| | Sokrates Oncesi Filozoflar Sokrates Oncesi Filozoflar
SOKRATES ÖNCESİ FİLOZOFLAR İLK FİLOZOFLAR
Felsefe'nin doğuşunu, "Doğa filozofları" olarak isimlendirilen düşünürlere bağlamak, genel kabul görmüş bir prensiptir.
Doğa filozofları, güney batı Anadolu kıyılarında, İonia'da, kadim Yunanistan'da ya da güney İtalya'da, İ.Ö. 6. ve 5. yüzyıllarda yaşamış Yunan düşünürleridir. Gerçeği, tabiat üstü güçler yerine, doğal olguların yardımı ile izâha çalışan ilk beyinler olarak, batı felsefesinin kurucuları sayılırlar.
Sistematik bir düşünce ekolüne sahip olmayan bu düşünürlerin, “Sokrates öncesi filozoflar” şeklinde isimlendirilmesi, İ.Ö. 5. yüzyılın sonlarında öğretisini geliştirmiş ve hakkında ayrıntılı sayılabilecek bilgilere sahibi olduğumuz ilk önemli filozof Sokrates'ten önce yaşamış olmalarındandır. Doğa filozofları hakkında bildiklerimiz, Platon, Aristoteles ve sonraları bu konuya eğilmiş bir kaç yazardan yapılmış alıntılarla sınırlıdır.
Bu dönem öncesi, Orta Doğu medeniyetlerinde, Hint uygarlığında ya da Kadim Yunan kültüründe karşılaştığımız düşünsel yapıtlar, hemen tamamı itibariyle dinî ve özellikle mitolojik unsurlar içermekte, her olayın kökenindeki gerçekler ve doğal hâdiselerin sebepleri, tanrıların işlevleri ile izah edilmektedir.
Aristoteles'in anlattığına göre, "Doğa filozofları" felsefî düşünceye ilk adımı, bir ilk neden (ilk temel töz, ilk temel madde, temel ilke, yunanca arkhe) aramak maksadiyle atmışlardır.
Onları bu düşünceye iten söylem, "Hiçten, hiç bir şey çıkmaz” (Ex nihilo, nihil fit) prensibidir. Kendisi meydana gelmemiş, yok olmayacak bir varlığın mevcudiyetini kabul etmek, sistematik düşünce açısından bir zorunluluk olarak belirmiş ve ilk düşünürlerin tüm beyinsel çabalarını odakladıkları ana merkez hâline dönüşmüştür.
Miletos Üçlüsü
İlk filozoflar, İonia'nın Ege denizine açılan, yakın doğu'nun eski, köklü ve uygar ülkeleri ile yapılan ticaretin merkezi, hareketli bir liman kentinden, Miletos'dan çıkmıştır. Miletos'luların kadim Mısır ve Bâbil öğretilerine nüfûz edebilme imkânları yanında, şehirdeki fikir hürriyeti, felsefenin bu kentte doğmuş olmasını kolayca izâh edebilmektedir.
Miletos Okulu olarak da isimlendirilen, Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes, varoluşun sistematiği ile değişim üzerinde düşünerek, çeşitli, ama benzer teoriler geliştirmişlerdir. Miletos Okulu, başardığı işlerle olmasa bile, giriştikleri açısından ve özellikle daha sonraki felsefî çalışmalara ışık tutan, yerinde sualleri ile büyük önem kazanmıştır.
Prensip itibariyle, Doğa'da mevcut her şeyin bir tek öz maddeden oluştuğu görüşündedirler. Bu inanca dayanarak, önce "doğa"nın (Physis) varlık bulduğunu öne sürmüşlerdir.
Modern Doğa Felsefesi
Ortaçağ'ın sonundan itibaren Rönesans'la birlikte hem felsefe alanında yeni bir canlanma meydana gelmeye başlamış, hem de bilimler de önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Bu dönemde doğa bilimleriyle doğa felsefesini birbirinden ayırmak olanaklı görünmemektedir. Kopernikus ile birlikte yeni bir dünya ve evren kavrayışı ortaya çıkmış, bunun devamında doğa felsefesi yerini giderek doğa bilimleri denilen alana bırakmaya başlamıştır. Böylece doğa ve evrene ilişkin felsefi yaklaşımların, soyut arkhe arayışının yerini somut bilgiler, gözlem ve deney merkezli aıklamalar almaya yönelir. Bu süreçte özellikle ortaçağdaki doğa felsefesi anlayışıyla bir hesaplaşmaya girildiği ve doğa bilimlerinin bu hesaplaşmanın sonucunda geliştiği söylenebilir. Her alanda olduğu gibi bilimin gelişmesi, özelliklede bu gelişmenin felsefenin içinden gelerek meydana gelmesi, felsefe ile bilim arasındaki ayrımın nasıl konulacağı sorununu gündeme getirmiş, doğa felsefesi ile doğa bilimleri arasındaki ayrım konusunda bu özellikle belirgin bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Francis Bacon, Kepler, Laplace gibi bilgin düşünürler bu sürecin önemli isimleri olmuşlardır. Doğa felsefesi bu sürecte bir tür felsefi materyalizm biçimine de bürünmüştür.
CICERO Marcus Tulius
M.Ö. 106-43 yillari arasinda yasamis olan Romali devlet adami, bilgin, hatip ve yazar.
Felsefe ögrenimini, Epikürosçu Phaedros, Stoaci Diodotos ve Akademi'ye bagli Philon'dan almis olan Cicero'nun önemi, Yunan düsüncesini daha sonraki kusaklara aktarmasindan olusur. Bilgi teorisi açisindan, kesinlige baglanmak yerine olasiliklarin yolunu izlemeyi yegleyen, buna karsin ahlak alaninda, dogmatik bir tavir sergileyip, Stoacilara ve bu arada Sokrates'e yönelen Cicero, Latincenin felsefe dili olarak gelismesine katki yapmis ve bu arada, dinsel görüsleri açisindan daima agnostik kalmistir.
Kuskuculugu çürütemeyen, fakat kuskuculugun ahlak için yarattigi tehlikenin bilincine varan Cicero, kuskuculuga karsi, dogrudan ve kesin olan ahlak bilincinin kurumlarina siginmis ve temel ahlaki kavram ve ilkelerin dogustan oldugunu öne sürmüstür. O, ayni çerçeve içinde, erdemin mutluluk için fazlasiyla yeterli oldugunu, kurgusal ya da entelektüel degil de, pratik erdemin daha büyük bir deger tasidigini belirtmistir.
DOĞA FELSEFESİ NEDİR ?
Doğa felsefesi ile doğabilim arasındaki ayrım, hiç de kendiliğinden anlaşılır bir ayırım değildir ve bu ayırım hiçbir zaman açık olmamıştır. Avrupa düşünce tarihine bakıldığında, bu iki kavrama yüklenen anlamların yüzyıllar boyu özdeş kaldıkları kolayca saptanabilir. Bu iki bilgi alanı arasında 17. yüzyıldan önce bir ayırım söz konusu olmamış ve hatta ondan sonra özellikle İngilizce konuşulan ülkelerde her iki terimin anlamları yine özdeş kalmıştır.
O zamanlar bir doğa felsefecisi profesör, doğal olarak bir fızikçiydi ve fizikçi olarak o, önce ahlak felsefecisi profesörden, sonra da felsefe profesöründen ayrılmıştır.
İşte bu sıralarda Avrupa kıtasında bir ayırıma başvuruldu ve biri spekülatif ve belirsiz, öbürü ise sağın ve olgulara dayalı iki disiplinden söz edilmeye başlandı. Bazı bilim adamları bağımsız bir doğa felsefesinde meydana gelen bu ayrılmada, bilgi açısından mutsuz bir parçalanma görürler. Kendi düşünce yolları içinde sıkı bir empirik sağınlık peşinde koşan öbürleri açısından ise, bu savı (felsefi) bir otoriteye dayanarak doğrulamayı denemek, sağın bilimden sapmak demektir. Bu yoruma göre, doğa felsefesi matematikselleşemeyen, itkelerden yoksun ve karanlık bir bilim, yalnızca Ortaçağ insanının kabul ettiği anlamda bir bilimdir. Kuşkusuz böyle bir yorum yanılgı içerir.
Doğabilimi ile doğa felsefesi arasındaki ayırım, tarihsel bir rastlantı sonucu ortaya çıkmış bir ayırım da değildir. Bu ayrımın nedeni, daha çok doğabiliminin modern konumundan dolayıdır. Galileo ve Newton ’dan önce fizik, tanrının inayetine ya da insanın derinliğine düşünmesine ya da rastlantıya bağlı olarak bulgulanan ve bulanık ta-sarımlar ya da çok genel kategori sistemleri içinde biraraya toplanan olguların derme çatma bir kompleksiydi. Bilimsel doğruluk öylesine sıradan olabilirdi ki, örneğin Nicolaus Cusanus ’un sözcükleriyle “her parçasından bütünün fışkırdığı’ bir şeydi (ex omnibus paıtibus relucet lotum). En sağın bulgu bile bir kosmoloji içermekteydi. Bir bilimsel olgudan genel bir yasaya geçme, bu olgu ne kadar büyük önem taşırsa taşısın, disiplinsizce ve rastlantısaldı. Bilimsel olgular üzerine yapılan mantıksal tartışmalar, etik ve dinsel problemler. üzerine yapılan tartışmalarla aynı stile sahipti ve son ikisi felsefeye ait konular sayıldıklarından, bilim de onların bir parçası sayılıyordu.
Ama Galileo ve Newton’la birlikte bilime yeni bir öğe girmiş oldu: Yöntem. Böylece olgular, şimdi yalnızca bir buluş konusu değil, aynı zamanda, bir kanıtlama konusu oluyorlardı,Yani mantıksal düşünceler ve matematiksel dedüksiyonlar(tümdengelim), dikkatli gözlem ve deneylere bağlanıyor ve mantık, empirik bilimin içine sokulmuş oluyordu. Bu yenilik, modern bilimin doğuşunda kosmolojik spekülasyonların keyfiliğine bir son vermek konusunda çok etkili bir aracı temsil eden Bacon’ın indüksiyon(tümevarım) kurallarına başvurulmuş olmakla da sınırlı değildi.Galileo ve Newton’un yöntemleri, hatta, Bacon’ın indüksiyon kurallarından oldukça uzaklaşarak, deney ve gözleme, kanıtlanamaz türden tasarımlardan kalkarak doğrulanabilir olgulara ,geçmek için başvuruyordu,
O ana kadar bir olgular kataloğu halinde spekülasyonlara karışmış olan bilim, bu kez, dikkatle gözlemlenen olguların örgün bir bütünü olarak, gözlemlenmiş fenomenlerin rasyonel şekilde açıklanmasını sağlayan yöntemlerce desteklenmiş oluyordu. Ama hemen aynı zamanda, oldukça önemli yeni bir problemler dizisi ortaya çıkmış oldu.
Doğa Felsefesi Ve Doğa Bilimi
Doğa felsefesi ve doğa bilimi 17. yüzyıla gelinceye kadar birbirinden ayrılan alanlar değildir; hatta bu alanlar arasında açık ayrımlar yapma konusunda süregiden sorunlar sözkonusudur. Çoğu zaman ve çoğu yerde doğa felsefecisi aynı zamanda fizik ya da diğer doğal bilim alanlarıyla da ilgilenen hatta onlar üzerinde otoriteye sahip olan bir kişiydi. 17. yüzyıldan itibaren felsefe ve bilim alanları birbirnden ayrışmaya ve bilimler kendi alanlarında daha da özerkleşmeye başlamasıyla doğa felsefesiyle doğa bilimlerinin ayrışması sorunu da gündeme geldi. Bu bir anlamda iki farklı bilgi türü arasında yapılması beklenen bir ayrımdı; ancak yinede bu ayrım her zaman açık seçik değildir. Modern doğa biliminin aldığı biçim ve geldiği bilgi düzeyi, belirli bir tarihsel dönemde bu ayrımı koşullandırmıştır. Özellikle Galileo ve Newton ile bu gelişmenin ortaya çıktığı saptanabilir; belirli bir yöntemle bir anlamda bilim empirikleşiyor, gözlem ve deney önemli bir nitelikle öne çıkıyordu. Felsefe ise spekülatif bir görünüme bürünüyordu bu gelişmeler karşısında. Bu eksende giderek bir ayrışma meydana gelmiş olsa da felsefe düzeyinde doğa bilimi ile doğa felsefesini ayrıştırmanın açık ve kesin bir şekilde görünebildiğini söylemek zordur.
THALES
Yalnız bir filozof değil, aynı zamanda çok önemli bir bilim adamı olan Thales'in yaşadığı dönemi, (# İ.Ö. 625 - 545) İ.Ö. 585 yılında olduğu bilinen bir güneş tutulmasını, önceden haber verdiği bilgisinden hareketle tahmin edebiliyoruz. Yunan mitolojisinin etkilerini üzerinden atamamış bir düşünür olmasına rağmen, felsefenin babası olarak nitelendirilmesi, doğa görüşünü ilk defa deneylere ve bunları da düşünsel prensiplere bağlama başarısı yüzündendir.
Thales felsefesinde önem taşıyan husus, “neyin var olduğu”, “neyin gerçek olduğu” ya da “neyin gerçekten var olduğu” sorusu üzerinde düşünmüş olmasından kaynaklanır. Doğada var olan şeylerin tahdidî bir listesini yapmaya değil, nenlerin varlığa dönüşmeleri ve sonra da yok olup gitmeleri olgusunu irdelemeye çabalamıştır. Onun gözünde, “Neyin var olduğu” sorusunu yanıtlamanın geçerli yolu, birlik ile çokluk ya da görünüş ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi doyurucu bir biçimde ifâde edebilmektir. Gözle görünebilir ya da algılanabilir varlıkların ve bunların geçirdiği değişimlerin oluşturduğu kaotik düzenin gerisinde, akılla anlaşılabilir, kalıcı ve sürekli bir gerçekliğin var olduğuna inanmıştır. Thales bu gerçekliğin, “su” olduğunu öne sürmüştür. Bir başka deyişle Thales için temel töz, ya’ni "arkhe" sudur. Her şey sudan türemiştir ve yine suya dönecektir. Düz bir tepsi gibi olan yeryüzü, su üstünde, sonsuz Okeanos'da yüzmektedir. Kendisinden sonra gelen düşünürlerce en çok üzerinde durulacak konulardan biri olan, "Bu temel tözden, nasıl ve niçin bir takım nenler meydana geldi ?" sorusu üzerinde, hemen hiç durmamıştır.
Kadim felsefenin bir anlamda tarihini yazmış olan Aristoteles, Thales’i bu sonuca, herşeyin sıvı bir varlıktan beslendiği, sıcağın da sudan türeyip, suyla beslendiği, herşeyin tohumunun nemli bir yapıda olduğu gözleminin götürdüğünü söyler. Buharlaşma, suyun buhar ya da hava olabilmesini, donma ise suyun toprağa dönüşümünü akla getirmiştir. Onu arkhenin su olduğu sonucuna götüren nedenler ne olursa olsun, onu felsefe tarihinde önemli kılan unsur, verdiği yanıttan çok, sorduğu “Temel töz nedir?” sorusudur.
ANAXIMANDROS
Ilk filozoflardan ikincisi Anaximandros’tur. O da Miletli.Thales’ten sonraki kusaktan. Onun ögrencisi, sonra da ardili (halefi) olmus. Günes saatini buldugu, ilk haritayi çizdigi söylenir. “Peri physeos= Doga üzerine”adli bir yapiti varmis. Bu konuda bu adla yazilmis ilk yapitmis bu. Anaximandros da, Thales gibi, arkhe sorunu üzerinde durmustur. O da var olanlarin kökeninin, anamaddenin ne oldugunu soruyor. Ona göre ilk- maddenin sonsuz, tükenmez olmasi gerekir, çünkü ilk- madde sonsuz yaratmasinda sinirsiz ve tükenmez oldugunu gösteriyor.Sonsuz kavramini ilkin açik olarak belirleyip, bunu maddeye yükleyen Anaximandros olmustur. Ancak, Anaximandros anamaddeye yalniz sonsuzluk niteligini yüklemekle kalmiyor, daha da ileri gidiyor: Ilk –madde yalniz sonsuz degildir, sonsuz olandir da; çünkü ona, daha yakinolan baska bir belirlenim yüklenemez. Thales ilk – maddeyi su ile, demekki belli, bilinen bir madde ile bir tutmustu.Anaximandros’a göre ise, bunu yapamayiz, çünkü her belli, belirli sey sonlu ve sinirlidir da, yani karsiti ile sinirlanmistir: Sicak soguk ile, sivi olan kati olanla, aydinlik karanlikla, vb. sinirlanmistir. Her belli olan, dolayisiyla sonlu ve sinirli olan sey, meydana gelmis olan bir seydir – sicak soguktan, sivi katidan olusur– ve yeniden karsitina döner. Böylece, birbirinin karsiti olan seylerden biri,öteki karsisinda zaman zaman agir basar; bu da, bunlarin içinden çiktiklari sonsuz anamadde içinde yeniden arinmalarina kadar sürer. Apeiron anlayisindan Anaximandros çok özgün bir doga görüsü gelistirmistir: Apeiron’dan önce sicak ile soguk olusmustur. Sicak, baslangiçta soguk ve karanlik olani (biçimlendirmekte olan yeri) bir alev küresi olarak bir kabuk gibi sarmisti. Soguk’tan iki karsit: kati ile sivi dogmustur. Sivi’dan,yeri çevreleyen alev küresinin sicakligi yüzünden, bugular yükselip alev küresini halkalara, atesle dolu olan hava tekerleklerine bölmüslerdir.Bu tekerlekler de birtakim deliklerin – günes, ay – alevler saçarlar. Böylece hava(bugu) ile atesin birlesmesinden gök meydana gelmistir.Yer tepsi biçiminde degil, bir silindir, yuvarlak bir sütün biçimindedir ve boslukta serbest olarak durur; gök de yerin etrafinda döner. Anaximandros’un bu açiklamalarindan açikça sunu görüyoruzogal karsilastigimiz çesitli ve karmasik olaylari, burada tek, yalin bir temele baglamak denemesi yapilmaktadir.Anaximandros’u tam bir düsünür yapan da budur; bu yalinlastirici açiklama denemesi, onun gerçekteki çoklugu düsüncede bir birlige baglamak istemesidir.
Anaksimandros, çagdasi ünlü filozof Thales'in maddi töz olarak 'su' anlayisina, suyun nicelik bakimindan sinirli, nitelik bakimindan belirli oldugu gerekçesiyle karsi çikmistir. Buna göre, su ya da nem, çatisma ve savaslarini açiklamak durumunda oldugumuz karsitlardan biri olup, ondan hiçbir zaman karsiti çikmak. Baska bir deyisle, degisme, dogum ve ölüm, büyüme ve küçülme, çatisma ve savasin, bir ögenin sinirlarini digerinin aleyhine olacak sekilde genisletmesinin bir sonucu oldugu için, suyun dogasina aykiri bir yapida olan seylerin, su içinde nasil olup da eriyip gitmedikleri sorusuna doyurucu bir açiklama getirilemez. Sudan, öyleyse yalnizca islak ve soguk olan seyler türeyebilir. Oysa, dünyada, islak ve soguk olan seylere ek olarak, sicak ve kuru olan seyler de vardir.
Suyun nitelik bakimindan belirli olmasinin yarattigi güçlükten kurtulsak bile, bu kez suyun nicelik bakimindan sinirli olusunun yarattigi güçlük karsimiza çikar. Buna göre, su gibi nicelikçe sinirli bir maddeden, sonlu bir kütleden evreni meydana getiren sonsuz varlik kütlesi dogamaz. Sonsuz sayida evren oldugunu öne süren Anaksimandros'ta, sonsuz sayidaki evren görüsü, sonsuz miktarda maddeyi gerektirir.
Evrende varolan tüm nitelikleri tek bir nitelige götürmenin, tüm karsitlari tek bir karsita indirgemenin doyurucu ve dogru olmamasindan dolayi, ona göre, evrenin ilk maddesi, maddi tözü, arkhesi nitelik bakimindan sinirsiz bir madde olmalidir. Anaksimandros, söz konusu özellikleri tasiyan ilk maddesine, hiçbir duyusal maddeyle özdes olmayan belirsiz bir varlik, soyut bir ilke anlaminda apeiron adini verir. Onun, ilk madde olarak nicelikçe sinirli, nitelikçe belirli bir öge ya da maddenin seçilmesi evresini geçerek, herseyin kendisinden türedigi belirsiz, sinirsiz bir arkhe anlayisina ulasmasi, felsefede gerçek bir ilerlemeyi ifade eder.
ANAXIMENES
Milet okulu’nun, bu ilk doga felsefesi çigrinin üçüncü ve sonuncu düsünürü olarak da Anaximenes gösterilir. Anaximandros’un ögrencisi imis, ondan bir kusak da gençmis.Yapiti, Ilkçagin geç dönemlerinde de biliniyormus. Anaximenes de arkhe sorunu üzerinde durur; o da,Anaximandros gibi, anamaddenin, bu varlik temelinin birlikli ve sonsuz olmasi gerektigini söyler.Ama bu sonsuz seyi, o da, Thales gibi, belirli bir seyle bir tutar: Ona göre ilk- madde hava’dir. Hava, sonsuz bir hava denizi olarak evreni kusatir ve yer de bu hava denizinde düz bir tepsi gibi yüzer. Anaximenes’in iki anlayisi var ki, felsefeye iki yeni görüs olarak girip yerlesmislerdir. 1- Anaximenes,“ bir hava (soluk) olan ruhumuz ---psykhe --- bizi nasil ayakta tutuyorsa, bunun gibi, bütün evreni(kosmos) de soluk ve hava sarip tutar,”diyor. Böylece, ruh kavrami felsefede ilk defa olarak ortaya çikmis oluyor. Burada ruh, insanin canli vücudunu ayakta tutan, daha dogrusu bir arada tutan, onu canli kilan, onun cansiz bir yigin olarak dagilmasini önleyen “sey”dir; burada ruh, yasam diye, canli vücudu cansizdan ayiran diye anlasiliyor ve soluk ile bir tutuldugu için, maddi bir sey olarak düsünülüyor tabi. Nasil hava– soluk- olan ruh, insanin vücudunu cansiz bir madde olarak dagilmaktan koruyorsa,bunun gibi, hava da evrenin bütününü, onun düzenini ayakta tutar. Hava: Canli,canlandiran sey, etkin olan bir ilke. Onun bu canliligi, etkinligi olmasaydi,evren, sadece, ölüm, dagilan bir yigin olurdu; Boyuna yeni biçimler alan,kendini canli olarak degistiren, yaratici bir varlik olmazdi. 2- Anaximenes,ana maddenin canli olmasi gerektigini düsünmekle, “madde” kavraminin belirlenmesine dogru önemli bir adim atmis oluyordu. Anaxmienes, havayi,hayatin ve ruhun asil maddesi saymakla, genel olarak madde kavrami da kendisinde bir seyler olan, bir seyler geçen, madde kavrami belirmis, bununla da bu maddede olup bitenler üzerinde, maddedeki süreç üzerinde bir düsünmeye yol açmis oluyordu. Gerçekten Anaximenes, bu soru üzerinde durup düsünmüstür. Kendi kendisiyle, ayni kalip degismeyen, bununla birlikte bir yigin kiliga giren ana maddedeki bu süreç, bu degisme nasil oluyor? Anaxmienes’in ögrettigine göre: Hava, yogunlasma ve gevsemesiyle çesitli nesnelere dönüsür. Genislemesi ve gevsemesiyle ates olur; yogunlasmasiyla rüzgarlar, bulutlar meydana gelir: Bulutlardan su, sudan toprak, yüksek bir yogunlasma derecesinde de taslar meydana gelir. Böylece, ates, sivi ve kati–maddenin bu üç ana biçimi- özü bakimindan hep kendisiyle ayni kalan tek birana maddenin çesitli yogunlasma ve gevseme evrelerinden baska bir sey degildir. Anaxmienes,Milet okulunun son filozofudur.
Milet Okulu'nun üçüncü ve sonuncu düsünürü. Arkhe olarak hava, bugu ya da sis anlamina gelen aer'i öne sürmüstür. Aer, Anaksimenes'e göre, esit olarak dagilim gösterdigi haliyle, görünmez atmosfer olup, yogunlasarak bugu ve suya, daha sonra da toprak ve tas benzeri kati maddelere dönüsür. Daha az yogun oldugu zamanlarda ise, daha sicak hale gelip, ates olur.
Baska bir deyisle, Anaksimenes'in felsefe alanindaki yeniligi, ilk kez olarak birlikten çokluga geçis süreci üzerinde, varolan herseyin havadan nasil varliga geldigini açiklama isinde yogunlasmis olmasidir. Buna göre, Anaksimenes birlikten çokluga geçis sürecini açiklarken, dudaklarimizi birbirine yaklastirip avucumuza üfledigimiz zaman, agzimizdan çikan havanin soguk, agzimizi fazlaca açip, avucumuza üfledigimiz zaman da, agzimizdan çikan havanin sicak olmasi gözleminden yararlanarak, sikisma ve seyreklesme kavramlarina basvurmustur.
Yani, Anaksimenes'e göre, hava seyreklestigi zaman, ates, sikistigi zaman da, rüzgar, bulut, su ve toprak haline gelebilir. Bu çerçeve içinde, o, havanin seyreklestigi zaman, daha sicak hale geldigini ve böylelikle de ates olma yoluna girdigini, buna karsin sikistigi zaman, daha soguk olup katilasma yoluna girdigini düsünmüstür. Anaksimenes'teki seyreklesme ve sikisma kavramlari, birlikten çokluga geçis sürecini açiklamaya yaradiktan baska, her tür niteligi nicelige indirgeme girisimini temsil eder.
XENOPHANES
Herakleitos‘un çagdasi olan Xenophanes ( asagi yukari 569- 477 arasinda yasamistir) Kolophonludur. ( Bugünkü Izmir ile Efes arasinda) . Bir filozof olmaktan çok,din bakimindan bir ögretici. Ögretici nitelikteki kosugundan kalan parçalarindan Xenophanes’in , halk dininin tanrilari insan gibi tasarlamasiyla savastigini görüyoruz. Bu , onun gördügü baslica is. Tanrilarin bu insanlastirilmasi – anthropomorphism- Homeros ile Hesiedos’ta yüksek edebi bir biçim de kazanmisti ve bunlarin Yunan egitiminde çok önemli bir yerleri vardi. Xenophanes söyle diyor: “ Homeros ile Hesiedos,ölümlüler (insanlar) arasinda suç sayilan, utanilan bütün seyleri tanrilara da yüklemislerdir.Tanrilar hirsizlik ederler, yalan söylerler, eslerini aldatirlar. Sonra: ölümlüler saniyorlar ki, tanrilar da kendileri gibi dogmuslardir, kendileri gibi giyinirler, kendilerinin biçimindedirler. Nitekim Habesler tanrilarini kendileri gibi kara ve yassi burunlu; Trakyalilar sarisin ve mavi gözlü diye düsünürler. Böyle olunca, atlarin,arslanlarin elleri olup da resim yapabilselerdi, atlar tanrilarini at gibi, arslanlar da arslan gibi çizeceklerdi. Oysa tanrilar ne arslan biçimindedirler, ne zenciler gibidirler, ne de Yunan heykellerinde oldugu gibi insan kiligindadirlar”. Halk dininin tanrilari insan biçiminde tasarlanmasina karsi, Xenophanes kendi tanri tasarimini koyar. Bu, arinmis bir tanridir. Ona göre: “Bir tanri vardir; bu , tanrilar ve insanlarin en ulusudur; ne biçimi, ne de düsünmesi bakimindan ölümlülere benzer; bu tek Tanri bastan asagi isitmedir, bastan asagi düsünmedir; her seyi düsünceleriyle hiç zahmetsiz yönetir”. Xenophanes’in bu tanri tasarimi,tektanriciliga ( monotheism) dogru atilmis bir adimdir.
ELEALI ZENON
Aristoteles’e göre Eleali Zenon (yaklasik olarak 490-430), düsüncenin düstügü gelismeler ögretisi anlamindaki dialektik’in bulucusudur. Zenon, Parmenides’in Bir Olan’in biricik gerçek varlik oldugu ögretisini, çoklugu ve hareketi varsaymanin düsünülemeyecegini, böyle bir düsüncenin çelismelere sürükleyecegini göstermeye çalismakla desteklemistir. Bunu da o, çokluga ve harekete karsi ileri sürdügü pek ün salmis olan kanitlariyla yapmistir. Çoklugun olamayacagini gösteren kanitlardan birine göre: Nesneler bir çokluk iseler, hem sonsuz küçük, hem de sonsuz büyüktürler. Çünkü varolani böler de, bu böldügümüz parçalarin artik bölünemez noktalar oldugunu düsünürsek, bunlar büyüklügü olmayan bir hiç olurlar; bir araya getirirsek bunlari, yine olumlu bir büyüklük elde edemeyiz; büyüklügü olmayan bir seyin kendisine eklenmesiyle hiçbir sey, büyüklük bakimindan bir sey kazanmaz. Bu parçalari uzamli – uzayda yer kapliyorlar – diye düsünürsek, çogun bir araya gelmesiyle sonsuz bir büyüklük meydana gelecektir. Ikinci bir kanita göre: Nesneler çok iseler, sayica hem sonlu, hem de sonsuz olurlar. Sayica sonludurlar, çünkü ne kadar iseler o kadar olacaklardir, daha çok ya da daha az olamayacakladir. Sayica sonsuzdurlar da nesneler, çünkü boyuna birbirlerinin sinirlarlar, böylece de kendilerini baska nesnelerden ayirirlar; bu baska nesnelerin kendileri de yine yakinlarindaki nesnelerle sinirlanirlar ve bu böyle sürüp gider. Üçüncü bir kanitta Zenon “her sey uzaydadir” deyince uzayin da bir uzay içinde bulunmasi, uzayin içinde bulundugu bu uzayin da yine bir uzayda bulunmasi gerekir diyor: bu da böylece sonsuzluga kadar gider. Hareketin gerçekligine karsi Zenon’un ileri sürmüs oldugu kanitlari Aristoteles’teb ögreniyoruz. Bunlarin arasinda en çok bilineni, Akhilleus ile kaplumbaga arasindaki yaris kanitidir. Bu yarista, kendisinden biraz önce yola çikan kaplumbagaya Akhilleus hiçbir zaman yetisemeyecektir, çünkü baslangiçtaki kaplumbaga ile kendi arasindaki mesafeyi kosmak için geçen zaman içinde kaplumbaga, az da olsa, biraz ilerlemis olacaktir. Akhilleus’un bir de bu araligi kosmasi gerekecektir, ama bu arada kaplumbaga, pek az da olsa, yine biraz ilerlemisti; bu böylece sonsuzluga kadar gider. Bu kanitin özünü bir baska kanitta daha iyi görebiliyoruz: “ Bir kosu pistinin sonuna hiçbir zaman ulasamazsin”, çünkü pistin önce yarisini geride birakmak zorundasin, bu da böylece sonsuzluga kadar gider. Sonlu bir zaman içinde sonsuz sayidaki uzay araliklari nasil geçilebilir? Bir baska kanit: “ Uçan ok durmaktadir”, çünkü bu ok her anda belli bir noktada bulunacaktir; belli bir noktada bulunmak demek de durmak demektir; ama hareketin her bir aninda duruyorsa, ok , yolunun bütününde de durmaktadir. Su son kanit da hareketin göreligine – relatifligine –dayanmaktadir: Belli bir noktalar dizisi, biri durmakta olan, öteki de ters dogrultuda ilerleyen iki dizinin yanindan geçerse, ayni zaman içinde hem büyük, hem de küçük bir mesafeyi geçmis olacaktir, yani bu dizinin ayni zaman içinde çesitli hizlari olacaktir, hareketini duran ya da ters dogrultuda ilerleyen dizi le ölçüstürdügümüze göre. Zenon’un bu keskin antinomia’lari, tabii, yalniz sunu göstermek için: Varolani bir çokluk ve hareket diye düsünürsek çelismelere düseriz, öyle ise Var olan ancak “bir” ve hareketsiz olabilir.
PYTHAGORAS
Bildigimize göre, Pythagoras ( 580-500 aralarinda) Samoslu ( Sisam adasindan) imis, genç yasinda Güney Italya’ya göçmüs. Burada Kroton sehrinde yerlesip gizli bir din tarikati kurmus..6. yüzyilin ortalarinda Yunanistan’da yayilmaya baslayan bir dinin, efsanevi sarkici Orpheus’un kurdugu Orphik kültün çok etkisinde kalmis. Ruhun göçtügüne, doguslarin dönümlü (periodik) olduguna, bedenden ayrilan bir ruhun insan ve hayvan bedenlerine girdigine inanma, Trakya Dionysos’una tapan Orphiklerin baslica inançlaridir. Pythagorasçilar aslinda bir din toplulugu ama matematik ve musiki ile çok ugrasmislardir. Matematik ile musiki arasinda bir baglanti da kurmuslardir. Pythagora’in kendisi, ses perdesi ile tel uzunlugu arasinda bir iliskinin oldugunu bulmus. Ondan sonrakiler sayi oranlarinda seslerin gizli baglantilarini aramaya girisip bir sesin niteligi ile ses dizisindeki yerini bu sese karsilik olan sayinin niteligi ve sayilar dizisindeki yeri ile bir tutmuslar. Matematik ile böylesine yakindan ugrasan Pythagorasçilar, sayilardan edindikleri bilgileri genellestirerek sayilari bütün varligin ilkeleri (arkhe) yapmislardir. Örnegin, belli bir sayi belli nitelikleriyle adalettir, bir baska sayi ruhtur, bir baskasi akildir vb. Böylece her sey için sayilarda bir karsilik bulmuslardir. Onlara göre, nesnelerin özü, gerçegi, varligin anamaddesi ( arkhe) sayidir. Ilk Pythagorasçilar sayinin ideal yapisini henüz bilmezler, onlar da sayiyi cisimsel bir sey diye tasarlarlar. Nitekim kosmoloji sorusuna, “ sayilardan nesneler nasil meydana geliyor?” sorusuna verilen yanitta, sayilarin cisimsel birer etken olduklarini görüyoruz.Sayilarin kendisi, tek ile çiftten ya da “sinirsiz” ile “sinirlayan” dan kurulmuslardir. Tek – çift, bir – çok, sag – sol, erkek – disi, duran – kimildayan, dogru – egri, aydinlik – karanlik, iyi – kötü, kare – dikdörtgen. Pythagorasçilarin dünya görüsü dualist: sinirlinin, tekin, yetkin ile iyinin karsisinda sinirsiz, çift, yetkin olmayan ile kötü var. Pythagorasçilarin bilim alaninda en büyük basarilari astronomidedir. Ilk defa olarak yeri, evrenin merkezi olmaktan çikarmislar, onu küre seklinde düsünmüsler, yerin, evrenin ortasindaki görünmeyen merkezi atesin etrafinda dolandigini söylemislerdir. Baslica Pythagorasçilar: Karsitlar ögretisinin temsilcisi bir hekim ve anatom olan Alkmaion ile Pythagoras tarikati dagildiktan sonra ögretiyi Attika’ya götüren Sokrates’in çagdasi Philolaos’tur. |