebeyi seçerken ve oyuna başlama sırasını belirlemek için bir taşın üstüne tükürmek gibi eylemlerin ritüel ve simgesel anlamları bulunmaktadır.

    Çocuk oyunları açısından kültürümüzün kökenlerine de inilebilir. Önce oyun terimlerinin incelenmesi bizi bu sözcüklerin kökendeki anlamlarına götürebilir, böylece oyunlardaki bu sözcükler yoluyla oyunun kendisinin eski işlevi ve toplumdaki yeri saptanabilir. Oyunların kendileri de böyle bir araştırma ile kökendeki işlevinin saptanması bakımından ilginç sonuçlar verecektir. Sözgelimi Anadolu’da yaygın olan Dokuz Taş ya da Dokurcun oyununun Kırgız Kazaklarında ve Özbeklerde fal için kullanılan bir işlevi vardı. Kumalak denilen taşlar dokuz yere ayrılarak fala bakılıyordu. Gene Anadolu’da çok yaygın olan aşık oyunun kökenine inildiğinde, Türk göçebelerinin aşık kemiği ile fal açtıklarını öğreniyoruz. Nitekim aşık kemiğinin bu işlevinin bugün Anadolu çocuk oyunları içinde bir ölçüde korunmuş olduğunu görüyoruz. Örneğin, Kırşehir’den Aşığım Ne Adam (Baht) adlı aşık oyunuyla bir kimsenin nasıl bir adam olduğu öğrenilmeye çalışılır. Gaziantep’ten Aşık Filan Ne Kişi oyunu da öyle. Gemerek’te sofra başında oynanan söyleşmeli aşık oyunu da böyledir. Nitekim aşığın; yüzlerine verilen adlar da bunu kolaylaştırır: Şişkin yüzü = dok (tok); çukurlu yüzü = aç; alt = eşek; üst = bey. İstanbul’da oynanan aşık kişilerin nasıl biri olduğunu belirtir. Orhan Şaik Gökyay, Dede Korkut üzerine dev yapıtında Boğaç Han’ın daha beş yaşında iken meydanda üç uşağıyla aşık oynadığını belirttikten sonra, Abdülkadir İnan, Profesör Faruk Sümer gibi bilim adamlarının araştırmalarına dayanarak, hükümdarların önemli bir savaştan önce nasıl aşık falına baktırdıklarına, önemli devlet kararlarında aşığın işlevi üzerine iki önemli örnek vermektedir. Eski bir incelemede, Türklerde, Araplarda ve İranlılarda, tek bir aşık kemiğinin dört yüzünden her birine verilen adların toplumdaki dört katmanı gösterdiğini belirttikten sonra, İran’da Farsça terimleriyle Latince anlamlarını şöyle gösteriyor:

    Dodz = Supinum = Hırsız
    Dihban = Pronum = Köylü
    Vezir = Planum
    Şah = Fortuosum

    Aynı incelemede eski Yunanlılarda ve Romalılarda da aşık kemiğinin değişik yüzlerine tanrıların, ünlü kişilerin ve kahramanların adlarının konulduğunu, en yüksek atış değerine de Venüs dendiğini öğreniyoruz. Ayrıca oyunun yanı sıra aşık kemiklerinin fal amacıyla da kullanıldığı yazılmaktadır.

    Oyunlarda söz öğesi de gene oyunların işlevi ve esikliğinin araştırılmasında yardımcı olur. Belli başlı dört ana söz türü vardır: Türküler, maniler, tekerlemeler, yanıltmaçlar, bilmeceler. Oyun ve Büyü kitabımda yalnız oyun tekerlemeleri için 12 değişik işlev saptamıştım. Bu tekerlemelerin kökenine gidildiğinde bunların işlevlerinin gene toplumun önemli ritüellerinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır.Örneğin, eski Türklerde tarantula gibi zehirli örümceklerin ısırdığı kişileri sağaltmak için afsun okuyan arbavıcların, bakşıların iki afsun metni, bugünkü çocuk oyun tekerlemelerine sözcükler ve ölçü bakımından tıpatıp uymaktadır.

    Sağaltma işlevine gelince, gerek dramatik oyunlarımızın, gerek bunun dışında kalan oyunların kökenleri Orta Asya ve Şaman kültürüne uzanmaktadır. Şamanın da en önemli işlevlerinden biri hastaları sağaltmaktır. Sağaltım işlevini Anadolu oyunlarında az da olsa buluyoruz. Burada 1979’da Amerika’da yayımlanan halk oyunlarımızın üzerine uzun bir incelememde yer alan iki örnekle yetineceğim: Bunlardan birincisi, çocukların belirli günlerde ateş üzerinden atlamalarıyla ilgilidir. Bu tür oyunlar çok yayındır ve bunun bir arınma uygulaması olduğu bilinmektedir. Ancak Burdur’da çocukların Büyük Paskalya’da (aslında Paskalya ille de bir Hıristiyanlık uygulaması ve inancı sayılmamalı, Anadolu’da Betlem denilerek çok yerde Hıristiyan olmayan halkça da kutlanmaktadır) oynadıkları Hasır Küfrü’nde eski küfe ve hasır eskisi yığılarak ateşe verilir ve bu ateşin üzerinden atlayarak şu iki dizeyi söylerler:

    İnem inem izine
    Hep günahlarımız cavurun gızine.

    Alevler söndükten sonra, çocuklar ateşin külünden birer parça alırlar ve tırnaklarının yanlarına sıvarlar; bununla tırnakta ezi dedikleri şeyin bir daha çıkmayacağına inanırlar. Görülüyor ki arınmanın yanı sıra bu örnekte oyunun sonucunda bir sağaltma bilinci bugün de yaşamaktadır.

    İkinci örnek Tarsus yöresindendir. Belki uygulamanın kendisi bir oyun değildir, ama yapılışı cirit gibi at üstünde değnekle oynanan oyunların bir taklitidir. Amaç beldeki ağrı ve sızıları sağaltmak için hastanın (ya da hastalığın) korkutulmasıdır. Biri, ucuna mısır püskülü ya da bir mendil bağlanmış uzun bir sopanın üstüne ata biner gibi biner. Ayrıca elinde bir sırık vardır. Hasta karşıda oturur, arkası dönüktür, sırtına hamur açmak ya da üzerinde yemek yemek için kullanılan yuvarlak bir tahta hedef olarak yerleştirilir. Halk sorar: “Nereye gidiyorsun?”; yanıt “Yaylaya”; yine sorulur “Ne yapacaksın?”; yanıt “Sızıyı vurmaya gidiyorum.” Bu söyleşmeden sonra yapma at üzerindeki binici elindeki sırığı mızrak gibi hastaya atar, sopa hamur tahtasına çarpıp gürültülü ses çıkarır. Bu yirmi kez yinelenirse hastalığın geçeceğine inanılır.

    Önemli bir konu da oyuncaktır. Oyuncaklar oyunlarda kullanılan araç ve gereçlerden ayrıdır. Anadolu köy çocukları kendi oyuncaklarını kendileri yaparlar. Bunlar ilkeldir, ama yaratıcılığa dayanan, özgün oyuncaklardır. Hele bunların türlerine göre ya da yörelere göre değişen adları öyle zengindir ki, dil folkloru bakımından eşsiz bir kaynaktır. Çocukluğumda tüm dünyayı kaplayan bir yo-yo salgını vardı. Yo-yo çeşitli maddelerden yapılan yassı, yuvarlak bir nesne olup çevresinde makara gibi ip sarmaya yarayan yuva vardır. İp buraya sarıldıktan sonra aşağıya bırakılınca ip kendiliğinden çözülürken dönerek aşağı iner, sonra bu hızla yeniden ip çevresinde sarılarak yukarıya doğru çıkar. Sözgelimi bu oyunu Gaziantep’te çıkşa (çıkşağı) adıyla buluyoruz. Uçurtmalar da çok yaygın ve çeşitlidir. Çıtalı uçurtmalar, Altı Köşe, Dolap, Tayyare ya da Sallabaş, Balon gibi adlar alır. Çıtasız olanların içinde Sıçan, Galaygan sayılabilir. Uçurtma için şu adlara da rastlıyoruz: Cergen, kalkan, kayrak, kuş, okleli, puçuk, tahtalı kuş, uçurak, yelleme. Havaya uçurulan oyuncaklar yalnız uçurtmalar değildir. Örneğin, Çorlu / Tekirdağ’da görülen Çıvga, Kütahya’da Dığa adıyla görülen oyuncak buna örnek verilebilir. Topaç da çok yaygındır, birçok türleri vardır. Topaç’ın yetmişi aşkın adı bulunmaktadır. Ses çıkaran oyuncaklar ve çocuk çalgıları da şıngırdak, şakırdak, şakıldak, düllük, boru, çukçuk, bizbıldık, cambuna, fışkırık, hotdak, huttuk, sipsi, sundurga, zimbon vb. adlar alır. Bir başka tür, kuş avlamak ya da çocukların birbirlerine taş veya başka nesneler atmak için kullandıkları atıcı oyuncaklar çok zengindir: Sapan, atamba, atkıç, kalafat, sempirel, kütlek, taktakı, patlangaç, kubur, çakmalı vb. adlar alır. Bununla ilgili olarak küçük hayvanları tutmak için tuzaklar, kapanlar, ökseler de oyuncak türleri arasındadır. Kız çocuklarının bebekleri, su fışkırtan oyuncak, yayık, pervaneli dönen oyuncaklarla çeşitli türler gösterir.



    Elde oynanabilen oyuncakların yanı sıra, çocukları taşıyan, onları sallayan, indirip kaldıran büyük oyuncaklar diyebileceğimiz oyuncaklar, oyun araçları vardır: Salıncak, tahtıravalli, dönme dolap, atlı karınca gibi. Bunların en ilginci hem tahtıravalli gibi inip kaldıran, hem dönme dolap gibi yatay döndüren çıkrıncak adlı araç çok yaygındır ve bunun otuza yakın değişik adi vardır. Bu adlar bu aracın çıkardığı sesi yankılayan biçimdedir. Tahtıravallinin de yirmi değişik adı saptanmıştır. En çok sevileni ve yaygını ise salıncaktır. Bunun da Anadolu’da yirmiyi aşkın değişik adı saptanmıştır. Etnoğrafya müzelerimizde tüm bu değişik oyuncak türlerinden örnekler saptanarak sergilenmesi gerekir. Eline oyuncak veremediğimiz çocuklarımızın kendi yaratıcılıklarıyla ne özgün, ne ilginç oyuncaklar bulduklarını görerek ve utanarak bundan bir öğrenek payı çıkaralım.

    Oyunlarımızın henüz bir kümelemesi ve kataloglanması yapılmamıştır. Oyun ve Büyü’de oyunları 10 kümede göstermeyi denedim. Ama hemen belirteyim bu ne bilimsel ne de tutarlı bir kümelemedir. Amacım en çok rastlanan oyunları toplu gösterebilmek için kimi kümede kullanılan aracı, kimi kümede eylemi, kimi kümede amacı ya da konuyu ölçüt olarak kullandım. Kısaca bu kümeler şunlardır:

    I. Aşık oyunları: Anadolu’da en yaygın türleri ve terimleri bakımından, en zengin oyun türlerinden biridir. Değişik amaçlı ve konulu oyunlar buluyoruz. Sözgelimi fal, niyet için yapılan aşık oyunları, kumar gibi bahta dayanan aşık oyunları, öteki türlerde görülen ayrı amaçlardaki oyunların aşıkla oynandığı katışık oyunlar. Örnekleri yüzleri bulmaktadır.

    II. Yüzük Oyunları: Anadolu’nun en çok sevilen, neredeyse kurumlaşmış bir oyun türüdür. Çok yalın olanlarından, çok karmaşık olanlarına ve kendi başına birer oyun niteliğinde cezalara varıncaya kadar çok zengin bir türdür.

    III. Top Oyunları: Anadolu’da çeşitli türden ve çeşitli amaçlı top oyunları vardır. Bunlarda kullanılan toplar da oyunlara göre çok değişiktir. Kimi yere vurulunca sıçrayan toplardır; kimi meşinden, bezden, içi doldurulmuş toplardır. Kovalama, koşmaca gibi oyunlarda da topla oynananlarına rastlanabilir. Kimi de çukurlu, hedefli, kaleli top oyunlarıdır. Bir çeşit ayaktopu olan Konya’dan Çindilli’de top yerine ebenin takkesi kullanılır. Top oyunlarının en ilginç ve önemlisi değnekle oynanan top oyunlarıdır. Bunlar ayrıca bundan sonraki Değnek Oyunları kümesine de girmektedir. Sözgelimi hockey, golf, bilardo ve benzeri batı oyunlarının belki daha ilkelidir, ama sayıca zengin olan bu oyunlar özellikle spor bakımından önemli olduğundan, bunların yeniden tanıtılıp yaşatılması Gençlik ve Spor Bakanlığına düşen bir ödevdir.

    IV. Değnek Oyunları: Bunların en bilineni Cirit’tir. Atlı ve yaya olan ciridin çeşitlemeleri çok boldur. Oyuncuların ellerindeki değneği en uzağa atarak yarıştıkları oyunlar, ve çok yaygın olan çelik-çomak türünden çok zengin bir küme oluşturan değnek oyunları, hedefe değnekle nişan alınan oyunlar ve en önemlisi yukarıdaki kümede belirtildiği gibi top ve değnekle oynanan oyunlar ve bunların her birinin sayısız çeşitlemeleriyle daha çok spora yaklaşan oyun türüdür.

    V. Taş ve Gülle Oyunları: Bunlar hem eski, hem yaygın hem de çok çeşitlidir. Bunların başında taş savaşı gelir. Ayrıca bu oyuna birtakım inançlar da bağlıdır ve bunlar yaşamaktadır. Örneğin Kayseri de Daş Döğüşü adlı oyundan sonra kör kalanlar bile olurmuş ama bu yörenin inançlarına göre sapanla taş döğüşü yapılmazsa o yıl bolluk olmazmış. Taşın en uzağa atılmasına dayanan yarışmalı oyunlar da taş oyunlarının bir türüdür. Bir taşla başka taşa ya da hedefe nişan alınması türü de çok yaygın ve çeşitlemeleri boldur. Bu arada el, göz becerisine dayanan yaygın bir taş oyunu Beş Taş’tır. Çok önemli bir taş oyunu olan Mangala türü hakkında yazının en önemli örneği olarak aşağıda geniş bilgi vereceğim. Stratejik oyunlar denilen Üç Taş, Altı Taş gibi oyunlarla, gülle, bilye, boncuk, düğme, çekirdek, ceviz, fındık gibi nesnelerle yapılan çeşitli oyunlar da bu kümeye girmektedir.

    VI. Koşma-Kovalama-Kurtarma-Zor Kullanma Oyunları: Kümenin başlığından da anlaşılacağı gibi çocuk oyunlarının büyük bir çoğunluğunu oluşturan bu oyunlar çok daha iyi bilinen, kentlerdeki çocukların da oynadığı oyunlardır. Körebe ve çeşitlemeleri de buraya girer. Saklambaç türündeki oyunlar da doğal olarak bu kümeye girerlerse de bunların oranlama türünden oyunlar arasında yer alması daha uygundur.

    VII. Atlama-Sıçrama-Sekme Oyunları: Bu eylemleri içeren oyunlar da çok yaygın ve çeşitlidir. Atlama oyunlarının en önemli iki türü Birdirbir ve Uzun Eşek’tir. Kızların ip atlaması da buraya girer. Gene kızların seksek türünden oyunları da sekme eyleminden ötürü bu kümede yer almaktadır.

    VIII. Saklama-Saklanma-Oranlama Oyunları: Bir kişinin, bir eylemin, bir nesnenin ya da bir fikrin saklanması ve bunun bulunmasına (ya da oranlamasına) dayanan oyunlar bu kümeye girer. Saklambaç türü oyunlar kişilerin saklanmasıdır. Nesnelerin saklanması ve oranlanıp bulunmasının en güzel örneği bundan önce ikinci kümeye alınan Yüzük Oyunları’dır. Bir eylemi kimin yaptığının bulunması başlı başına bir kümedir. Bu arada bir sözcüğün, bir adın, bir bilmecenin bulunmasına dayanan oyunlar da vardır. Bunların çoğu iki karşıt takım arasında oynanan oyunlardandır.
    IX. Dilsiz-Şaşırtma-Şaka Oyunları: Dilsiz oyunları, Anadolu dramatik oyunlarında da görülür. Burada eylem olumsuzdur, konuşmamak, gülmemek gibi. Ayrıca elebaşı ne yapıyorsa ötekilerin de bunun benzerini yapması gerekir. Şaşırtma oyunları da buna yakındır. Bu ikincisi özellikle eylem kadar sözün şaşırtmasına dayanır ve yanıltmaç türünden söz oyunlarına yer verilir. Şakalı oyunlar bir ya da birkaç kişiye şaka yapılarak onların zor duruma düşürülmesidir. Başka kümelerdeki oyunlardaki cezalar da bu türden sayılabilir.

    X. Dramatik Nitelikte-Büyülük Törensel Oyunlar: Kimi çocuk oyunları dramatik niteliktedir. Bunların kimi, kişileştirme ve eylemin taklidine dayanır, belirli bir önörgüsü, kuralları vardır. Kiminde ise, gene bir kişileştirme ve bir eylemin taklidi bulunmakla birlikte bunların bir öngörüsü yoktur, oyuncular bunu doğmaca olarak oyun sırasında geliştirirler. Sözgelimi kız çocuklarının evcilik oynaması gibi. Büyülük oyunlar da papatya falı, Hıdırellez’de niyet çekilmesi türünden oyunlardır. Ateşten atlama, ya da düğünlerde büyüsel amaçlarla yapılan oyunlar büyülük ve törensel oyunlar olarak bu kümeye girerler.

    XI. Çeşitli Oyunlar: Öteki kesimlerde gösterilemeyen oyunlar bu son kesime alınmıştır. Ancak burada da birtakım alt kesimler saptanmıştır.

    Bu yazının kapsamı içinde tüm çocuk oyunlarımızı incelemeye olanak bulunmayacağı doğaldır. Tek bir örneğin üzerinde durarak çocuk oyunlarının önemini bu örnekten çıkarmak daha yerinde bir yaklaşım olacaktır. Bunun için seçilen örnek Mangala ya da Mankala oyunudur. Doğu oyunları üzerinde 17. yüzyılda bir kitap yazmış olan Profesör Thomas Hyde’ın 1694 tarihli De Ludis Orientalibus yapıtının Türk oyunlarını tanıttığı bölümde Mangala oyununa da yer vermiştir. Aşağıda da görüleceği gibi Anadolu’nun çeşitli yerlerinde değişik adlar altında oynanan oyunun kimi yerlerde gene Mangala adıyla oynandığını biliyoruz. Örneğin, Gaziantep’teki oyunların adları verilirken bu arada Mangala oyununun adına da rastlıyoruz. Mangala sözcüğünün Arapça taşıma, aktarma, geçirme, bir şeyi başka bir yere götürme anlamına gelen ve Türkçeye girmiş olan nakl ve türevlerinden geldiği ileri sürülmektedir. Bu açıklama sürekli taşların bir gözden ötekine aktarılmasına dayanan bir oyun için uygun düşmektedir. Ancak başka yorumlar da yapılabilir. Dilimizde kökeni bilinmeyen ve en küçük asker birliği anlamına gelen manga sözcüğünde askerlerin sıralanışı ve bu en küçük birimin genellikle 14 kişi olması bakımından mangala oyununa uyduğu gibi mangal sözcüğü de bu oyundaki taşların konduğu çukurlara çağrışım yapmaktadır. Anadolu’dan ve başka ülkelerden Mangala çeşitlemelerine örnekler vermeden önce bu oyunu seçişimdeki nedenleri açıklamak isterim:

    1) Oyunun çok eski oluşu: Kimi incelemecilere göre oyunun bin yıl ile üç bin yıl gibi bir eskiliği vardır.Arkeolog Flinders Petrie, Mısır’da İ.Ö. 1400 yıllarından kalma 3 sıralı ve 14 delikli bir Mangala tahtası bulmuştur. Seylan adasında da İ.Ö. ilk yüzyıllara dayanan benzeri delikler bulunmuştur. Habeşistan’da İ.S. 7. ya da 8. yüzyıldan kalma kaya üstüne oyulmuş Mangala delikleri bulunmuştur. Eskiliği konusunda daha başka örnekler de vardır. İslam dünyasında da bu tür bilgiler için l0. yüzyıldan kaynak kitap olan Ebül Ferec’in Kitap-ül Eghanî’sinde bu oyuna rastlanmaktadır. Ve “on dört” diye bilinen bir oyunla özdeşleştirilmektedir.

    2) Oyunun yaygınlığı: Oyun çok yaygındır. Hemen her kıta üzerinde yayılmıştır. İki sırada ya da dört sırada oynanmasına göre (ya da aşağıda gösterileceği gibi başka kümeler bakımından ayrılabilir) değişik adlar ve oynanış biçimleriyle pek çok yerde görülür. Örneğin Seylan’da Çanka ve Naran, Hindistan’da Çonkak, Filipinler’de Çunkajon, Suriye’de L’ Ab-ı Mecnun ya da L’ Ab-ı Aklî, Bali’de Medjiwa, Malezya’da Dakon, Habeşistan’da Gabatta ya da Madji, Afrika’da Wari, Toee, Bau, Kubuguza, Mungala, Mangal, Kale vb., San Damingo’da Çuba vb. Oyunun bu büyük yaygınlığına ilk değinen 1894’de Stewart Culin olmuştur. En azından şu ülkelerde görülmüştür: Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, Hindistan, Maldiv Adaları, Bangladeş, Seylan, Zaire, Malezya, Tayland, Vietnam, Moğolistan, Çin, Endonezya, Filipinler, Habeşistan, Somali, Kenya, Mısır, Moritanya, Senagal, Zambia, Sierra Leone, Liberya, Mali, Guyana, Antiller, Haiti, Zengibar, Sudan, Tanzanya, Uganda, Rwanda, Burundi, Malawi, Rodezya, Güney Afrika, Brezilya, Nijerya, Niger, Togo, Fildişi Sahili, Yukarı Volta, Kamerun, Gabon, Madagaskar, Gine, Ghana, Dahomey, vb. Bu arada sözgelimi Kırgızistan’da da görülmüştür. Gerek Anadolu ve gerek Azerbeycan’da oynanmış olduğunu aşağıda göreceğiz. Nitekim dipnotunda gösterdiğim ve bu yıl Amerika’da yayımlanan Türk Halk Oyunları üzerine uzun yazımda Mangala oyununa yer verişim, pek çok antropoloğun ilgisini çekmiş, oyunun Türkiye’de bugüne kadar gelebilmiş olmasını çok ilginç karşılamışlardır. Nitekim 1978 yılının Aralık ayında Hindistan’da katıldığım 10. Uluslararası Antropoloji Kongresinde Oyun Antropolojisi Kurulunda Mangala üzerine bir bildiri okuyan ve dost olduğum, Kenya’dan üniversite öğretim üyesi Philip Townshend, Türkiye’de oyunun yaşadığını hele bir türünün Afrika’dakilere benzediğini öğrenince bunun şimdi çok şeyi değiştirebileceğini söyledi. Çünkü bu konuda yıllardır çalışırken geliştirdiği kurama göre oyun, Doğu Afrika’dan büyük olasılıkla Habeşistan’dan çıkmış, buradan özellikle esir ticareti ile başka yerlere yayılmıştır. Ancak Türkiye’deki türlerini öğrendikten sonra oyunun Asya kökenli olabileceğini de önemli bir olasılık gibi görmektedir.

    3) Oyun, özellikle çocuk bakımından onun çeşitli yetilerini ve becerilerini geliştirecek niteliktedir: Bir zekâ savaşımıdır. Philip Townshend’in kongredeki bildirisinde belirttiği gibi bir toplum da kişilerde en çok beğenilen ve örnek alınan niteliklerden şu yedisi Mangala oyunuyla ilgilidir:

    a) Kurnazlık: Oyunun stratejisini planlamak ve oyun kurallarını kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilmek.
    b) Uyanıklılık: Karşısındakinin kurnazlığına karşı savunma ve önlem.
    c) Önceden görme: Hazırladığı oyun manevrasına karşı hasmının tepkisini kestirebilme yeteneği.
    ç) Esneklik: Beklenmedik durumlarda hemen tepki gösterebilme yeteneği.
    d) Direnme: Tüm şaşırtmalara karşın kendi planını sonuna dek sürdürebilme yeteneği.
    e) Sağgörü: Özellikle Mankala oyununda hasmından plan ve gücünü gizleyebilme yeteneği.
    f) Bellek: Hasmının sağgörüsüne karşın, onun durumunu ve gücünü ne denli saklarsa saklasın kestirebilme yeteneği.

    4) Oyunun bir toplumun kültür birikiminin tanınmasında ne denli önemli olduğunu yazının başında belirtmiştim. Bugün antropologlar bu görüşü benimsemişlerdir. Bir toplumun incelenmesi, o toplumun oyunları inceleme kapsamı içine alınmadıkça eksik kaldığı gibi hangi yaştan olursa olsun oynamayan insan da önemli bir boyutundan yoksun kalmıştır denebilir. İşte Mangala oyunu bu bakımdan en iyi bir örnektir. Yalnız iki kişinin değil, fakat iki takımın da oynayabileceği Mangala oyunları vardır. Bu durumda çukurların sayısı her sırada 36 ve daha çok olabilir. Kimi kez iki köy ya da kabile arasında da oynanmaktadır. Toplumların durumuna göre oyunun olumlu ve olumsuz etkileri vardır. Dengeli ve barış içindeki toplumlarda yapıcı bir öğedir; toplumsal birliği ve dayanışmayı sağlar. Ama daha az dengeli ya da bunalım içindeki toplumlarda bunun tam karşıtı bir etkisi vardır. Bu toplumlarda daha çok başkanların, olgun yaşlı erkeklerin oyunudur. Kimi toplumlarda ise önemli bir eğitim aracıdır, toplumsal değer yargılarını ve büyüklere saygıyı öğretir. Buna bağlı ritüeller de vardır. Profesör Townshend’in bildirisinde Afrika’dan çok ilginç örnekler buluyoruz. Sözgelimi yeni bir kral tahta geçerken Mangala oynaması, oyun için gerekli tohumları belirli bir ağaçtan toplaması ve yurttaşlarından kimseye yenilmemesi gerekir. Kimi yerde ise kabile başkanı olacak iki aday arasında Mangala oynanır, kim kazanırsa başkan o olur. Gene Afrika’da oyuna Kisolo ya mungu (= Tanrı oyunu) denmektedir. Ve oyundaki çukurlarla üründe bolluk ve yeterli yağmur yağışı arasında bir ilişkiye inanılmaktadır. Kimi Afrika toplumlarında Mangala oyunu bir dersle eriştirme töreninde oğlan çocuklarına öğretilir. Guyana yerlileri bir ölünün ardından Mangala oynarlar ancak Mangala tahtası ölü yeğlediğinde değişik bir biçimde olur, böylece ölü tedirgin olmaz ve gelip Mangala oynamaya kalkmaz. Gene Afrika’da Mangala için şu ilginç gözlemlere rastlıyoruz:

    - Kadınlar genellikle oynamaz; kimi kabilelerde kadınlara yasaklanmıştır.
    - Çiftçiler işlerinin daha az olduğu özellikle kurak mevsimlerde oynarlar.
    - Özellikle işi beklemek, gözcülük olan kişiler daha çok oynarlar: Çobanlar, nöbetçi askerler, yol bekçileri, işi olmayanlar, yaşlılar, sakatlar, çocuklar, kentlerde işsizler.
    - Oyunu, kadınların ve başka etnik kesimin insanlarının çalıştığı ağaçlı bozkırlar ve dağlık yerlerdeki halk daha çok oynar.
    - Oyun daha çok kral saraylarında kral çevresindekilerce oynanır.
    - Oyun ölünün ardından yas döneminde ya da sünnet olanların yaralarının iyileşmesinin beklendiği dönemlerde oynanır.
    - Kimi toplumlarda kumar gibi oynanması kesinlikle yasaklanmıştır.
    - Buganda’da yüksek yargıç duruşmayı izlerken Mangala oynamaktadır(41).

    5) Mangala çağdaş kentsel yaşamda yaygınlaşıp sevilecek bir oyundur. Avrupa ve A.B.D’de tavla ve başka oyunlarda olduğu gibi Mangala’ya da ilgi artmıştır. Oyunun Avrupa’da ilkokullara ders olarak konması düşünülmüştür. Matematik eğitiminde yardımcı olduğu görülmüştür. Nitekim Rodezya’da Kalangaların Mangala oynadıkları için hesapta çok üstün oldukları gözlemlenmiştir. Gerçekten dikkatin yoğunlaştırılması, iyi bir bellek ve sezgisel matematiksel yeti geliştirmesi bakımından çocuklar için en iyi bir kafa temrini olarak görülmüştür.

    Aşağıda görüleceği gibi Anadolu’da çeşitli adlar altında ve çeşitli bölgelerde oynanan Mangala, daha pek çok geleneksel oyunlarımız gibi kentlere tanıtılır ve özendirilirse çocuklarımıza oyun olanakları dışardan aktarılma yabancı oyunlar değil, kendi ulusal kültürümüzden kaynaklanan oyunlar sunmuş oluruz. Milli Eğitim Bakanlığı ile Gençlik ve Spor Bakanlığının yetkili kuruluşlarının konuya ivedilikle eğilmeleri gerekmektedir. Tanıtılıp yayılmasında da TV yardımcı olabilir. Mangala oyununun genel çizgileriyle oynanışı şöyledir: Çoğunlukla iki kişi oynar. Topağa ya da bir tahta üzerine iki, dört ve kimi durumda üç sıra çukur yapılır. Ve gene sayısı oyunların türlerine göre değişen tohumlar, taneler ya da taşlar vardır. Seçilen bir delikteki tohumlar teker teker öteki deliklere dağıtılır. Gene belirli kurallara göre oyunculardan biri hasmının bir ya da iki çukurundaki tohumları ele geçirebilir. Bu el koyma hakkı ya çukurun dolu veya boş olmasına ya da son tohum konulan çukurun durumuna göre değişir. İki sıralı Mangala’da her oyuncunun bir sırası vardır ve sırası gelince gerek kendi sırası, gerek karşısındakinin sırasının çukurlarının tümünü dolaşır. Dört sıralı olanda her oyuncunun iki sırası vardır, yalnız kendi sırasındaki çukurları dolaşır.

    Dama, satranç, tavla gibi çeşitli kuralları olan Mangala oyunu iki sıralı olanı ele geçirme bakımından beşe ayrılabilir:

    a) Oyuncu, belirli bir sayıdaki tohumları hasmının bir çukurunda tamamlarsa, bu çukuru ele geçirmiş olur ve buraya ilerde konulacak tüm tohumların sahibi olur.
    b) Yukarıdaki gibidir, ancak çukuru değil içindeki taşları ele geçirir ve kazançlı olarak bir yana koyar.
    c) Ele geçirme yoktur, yalnız bir çukurdan elde edebildiği kadar taş toplayabilmek için bu çukurdan sık sık geçer.
    ç) Oyunculardan biri elindeki son taşları kendi boş çukurunda bitirirse, hasmının karşıt çukurundaki taşları alır.
    d) Bir oyuncu elindeki taşları en son boş bir çukurun karşısındaki çukura boşaltırsa, bu boş çukurdan sonraki çukurdaki taşları ele geçirir.

    Kimi yerlerde (Batı Afrika ve Moğolistan gibi) (b) türünde Mangala’da eldeki son taş başka taşların bulunduğu çukura konursa, genellikle buradaki taşlar alınıp oyun sürdürülmeyip, sanki çukur boşmuşçaşına orada kalınır.

    Aşağıda Türk örneklerine geçmeden Mısır’da geçen yüzyılda oynanan Mangala oyununu görelim. Bu bir tavla gibi menteşe ile ortadan katlanan iki tahtadan oluşur. Beyt denilen 12 çukur bulunmaktadır. Ayrıca yetmiş iki tane küçük deniz kabuğu olur. On iki beyt’ten altısı bir oyuncunundur, öteki altısı ise hasmınındır. Birinci oyuncunun sırasındaki çukurlara A, B, C, D, E; F, ötekininkilere ise f, e, d, c, b, a, dersek, kabuklar her çukura eşit dağıtılmış olsa, her çukurda 6’şar kabuk olacaktır. Ancak oyuncular bu dağıtımı eşit yapmazlar, genellikle en az her çukura dört koyarlar. Eğer eşit dağıtırsa ilk oyuncu yenik düşer. A, B, C, D, E, F çukurlarının sahibi oyuna başlarsa F’deki kabukları alıp, a, b, c,.. çukurlarına birer tane koyar. Eğer hasmının her çukuruna birer tane koyduktan sonra elinde kalırsa kendi çukurlarına kor, gene kalırsa hasmının çukurlarına kor. Son koyduğu çukurda bir kabuk varsa onun sırası biter, hasmı oynamaya başlar. Eğer sonuncuda iki ve dört varsa, bunları ve bu çukurun karşısındaki çukurun içindekileri alır. Eğer son çukurda üç, beş ve daha çok kabuk varsa, bunları alır ve öteki çukurlara dağıtır. Sözgelimi D’den bir tane E’ye, F’ye, a’ya ve böylece dağıtır. Son çukurda bir tane varsa durur, iki, dört ve daha çok varsa kazanır. Hep F çukurundan oynar, bu boşsa daha sonraki içinde bir ve daha çok kabuk olan kendi çukurundan. Bir oyuncunun çukurlarında, bir ya da daha çok çukurunda kabuklar var da, hasmınınkiler boşsa, ilk oyuncu kendi çukurlarından bir kabuğu hasmının ilk çukuruna koymak zorundadır. Bir oyuncuda bir kabuk kalmış, ötekinde hiç yoksa, bu kimdeyse onun malı olur. Tahta üstünde çukurların tümü boşalınca, iki oyuncu da elindeki kabukları sayar, hasmından daha çok sayıdaki kabuklar kadar kazançlıdır. Kazanan ikinci oyuna başlar, hasmı önce kabukları çukurlara dağıtır. Toplam sayı altmışa erişince bu oyuncu kazanır. Oyunu daha çok gençler, çocuklar oynar; bu durumda adı l’ab el gaşim yani cahil oyunu, başka biçimde oynanan ise l’ab el akil bilge ya da akıllının oyunu denir.

    Genellikle kabuklar iki sıranın bir ve daha çok çukurlarına dağıtılır, her iki sıraya dörder konulur, iki en uçtakiler boş bırakılır; dağıtımı yapan bir çukura kaç tane koyduğunu saymaz, istediği kadar çukura koymakta özgürdür. Hasmı bu dağıtımı beğenmezse oyun tahtasını tersine çevirip yeniden dağıtıma başlanmasını isteyebilir. Ancak ilk oynama hakkını yitirir. İlk başlayan, kendi çukurlarından istediğinden başlar.

    Şimdi Türkiye’den örnekler verelim. Safranbolu ve köylerinde oynanan Altıev oyunu şöyle oynanır: Otuz santim boyunda ve on beş santim eninde bir dikdörtgen toprağa çizilir, bu çizgi üzerine altı bir yana altı bir yana birbirine koşut on iki çukur açılır. Altısı bir oyuncunun, öteki altısı da ikinci oyuncunundur. Bunlara kale denilir. Oyuncular ellerine renkleri iki oyuncuyu belirtecek biçimde ayrı on sekizer taş alırlar. Bu taşları üçer üçer olmak üzere her oyuncu kendi çukurlarına doldurur. İlk oynayacak oyuncu belirlenince, evlerinden hangisini isterse boşaltır, boşalttığı evin üç taşını sıra ile gelen kalelere doldurur. Birinci, ikinci kaleye kor, üçüncüye de üçüncüdeki dört taşı kaldırır, bu kez o kaleyi de boşaltır. Bu dört taşı sıra ile kalelere bölüştürür, bu yolda taşın bittiği her son kaleyi boşaltır. Taşları dolaştıra dolaştıra, öyle olur ki kimi kalede hiç taş kalmaz, kiminde 9, 12, 15 taş birikir. İşte kaleleri boşalıp ta elde kalan taş kendisinin boş kalesine girdi mi, o kalenin karşısında bulunan kale dolu ise en son taşın rastladığı kalenin karşısındaki kalenin karşısındaki kaledeki taşları alır, kendi çukurlarına boşaltır. Sözgelimi böyle dolaştırırken elindeki en son taşın rastladığı boş kalenin karşısındaki kalede taş bulunamazsa oyunu bırakır. Bu kez karşı oyuncu başlar. Oyun bir oyuncunun hasmının tüm taşlarını ele geçirip kalelerini boşaltıncaya dek sürer.

    Erzurum’un Olur İlçesine bağlı Oğuzkent köyünde oynanan Mangala oyunu çok değişiktir, Afrika’daki Mangala’lara benzer. Oyunun adı Pıç’tır. Oyun iki kişi arasında, ya da beş kişiye kadar oynanabilir. Büyükler ve çocuklar oynar. Oyun üzerinde yemek yenen yuvarlak, tahta sofra üzerinde oynanır. Oyunda ya mısır ya da fasulye taneleri kullanılır. Eğer beş kişi ile ve fasulye taneleriyle oynandığını varsayarsak, kısaca oyunun kuralları şöyledir: Her oyuncu otuz altışar fasulye alır; önlerine on ikişerlik üç yığın yaparlar. Bu yığınlara Kuy denilir. İlk başlayacak oyuncu aşık atarak saptanır. İlkin sağındaki ikinci, onun sağındaki üçüncü; dördüncü ve beşinci böyle belli olur. Birinci oyuncu üç kuy’undan birindeki on iki fasulyeyi alır, buna ‘kuy bozma’ denilir. Buradan aldığı fasulyeden birini bozduğu kuy’un yerini kor, sonra soldan sağa doğru her kuy’a birer fasulye kor, on iki fasulyenin dağıtımını bitirir. Son fasulyeyi koyduğu kuy’daki (kendi kuy’larından biri değilse), fasulyeler sayılır, fasulye sayısı çiftse, sayılanlar kuy bozanın olur. İkinci oyuncu başlar. Sayı tekse fasulyeler sayıldığı kuy’a bırakılır. Oyun böyle sürerken çift sayı yapanların fasulyeleri alması ve kuy bozmalarla kimi kuy’larda boşalma olur. Yeniden buralara fasulye konulur. Bu birikimde kuy bozan oyuncunun son fasulyesi kendi kuy’u dışında kuy’lardan birinde üç sayısı yaparsa bu o oyuncunun olur, buna pıç denilir ve çevresi bir kalem ya da kömürle çizilir. Oyun sonuna dek buraya konulan her fasulye tanesi, burayı pıç yapanındır. Üç kuy’u da pıç yapılan oyuncu oyun dışı kalır. Sırası gelen oyuncunun bozacak kuy’u yoksa, oyunu ondan sonraki oyuncu sürdürür. Oyunun sonunda kuy’ların kiminde birer fasulye tanesi kalır. Her oyuncu, kendi kuy’larında kalmışsa birer tane fasulyeleri alır. Biriktirdikleri fasulyeleri sayarlar kimin daha çok fasulyesi varsa o kazanır.

    Oyun Ilgın’da Meneli Taş adıyla oynanmaktadır. Kapatılan mene’lere Kadı denilmektedir. Muğla / Ula’da Evcik adıyla oynanır, beşer çukurla (-ev) oynanır; çukurun boşalmasına kör olma denilir. Oyun yirmi beşer taşla oynanır. Mangala Azerbeycan’da Mereköçdü adıyla oynanır. Oyunun tanımını Azeri ağzıyla ve yazımını bozmadan buraya olduğu gibi alıyorum:

    “Bu oyunu iki veya dört uşag oynayır. Daire şeklinde her uşağa üç mere (çala) düzeldirler. Here 21 balaca daş götürür, daşları iki iki saymağla mere mere paylayıb yığır. Say aşağıdaki kimidir:

    -Dana, dana, gır dana, iki öküz, bir dana.

    Her mereye yeddi daş yığırlar. Gürre atıb oyuna başlayırlar. Gürre düşen uşag, daşlardan merenin içinde birini sahlayır, galanlarını merelere paylayır. Adamın sayına göre daş udmag olar. Migabil terefin merelerinde bir veya üç daş varsa, paylaşan adamın daşı da bir veya üç daşlı merelerde gurtarır, demeli, daşlar cütleşirse o, hemin daşları udmuş olur. İlk udmuş daşa mertik deyirler. Hansı uşag başga bir uşagdan yeddi veya çoh daş udsa, daşlar onun olur, o birinin meresi ve daşları azalır. Bele bele her kesin bütün mereleri boşaldıgda o, sıradan çıhır.”

    Aslında Anadolu çocuk oyunları çok zengindir. Çocuklarımızı oyunsuz bırakmak, ya da onlara dışardan aktarılan yabancı oyunlar oynatmak yerine, kendi ulusal kültürümüzden kaynaklanan oyunları yaşatsak, yaysak ve öğretsek, hiç değilse 1979 Dünya Çocuk Yılında çocuklarımıza en büyük armağanı vermiş oluruz. Bu satırları yazarken Fransa’nın resmi dergisi France Information’ın Ocak-Şubat 1979 sayısı elime geçti. Burada çocuk oyunları ve oyuncaklarının önemi üzerine bir yazının başlığı uyarıcıdır: İnsan oynadıkça gerçekten insan olur.



    1 Nisan 2008
    #1
  2. Çocuk Oyunlarının Kültürümüzdeki Yeri Ve Önemi Cevapları

soru sor

Çocuk Oyunlarının Kültürümüzdeki Yeri Ve Önemi