Her Telden kategorisinde ve Aşk & Sevgi forumunda bulunan MuTTiK'Le aŞK'a DaİR~~ aŞK'ı aNLaTaBiLiRMiSiNiZ??? konusunu görüntülemektesiniz.Linkler sadece üyelere.... Üye ol ] Linkler sadece üyelere.... Üye ol ] Gün geldi demek! Bugün ayrılık vaktidir dostum. Kalbinde ...
| |||||||
| Sitemap | Liseler | HaritaG | XML | Kayıt ol | Forumları Okundu Kabul Et |
| | #21 |
| Linkler sadece üyelere.... Üye ol] Linkler sadece üyelere.... Üye ol] Gün geldi demek! Bugün ayrılık vaktidir dostum. Kalbinde ki o koca dünya dar mı geldi bedenine de, Özgür bırakmak istedin ruhunu? Savaşlarımız vardı bizim. Barış için, özgürlük için, adalet için... Kan dökülmeyecek, çocuklar ölmeyecekti. Bereket yağacaktı tüm yurda. Varsın doğru bildiklerin yalan olsun. En doğrusunu öğrenecektik biz seninle. Riya sarsa da dört bir yanı, Vardır elbet bir şeylerde gerçeklik payı. Arayıp bulacaktık onu omuz omuza. Tek kollu bir askerim şimdi. Kaybettim sağ kolumu, sakat kaldım. Yakışmadı böylesi göçüp gitmek sana. Gidişine nasıl da seyirci kaldı bu tükenmiş gözlerim. Arkamdan ağlama demişsin, Üzgünüm dostum bu kadar güçlü olamadım. Dillerimi lal bağlasa da, gözlerimi susturamadım. Gün geldi demek sen de gidiyorsun. Tanrı yanında olsun dostum. Tanrı yanında olsun... | |
| | #22 |
| | |
| | #23 |
| Linkler sadece üyelere.... Üye ol] Linkler sadece üyelere.... Üye ol] Bir su damlasıydın avucumu serinleten. Derken kayıp gittin parmaklarımın arasından. Sen de yolunu buldun. Karıştın derya, denizlere. Bense kurudum. Çiçeğindim bir zamanlar. Bazen kırmızısıyla gözlerini aydınlatan bir gül, Kimi zamansa zarafetiyle ruhunu okşayan narin bir papatya. Hayat bu ya hep kırılmamdan korkardın. Şimdi sen misin boynumu büken? Aklım almıyor... Bazen yürek yaptığı hataların farkına varmıyor. Ne gül, ne de papatya, Belki de yoncaydım çimenlerin arasına karışmış, Eksik miydi acaba dördüncü yaprağım? Sen dört yapraklısını ararken, Ben yerinden koparılanların arasında kalakaldım. | |
| | #24 |
| Linkler sadece üyelere.... Üye ol] Linkler sadece üyelere.... Üye ol] Kalbimin en ücra odası, Umuda açılır kapısı. Orada ümitsizlik yok, Çıkar savaşları, korkular, ölen çocuklar yok. Yıkımlar dizlerimi aşıp boğazıma ulaştığında, Kilitlerim kendimi o kuytu odaya. Kimse bilmez ve kimse göremez orayı. Bir ben bilirim, bir de benden öte gençliğim. Kalırım kendimle baş başa. İç hesaplaşmalarını tamamlarken ruhum, Bilirim yarın yine güneş doğacak. Belki çocuklar yine ölecek, Ve savaş devam edecek... Ama bir umuttur ya yaşatan insanı. Yitirmem sahip olduğum en değerli kaynağı. Beklerim barışacak bu insanoğlu bir gün. Bırakıp tüfeği, tankı, Karışacak dolu dizgin hayata. Silah sesleri yerine, Huzur dolu kahkahalar yarışacak birbirleriyle. Bir umuttur yaşatan insanı. Umudunuzu hiç yitirmemeniz dileğiyle... | |
| | #25 |
| Linkler sadece üyelere.... Üye ol] Linkler sadece üyelere.... Üye ol] Bir periydin sen, Dokunduğun her yeri güzelleştiren. Sevgini verirdin insanlara, Hem de hiç karşılık beklemeden. Neden girmiştin hayatıma? Yada nereden gelmiştin? Hiçbir zaman öğrenemedim. Bir sihirli değnekti ellerinin dokunuşları, Sen değdiğin anda bende mevsim hep bahardı. Çiçeklerim açar, bu sonsuz büyü ruhuma dolardı. Derken geldiğin gibi, sır oldun bir gün. Nerede aramalıydım seni yada kimden sormalıydım? Yolunu bilip, izini süremeden, Çaresizliğimle baş başa kaldım. Öyle ani oldu ki gidişin, Masal mıydın, değil miydin anlayamadım. | |
| | #26 |
| Linkler sadece üyelere.... Üye ol] Linkler sadece üyelere.... Üye ol] Giriş: karabiber 1. Kapı: karabiber 2. Kapı: PRAtes 3. Kapı: Draven 4. Kapı: mutualist 5. Kapı: Draven 6. Kapı: Kasap 7. Kapı: Draven 8. Kapı karabiber Giriş Uyan! Uyan Haydi! Dumah!!! Kanepeden korkuyla sıçradı Dumah. Gözlerini açtığında etraf hala karanlıktı. Yattığı yerden doğruldu, bir şeylerin ters gittiğini hissediyordu. Burası kendi odası değildi. Etrafta loş bir ışık hakimdi. Penceresiz bu odadaki keskin rutubet kokusu ciğerlerine işledi. Görünüşe bakılırsa uzun zamandır temizlenmemiş ve kasvetli salonunda uyandığı kanepeden başka hiçbir eşya bulunmayan ahşap bir evdi burası. “Nerdeyim ben?” diye söylendi kendi kendine. Kanepenin tam karşısında uzun dar bir merdiven uzanıyordu. Merdivenin hemen yanındaki duvarlarda basamaklara hafif ışık veren sıra sıra aplikler asılıydı. Ağır adımlarla ve biraz da korkarak merdivenleri tırmanmaya başladı. Ev öyle eskiydi ki, merdivenlerin çıkarttığı gıcırtı her adımda beynine bir iğne gibi saplanıyordu adeta. Son basamağı çıktığında önünde uzun bir koridor uzandı. Sol tarafında dört, ve yine sağ tarafında dört adet kapı bulunan koridorda irkilerek ilerledi. Her kapının üzerinde numaraları yazılıydı. Birinci kapının tokmağını çevirdi. Fakat kapı kilitliydi. Var gücüyle zorladı ancak kapının anahtarı olmadan açılması mümkün değildi. O sırada gözü duvardaki bir tabloya ilişti. Uzun siyah saçları, küçücük bir burnu ve üzüm tanelerini andıran iri yeşil gözleriyle çok güzel bir kadın portresiydi bu. Biraz daha yaklaştı tabloya ve hemen tablonun asılı olduğu çiviye iliştirilmiş anahtar çarptı gözüne. Hiç tereddüt etmeden anahtarı aldı. Anahtarın üzerinde 1 yazıyordu… 1. Kapı Hemen bir numaralı kapıya koştu Dumah. Anahtarı kilide soktu, içinden umarım açılır diye geçiriyordu. Kapının ardında ne bulacağını dahi düşünmeden kilidi açtı. Kapının üzerindeki anahtar kayboluverdi ve kapı ardına kadar açıldı. Dumah, gördüğü manzara karşısında kısa bir süre kendini kaybetti. Neden sonra ayaklarının acısıyla kendine geldi. Farkında olmadan bir iki adım atıp, o eşsiz manzaraya doğru ilerlemişti. Kızgın kumlar ayaklarını yakınca, karşısında duran masmavi berrak denize doğru koşar adım yürüdü. Burası cennetten bir köşeydi sanki. Parıl parıl açık bir gök yüzünün altında alabildiğine uzanan berrak bir deniz ve altın taneciklerini andıran uçsuz bucaksız bir kumsaldaydı şimdi. Etrafta kimsecikler yoktu. Hala şaşkınlığını üzerinden tam olarak atamayan Dumah, denizin kıyısında biraz ilerledi. Neden burada ve tek başınaydı? Evine nasıl dönecekti? Bir anda tüm bu sorular beynine hücum etmeye başladı. O sırada ayağına bir şişenin çarptığını hissetti. İçinde bir kağıt parçası ve bir de anahtar bulunan şişeyi eline aldı. Bu kurtuluşu olabilir miydi? Şişenin içindeki notu okuduğunda ilk işi saatine bakmak oldu. Şişenin içersinde üzerinde 2 yazan anahtarı da alarak var gücüyle kapıya koştu ve bu cennetten kaçarcasına uzaklaşıp kendini yine o kasvetli koridora attı. Ardından kapı gürültülü bir şekilde kapandı. Bir daha açılmamacasına! Koridora vardığında derin bir nefes aldı Dumah. Kapının hemen dibine oturmuş bir elindeki anahtarla oynuyor, bir yandan da şişenin içinden çıkan notu büyük bir sınava hazırlanan öğrenci edasıyla sindire sindire okuyordu. Her bir kapının içersinde, diğer kapıyı açan bir anahtar olduğu yazıyordu notta. Ve kapının kilidini açtıktan sonra, bir sonraki kapının anahtarını bulup oradan çıkana kadar tam bir saatinin olduğu belirtiliyordu. Dumah’ın bu evden kurtulabilmesi, 8. kapıya ulaşabilmesi için kıyasıya bir mücadele vermesi gerekiyordu. En çok içini ürperten de diğer kapıların ardında ne olduğu idi. Peki ya vaktinden öncen anahtarı bulamazsa ne olacaktı? Sonsuza kadar bu evde, ya da o kapılardan her hangi birinin ardında mı kalacaktı? Düşüncesi bile içini ürpertti. Elinde üzerinde 2 yazan anahtara bakarak ayağa kalktı. Ne olursa olsun bu evden kurtulacaktı… 2. kapı Oturduğu yerden bir hışımla kalktı...Avucunda sıkı sıkı tuttuğu anahtarı kapılara sırayla denemeye başladı.Ama olmuyordu işte! Hiç bir deliğe ait değildi kahrolası anahtar.İyice çaresizliğe kapılan Dumah'ı parlak zekası da tek başına bırakmıştı.Bütün kapıların baktığı büyük salon boşluğunda dolanmaya başladı.Her attığı adım bir öncekinden hızlanır hale gelmişti.Daha hızlı daha hızlı...Bir an ayakları birbirine dolandı ve yere yığılıverdi.Kafasını çarpma hızıyla sanki beyninin içindeki karışık parçalar yerli yerine oturmuş,görüntü netleşmişti.Yürürken tökezleme nedeni bir önceki adımı henüz bitirmeden ait olduğu yere götürmeden diğerini atmış olmasıydı.1 numaralı kapının anahtarı da hala cebindeydi görevini tamamladığı halde yerine konulmamıştı.Tahta parkeye yastık gibi yerleştirdiği başını kaldırıp doğruldu.Büyük bir iş başarmış gibi göğsünü kabarttı,üstünün tozunu silkeleyip omuzlarını iyice dikleştirdi.1 numaralı kapının önünde durup cebindeki anahtarı çıkardı.O odaya birdaha girilmemesi gerekliydi.Bacaklarını kırıp kapının altına kadar eğildi ve anahtarı asıl sahibine ,odaya geri vermek üzere aralığından içeri doğru itiverdi. Hemen yan tarafındaki diğer kapının önüne kayıverdi.Elinde sıkıca tutup yumruk yaptığı parmaklarını açtı bir bir.Yavaşça anahtarı deliğiyle buluşturdu içinde büyük bir korkuyla beraber.Ama korktuğu olmadı,az önce önünde duvar gibi duran kapı bütün sırlarını,nimetlerini sunmak için önünde saygıyla kenara çekildi. Bir an gözlerine inanamadı Dumah...Bir sürü kadın! Esmer,sarışın,asyalı,arap.. Dünyanın her yerinden birbirine benzemeyen,çırılçıplak ve göz alıcı güzellikte kadınlar.Odaya adımını atar atmaz aynı çeşitlilikte ama birbirine karışmayan sarhoş edecek tatta kokular aklını başından almaya yetmişti.Rüyayla gerçek arasında koşuşturuyordu şimdi. Şarkılar,kıvrımlar,gülüşmeler, dokunuşlar...Ken dini onlara tamamen teslim edeceği sırada eline yumuşacık bir el dokundu.Başını kaldırdığı an gözlerini kısmasına sebep olacak güzellikte bir kadın Dumah'ın avuçlarına 3.anahtarı bıraktı.Sersemlikle zar zor düşünse de nefsi hiç istemesede burdan da ayrılma vakti gelmişti... 3. Kapı Anahtarın kilit de çıkardığı hafif “klik” sesi görevini yerine getirdiğini bildiriyordu. Beyni ve uzuvları arasındaki iletişimi sağlayan sinirleri aşırı hormon akını yüzünden işlevlerini tam olarak yerine getiremiyor, apaçık bir şekilde ona ihanet ediyorlardı. Eski moda ahşap kapının kulpu ile parmakları temas ettiği an, kalbi buz gibi bir hisle çarpıldı. Bu da nesiydi? Afalladı Dumah, şok dalgası bedenini terk ederken o hala kapı kulpunu sıkıca kavrıyordu. Neden sonra çevirmek aklına geldi ve kapı buyur edercesine açılmaya başladı. İlk adımını karlı bir zemine attı Dumah. Her yer bembeyazdı, kar, buz, donmuş ağaçlar, kayalar. Her şey. Ama burada bir terslik vardı, çünkü üşümüyordu. Sırtındaki kıyafetlerin onu bu soğuktan koruyamayacağı aşikardı. O halde neden üşümüyordu? Tam bu esnada saat aklına geldi ve hızlı adımlarla bulunduğu yeri dolaşmaya başladı. Anahtar, evet anahtarı bulmalıydı yoksa sonsuza dek burada kapana kısılırdı ve bu kesinlikle korkunç bir şeydi onun için. Her adımında ona eşlik eden ezilen kar sesleri ona garip bir tatmin hissi veriyordu. Hafif hafif kar yağıyordu şimdi, içeri adımını atalı yaklaşık bir beş dakika olmuştu. Ve hala anahtardan eser yoktu. Büyükçe bir kaya gördü ve içini bir telaş kapladı, bu kayayı az öncede görmüştü. Ve evet, ayak izleri, onun ayak izleri! Lanet olsun, işi batırmıştı yine, daire çiziyordu olduğu yerde. Karların arasına çöktü Dumah. Başını ellerinin arasına alıp kendi kendine söylenmeye başladı. “Lanet olsun, lanet olsun, lanet olsun.” Hiçbir şeyi doğru düzgün yapamayacak mıydı? “Uğraşıyorsun evlat, kendine bu kadar yüklenme” tanıdık bir sesti bu, çok eskilerden. Çocukluğundan, kısa pantolonuyla sokaklarda koşturduğu günlerden. Hızlıca kafasını kaldırıp sesin geldiği tarafa baktı. Yüzüne garip bir gülümseme çöreklendi. Bu olamazdı, hayır hayır imkanı yoktu. Doğru değil bu, hayır hayır. “Sen burada olamazsın!” diye bağırdı. “Ve beklide sen etrafında daireler çizen aptal bir çocuk değilsindir” diye cevapladı Dumah’ın babası. “Sen öldün” sesi neredeyse ağlamaklıydı. “Nasıl bir kabus bu, neler oluyor bu lanet olası yerde!” “Zamanın azalıyor oğlum, dediğin gibi ben teknik olarak burada değilim. Ama senin yapman gereken şeyler var.” Durdu ve bir iki saniye oğlunu süzdü. Kesinlikle çaresiz görünüyordu, sağduyusunu kaybetmişti, paniğin onu yönlendirmesine izin verir bir durumdaydı. “Burası neden bu kadar soğuk biliyor musun?” “Hayır” diye yanıtladı başı elleri arasında. “Burası senin kalbinin içi gibi evlat. Buz gibi, soğuk, yalnız, sürekli kış. İçinde bahar yok.” Dedi babası. Gelip oğlunun yanına karların içine oturdu. “Nedenlerini anlayabiliyorum, beni hiçbir zaman sevemedin, ben de sana yeterince sevgi aşılayamadım bunu biliyorum. Ama artık bir şeyleri düzeltmen için yeterince zaman geçmedi mi üstünden?” Ayağa kalkıp elini oğluna doğru uzattı. Kendisine uzanan ele bakan Dumah, birkaç saniye sonra kendi kendine ayağa kalktı. “Senin yardımını istemiyorum” dedi babasına. “Seni hiçbir zaman sevmedim evet haklısın. Ve hiçbir zaman da sevmeyeceğim.” Dedi ve sırtını babasına döndü. Yaşlı adam üzgünce kafasını öne eğdi ve elinde tuttuğu anahtarı oğlunun eline sıkıştırdı. “Yolun açık olsun evlat, sana karşı işlediğim hatalardan dolayı umarım bir gün beni affedebilirsin. Buna inanmasanda sen benim oğlumsun… Ve ben seni gerçekten seviyorum.” Dumahın gözünden damlayan yaşlar yanaklarında ıslak izler bırakıyordu. Yavaşça arkasını döndüğünde orada kimse yoktu, Ne bir ayak izi ne de başka bir işaret. Öylece var olup, öylece yok olmuştu. Kimsenin farkında olmadığı hayatlar gibi. Kapının eşiğine geldiğinde kalbinin soğukluğunun simgesi karlar başının üzerinde adeta dans ediyordu. Son bir kez arkasını dönüp baktığında ufukta birkaç siyah bulutun aralandığını gördü. Pek ihtişamlı olmasa da Ra’nın güneş kayığı ufukta yüzünü gösteriyordu. Ve sonra arkasına bile bakmadan uzaklaştı kalbini simgeleyen karlardan... 4. kapı Babasının verdiği anahtarı elinde sıkıca tutan Dumah yöneldi 4. kapıya. 4. kapı demirdendi ve parlıyordu. Dumah o kapının arkasında neler olduğunu gerçekten çok merak etmeye başlamıştı ve anahtarı kilide soktu. Kapı açıldığında inanılmaz bir ışık gözlerini kamaştırıyor ve hiçbirşey göremiyordu. Adım attıkça ışıklar azalıyordu ve birdenbire gördüğü şey karşısında çok sevinmişti. Burası onun eviydi... Büyük bir özlem ile evinin kokusunu içine çekti Dumah. Evde kimse yoktu, hiçkimse.. Artık başka kapı açma zorunluluğu olmadığını düşünürken evin sokak kapısını açtı ve baktı ki burası uzay boşluğundan başka birşey değil. Buradan tek çıkış yolu 5. kapının anahtarını bulmaktı. Kendi odasının altını üstüne getiren Dumah hiçbirşey bulamadı. Saatine baktı süresi hızla azalıyordu. Evin neresine baktıysa hiçbirşey bulamayan Dumah hiç istemese de annesinin ve babasının yatak odasına doğru yöneldi.. Odaya girdiğinde babasının yastığının üzerinde bir not buldu notda şu yazılı idi: " Dumah oğlum. Sana kendimi her zaman yanlış tanıttım. Beni hiç sevmedin. Şu andan sonra sevmeni de beklemiyorum zaten çünkü sen bunu okurken ben çoktan ölmüş olacağım oğlum. Hayatta en acı şeymiş tek evladına kendini sevdirememek.. Oğlum eğer bir şeyin peşindeysen onu bulmak için içindeki kahramanı ortaya çıkarmalısın. İçindeki kahraman açığa çıkınca bulacaksın aradığını.. Şimdi kafanı sola doğru çevir. Başka bir hayatta görüşmek üzere, seni seviyorum oğlum.. " Kafasını sola doğru çeviren Dumah sehpanın üzerinde babasının kucağınca kendisinin küçüklük resmini gördü. İnanılmaz duygulanan Dumah ağlamaya başladı. Gözlerinden düşen her damla babasına olan sevgisini artırıyordu ve içinden dedi keşke geriye dönebilseydim bu olanlar hiç olmasaydı... Kendini toparlayan Dumah'ın gözündne düşen son damla yer ile temas eder etmez 5 sayısı şeklinde bir anahtara dönüştü. Hemen anahtarı aldı ve saatine baktı. Yalnızca 30 saniyesi kalmıştı ! Ne kadar gitmek istemese de Dumah artık gitmek zorundaydı. Yaşadığı ve hala nedenini bilmediği bu olayların diğer kapılarda açıklığa kavuşacağını umarak koşarak evden dışarı çıktı ve 4. demir kapı hızlıca kapandı ve etrafına tekrar baktı. Dört kapıyı geride bırakmış ve 5. kapıya doğru yönelmenin verdiği mutluluk hissi artmıştı. Artık bu işin şakası olmadığını ve bu kapıların ardında her an herşeyin olabileceğini anlamıştı. Artık çok dikkat etmeliydi ve en önemli soru ise bunu ona kimin ve nasıl yaptığıydı..!? 5. Kapı Bir kapı daha geçti yorulmuş varlığından. Titreyen ellerinde tuttuğu anahtar kafasına dayanmış soğuk bir namlu etkisi yapıyordu bedeninde. Bu kapının ardında ne vardı? Bu sefer nasıl bir sürpriz bekliyordu onu. Anahtarı deliğe sokarken ellerinin titremesini engellemek için büyük çaba sarf etmesi gerekti. Başarılı bir “klik” sesi ile yorgunca kapıyı içeri doğru itti. Karanlıktı her yer, görebildiği tek şey ilerdeki fosforlu bir elektrik düğmesiydi. Hayata gözlerini yummuş bir kör gibi elleri önde ilerlemeye başladı. Yakınlık ve uzaklık kavramları ters yüz olmuştu. Her adım attığında sanki biraz daha uzaklaşıyordu düğme. Hedefi ıskalayıp duvarı yokladığında olması gereken yere vardığını anladı, duvarda ellerini gezdirerek düğmeyi aşağı indirdi. Parlaklık, cennetin ışığı. Karanlığı yaran ve kötülükleri uzaklaştıran tanrının lütfu gözlerinde parladı. Ağrıyı dindirmek için hemen gözkapaklarını kapattı, ışık çok parlak gelmişti ona. Yavaş yavaş açtığında gözlerini olduğu yerin sekizgen bir oda olduğunu fark etti. Enteresan olan taraf ise her duvar bir aynaydı ve her ayna farklı gösteriyordu bedenini. Hepsini gözden geçirirken gördüğü her yüzün farklı bir şekilde baktığını algıladı. Bir tanesi gülerken bir diğeri ağlıyordu, birisi sinirliyken birisi acımayla bakıyordu. Üzüntülüydü, âşıktı, umutluydu, son fark ettiği ise o anki yüz ifadesiydi. Şaşkındı. Odada başka hiçbir şey yoktu, ne bir masa ne bir sandalye. Tahtadan yapılmış kirli bir zemin ve tavanda ışık veren eski püskü bir lamba. Ne ifade ediyordu bu oda ona, neyi amaçlıyordu? Her yüzü tek tek inceledi bir ip ucu bulmak ümidiyle. Yaptığı her hareketi taklit ediyorlardı ama yüzler hep aynıydı. İlk gördüğü andaki ifadeleri hiç değişmiyordu. Gözyaşlarını tutamayan siluetinin önünde durdu ve izlemeye başladı, yansıması da onu izliyordu aynı zamanda. Şaşkınlığın ilk anlarını atlatınca beyninde yıldırımlar çakmaya başladı. Kapı neredeydi? Nere kaybolmuştu bu Allahın belası, giriş yönünü tamamen kaybetmişti, her ayna birbirinin aynısıydı. Birden oda üstüne üstüne gelmeye başladı, sanki duvarlar onu ezmek istiyordu, ya oda küçülüyordu ya da o aşırı büyüyordu her ne oluyorsa fark etmiyordu. Korkunç bir şekilde daralıyordu, göğsünü yırtıp dışarı çıkmak isteyen bir canavar vardı sanki içinde. Olduğu yere çöktü ve derin derin nefes almaya başladı. Sakin olmalıydı, soğuk kanlılığını korumalıydı. Odaya bir şey olduğu yoktu sadece o öyle olduğunu düşünüyordu. Gözlerini kapattı ve derin nefesler alarak on’a kadar saydı. Tekrar açtığında ise her şey yerli yerindeydi. Sakince nefes alıp ayağa kalktı. Bir şeyler yapmasını istiyordu oda ondan ama neydi bu istek. Hiçbir fikri yoktu. Gülen yüze baktığında sanki bir şey işaret ediyormuş gibi geldi Dumah’a. Bir anda var olup bir anda kayboldu. İşaret edilen yöne baktığında şaşırmış kendisi ile karşılaştı. Bir an için onun da bir şeyler gösterdiğini fark etti, bir yüzden bir yüze dolaşırken mutlu ifadesinin önüne tekrar geldi. Gözleri ona bakarken aynanın üstünde bir yazı belirmeye başladı. Tahtadan bir basamak Altında bir kaçak Zindan zindan dolaşırdı Her gün ağlayarak Bu da neydi? Bir bilmecemi, tekerleme mi. NE? Aklı deli gibi çalışmaya başlamıştı, paslı dişliler son sürat dönüyordu sanki. Belirsiz bir yüz geldi gözlerinin önüne ve geldiği hızla kayboldu. Hatıralar su yüzüne çıkmaya başlamıştı. Yüz tekrar geldiğinde zayıf bir ses de bu sefer ona eşlik ediyordu. Anlayabildiği yegane kelime “kaçak” oldu. Aynadaki yazı yavaş yavaş silikleşmeye başlamıştı, acele etmesi anlamına geliyordu bu. Zihnini zorladı, en ince ayrıntıya kadar düşünüyordu. Neydi bu kimdi bu yüz. Ne anlatıyordu ona. Yazı giderek okunmaz hale geliyordu, beyni son sürat çalışıyordu, vakit gelmişti. Şirin küçük bir odadaydı, duvarda sulu boya resimler vardı, bir çocuğun ellerinden çıktığı belli olan resimler. Sevimli bir ses bir şeyler söylüyordu ona “Tamam abi sıra bende, ben soracağım sen cevaplayacaksın” yuvarlak yüzlü, sarı saçları iki kuyruk halinde örülmüş dünya tatlısı bir kızdı bu. Kardeşiydi Dumah’ın. “Tahtadan bir basamak Altında bir kaçak Zindan zindan dolaşır Her gün ağlayarak” “Hazine” dedi Dumah, olumsuz anlamda başını iki yana salladı sarı saçlı kız. “Ama bu çok anlamsız” diye sızlandı Dumah. Kıkırdadı küçük kız, “biliyorum anlamsız ama cevap çok basit Dumah” dedi gülümseyerek. “Pes ediyorum Andrea, tamam sen kazandın, hadi söyle cevabı.” “Söz mü? Ben kazandım değil mi? Sonradan mızıkçılık yok ama!” “Tamam söz veriyorum” dedi Dumah. “Cevap mutluluk abi, çok basittir ona ulaşmak ama hep içimize hapsederiz ve gözyaşlarımızın ardına saklarız.” Dedi Andrea. Dumah kardeşinin örülmüş sarı saçlarını çekiştirdi ve “haklısın seni hileci küçük yaramaz” dedi. İkisi birden gülmeye başladı, bu kadar içten gülebileceğini unutmuştu Dumah. Hızlıca karşısındaki aynaya bir tekme attı ve parçalar helezonlar çizerek etrafa dağılırken ellerini gözlerine siper etti. Kırılmış aynanın ardında tahta bir kapı vardı, üzerindeki gümüş çengelde aslı altın bir de anahtar. Aptalca bir sırıtışla anahtarı alıp dışarı çıktı. Başarmıştı… Bir kez daha. 6. Kapı Bir çok zorluğun üstesinden gelerek 6. kapıya kadar gelmişti Dumah... Bir kapıya baktı bir elinde ki anahtara... Korkuyordu... Bu kapıda onu neyin beklediğinden habersizdi... Bi an tereddüt etti; ''girmeli miyim...?'' diye sordu kendi kendine... Başka ne yapacaktı ki... İçeri girmekten başka çaresi yoktu... Anahtarı deliğe soktu elleri titreyerek... Kapı bütün ihtişamıyla açıldı... Cesaretini topladı Dumah ve ilk adımını attı... Gözleri büyüdü bir anda... Burası bir kasabaya benziyordu... Çalışan koşuşturan insanlar vardı... Ama bu insanlar normal değildi... İri yarı dev gibi insanlardı... Gözüne çarpan en ufak insan bile 3 metre boylarındaydı... Bu insanların bir kolu Dumah'ın bedeni kadardı... Dumah içten içe korkmaya başladı... Kafasını geriye çevirdi... Aklından bir an evvel buradan çıkmak geçiyordu... Ama anahtarı bulması gerektiğini hatırladı... 1-2 dakika hareketsiz bekledikten sonra ufak adımlarla ilerlemeye başladı... Farkedilmeden anahtarı bulup bir an evvel oradan çıkmak istiyordu... Çünkü biliyordu ki bu insanların ona ufaktan dokunması bile onu öldürebilirdi... İlerledi... Sağına baktı, büyük kayaları kıran insanları gördü... Ancak bu insanlar balyoz ya da herhangi bir makine kullanmıyorlardı... Yumruklarıyla kırıyorlardı o devasa taşları... Soluna baktı, ağaç kesip parçalayan insanları gördü... Korkusu daha da artmıştı... Daha sonra bu insanlar Dumah'ı farketmeye başladılar... Hepsi birer birer kafasını çevirip Dumah'a bakıyordu... Çok dikkat çekiyordu ve bu çok normaldi... Aralarında ki en cılız en ufak varlık kendisiydi... Yavaş yavaş Dumah'ın etradını sarmaya başladılar... Dumah durdu... Kalbi yerinden çıkacakmışcasına hızla çarpıyordu... Aralarında ki en iri yarı adam kalabalığı yararak geldi ve Dumah'ın önünde durdu... Dumah o adamın yanında küçük kız kardeşi gibi kalmıştı... Dumah artık sona geldiğini düşünmeye başladı... Aklına yapabilecek hiçbirşey gelmiyordu... İri yarı adam Dumah'a: '' slik knak neuls'' gibi bişey dedi... Dumah hiçbirşey anlamadı... Kafasını kaldırdı, adama bakıp titrek bir sesle: '' Ne dediğinizi anlamadım... Ben buraya nasıl geldiği mi bilmiyorum... Bir anahtar arıyorum buradan çıkmam için onu bulmam şart...'' dedi... Önünde ki adam tekrar ve yüksek sesle: '' Slik knak neuls...'' diye bağırdı ve Dumah'ın önünde diz çöktü... Aynı anda etrafında bulunan bütün insanlarda diz çöktü... Öyle büyük bir gürültü çıktı ki yer sallandı... Dumah bir anda soğuk terler döktü... 1-2 dakika öylece durdu... Neden sonra kafasını kaldırdı ve sağa doğru baktı... Dudaklarından iki kelime döküldü titrek bir sesle..: '' Aman Tanrım...!!! '' Donup kalmıştı... Baktığı altın, gümüş ve bir çok değerli pırlanta ve taşlarla süslenmiş devasa bir heykeldi... Gözlerini oğuşturarak tekrar baktı... Evet evet... Kendi heykeliydi bu... ''Ama ama bu imkansız...'' dedi Dumah... Diz çökmüş bütün insanlar sevinç çığlıkları atarak ayağa kalktı... Dumah'ı omuzlarına alıp tahta götürdüler... Dumah'ın şaşkınlığı geçtikten sonra anlamıştı... Kendisi o kasabanın kralıydı... Şenlikler başladı... Dumah'ın önüne yemekler yığıldı... Şaraplar, meyveler... Dumah cennette gibiydi... Herşeyi unutmuştu anı yaşıyordu... Gözü yeni doğmuş olan bir bebeğe ilişti... O bebek bile Dumah'tan daha kaslı, daha yapılı ve daha güçlüydü... Kendi kendine düşündü Dumah... Kendisi o kasabada bulunan en savunmasız en güçsüz varlıktı... Ama garip olan oradaki bütün güç onun elindeydi... Herkes onun ağzından çıkacak bi kelimeye yapacağı bir işarete bakıyordu... Öl dese öleceklerdi... Dumah kendini iyice kaptırmıştı... Ara sıra kafasını çevirip muazzam heykeline bakıyordu... Neden sonra farketti... Heykelin boynunda birşey asılıydı... Dikkatlice baktı... Sonra eliyle halkın içinden birini işaret etti sonrada heykelin boynunda asılı olan şeye... O insan çok süratli bir şekilde yerinden fırladı... Ve 10-15 metre yükseklikteki heykeli bi solukta tırmandı... Boynundaki aldı ve Dumah'ın önüne geldi, diz çöktü ve uzattı... Dumah donup kaldı... Elini uzattı ve aldı ve mahsun mahsun baktı... Bu üzerinde 7 yazan anahtardı, aradığı anahtardı... Bi anahtara baktı bi etrafına... Emin olamadı buradan çıkmak istiyormuydu...? Tekrar düşündü buradan çıkmalıydı... Kendi dünyasına, sevgilisine, kardeşine dönmeliydi... Hemen saatine baktı... Oradan çıkmak için 10 dakikası kalmıştı... Üzgün gözlerle insanlara baktı... En iri yarı olanı Dumah'ın önüne geldi diz çöktü ve yüzüne baktı... Dumah'ın gözleri yaşlıydı... Elini omuzuna koydu ve: '' Üzgünüm gitmeliyim...'' dedi ağlamaklı bir sesle... Tacını çıkardı ve o adamın kafasına taktı... Adam Dumah'ın sözlerinden bişey anlamasada gözlerinden anlamıştı gideceğini... Dumah'a yalvaran gözlerle baktı bizi bırakma dercesine... Dumah ağır adımlarla kapıya doğru ilerlemeye başladı... Bütün halkta peşinden boyunlarını bükmüş bi vaziyette... Dumah kapıya vardığında 1 dakikası kalmıştı... Son kez arkasına baktı... Gülümseyerek: '' Hoşçakalın...! '' dedi... Bir çoğu ağlıyordu... Dumah elini cebine soktu ve 6 numaralı anahtarı çıkardı... İçeri doğru fırlattı... Yeni kral anahtarı yakaladı ve kalbine götürerek son kez selamladı Dumah'ı... Dumah koridora doğru adımını atar atmaz kapı bütün ihtişamıyla gürültülü bir şekilde kapandı... Bir kez daha başarmıştı Dumah... Ama içi buruktu... 7. kapının önüne gitti ve diz çöktü... Ağlamaya başladı... Elinden şekeri alınmış bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağladı... 7. Kapı Süssüz tahta kapının yüzeyine boş gözlerle bakıyordu, anahtarı çevirdiğinin bile farkında değildi. O esnada yüzünde garip bir sıcaklık sezdi. Isı yavaş yavaş yükseliyordu. Boş gözlerle bakarken alevden bir yazı şekillenmeye başladı tahta kapıda. Yanında ne getirirsen buraya Onu bulursun yanında, çıkışta “Çok güze!” diye iç geçirdi Dumah, hiçbir şeyin onu şaşırtamayacağı açıktı. Çok az bir vakti kalmıştı, buradan kurtulmak istiyorsa acele etmesi gerekiyordu. Bunun farkındaydı ama telaş yapacak evreyi geride bırakalı binlerce kilometre olmuştu. Kapının kendiliğinden kapanmasını beklemedi bu sefer, olanca gücüyle çarpıp ardından bilinmezliğe adımını attı. Gözlerini korumak için kapatması gerekti ışığın gücünden. Ayaklarının altında yumuşak bir zemin vardı, bastığında dibe doğru gömülüyordu yavaş yavaş. Gözlerini istemsizce açmaya zorladı, ışık adeta toplu iğne gibi batıyordu retinasına. “Çok güze!” Ağzından çıkan tek şaşırma sözcüğü oldu, göz alabildiğine kumulluk bir alandaydı. Tek bir ağaç, tek bir kaya, tek bir canlı belirtisi yoktu. “Hiçlik vücut bulsa sanırım böyle bir yer oldurdu” diye iç geçirdi. Ayak bileklerini çoktan geçmişti kum, durduğu her saniye biraz daha batıyordu. “Bu da yetmezse başıma bir ateş topu at ve işi kısa yoldan çözelim ha!” diye bağırdı. Ve adım atmaya başladı, kumda yürümek hele bu ayakkabılarla zor bir işti, bundan kimsenin şüphesi olmamalıydı, üstelikte durduğun her an daha da gömüldüğün Tanrının cezası lanet bir çölde iyice zordu. Koşmayı denedi ama kafa üstü kumlara çakılıp ağzı iğrenç tozla dolunca bunun kötü bir fikir olduğu kanaatine vardı ve vazgeçti. Hızlı ve dikkatli adımlarla bir sonraki odanın kilidini açan anahtarı aramaya koyuldu. Önünde fazla yüksek olmayan bir kum tepesi vardı, şansını birde onun arkasında denemeye karar verdi. En yüksek noktaya ulaştığında aslında bunun beş ayrı kum tepesinin oluşturduğu bir çemberin parçası olduğunu fark etti. Merkezde gözüne ilişen bir şey vardı, tam olarak seçemiyordu ne olduğunu. Fazla hızlı olmayan bir tempoyla yaklaşmaya başladı, yakınlaştıkça bunun yaklaşık bir metre çapında ve muhtemelen iki metre yüksekliğinde bir kaide olduğunu gördü. İyice dibine geldiğinde yakından inceleme fırsatı yakaladı, hiçbir süs ya da yazı yoktu üzerinde. Mükemmel bir şekilde dairesel kesilmişti, tek bir pürüz tek bir kusur yoktu üzerinde. Üst kısmı milyonlarca kez zımparalanmış gibi dümdüzdü. Kaideye sırtını dönüp tepelere bakmaya başladı, hiçbir işaret, farklı bir şey yoktu. “Sıradan basit toz yığınları” dedi içinden. “Ne bekliyordun?” Diye bir cevap geldi arkasından. Hızla dönmeye çalışınca ayağı kumlardan kurtulamadı ve yine yüz üstü yere kapaklandı. Gözlerine, burnuna, ağzına kaçan kum tanelerini temizlerken bir yandan da alel acele ayağa kalkmaya çalışıyordu. “Sakin ol” dedi ses yine ama kimse görünmüyordu etrafından, ses kaideden gelmişti buna emindi fakat ortada kimse yoktu. “Ateş topu konusunda şaka yapmıştım aslında” diye mırıldandı tozlu ağzıyla. Gülme sesi geliyordu şimdi kulaklarına, sıradan bir gülme sesi ne korkutucu ne sakinleştirici. “Eğleniyorsundur umarım” dedi hiçliğin ortasında yoktan peydahlanan sese. “Biraz” diye yanıtladı hayalet ses. Kaidenin üstünde, havada bir dalgalanma oldu, sanki içeri doğru göçüyordu boşluk. Anafor halinde dönmeye başladı hava, ayakları yerden kesecek bir rüzgar dönmeye başladı kumdan tepelerin oluşturduğu dairenin ortasında. Can hıraş kaideyi kucakladı Dumah, kum taneleri her yerine doluyordu, sımsıkı kapadı gözlerini. Rüzgarın uğultusu korku filmlerinden geri kalmayacak kadar etkiliydi. “Öleceğim galiba sonunda” diye düşünürken kaideye çarpan bir yıldırımla geriye savruldu. Bilinci tekrar yerine geldiğinde, yarı yarıya gömülmüştü kumların arasına. Aklına filmlerdeki sahneler geliyor ve ona büyük bir zevkle işkence ediyorlardı. Kumun içine gömülüp kaybolan yüzler, çığlıklar. Şimdi sıra ondaydı belli ki. Kurtulmak için debelendikçe daha da hızlı batacağını hatırladı yine filmlerden. Kim demişti filmler sadece izlemek içindir diye, şimdi onun hayatını kurtaracaktı belki de. Kaideye doğru gözü kaydı, az önce yıldırımın çaktığı yerde hiçbir yanık izi yoktu. Aynı mükemmellikte duruyordu. Ama artık üstünde bir siluet vardı, yarı saydam bir insan figürüydü bu. Etrafındaki akranlık dalgalanmalara saydam olmasına rağmen açıkça göze çarpıyordu. “Umarın orada manzara iyidir” deyiverdi sinirden. “Aslında senin bakış açından daha fazlasını gördüğüm pek söylenemez” Yine gülmeye başladı kara suret. “Eğleniyor olmana sevindim doğrusu, yarı beline kadar kuma gömülmüş ve muhtemelen birazdan ölecek bir adamın görüntüsü elbette komiktir, kim gülmez ki buna!” İyice sinirlenmeye başlıyordu, şakağındaki damarın seyirdiğini hissedebiliyordu. “Dostum biliyorsun ki bu senin için bir sınav” dedi sakin bir ses tonuyla. “Kızman ya da üzülmen veya ağlaman inan umurumda bile değil, şurada istersen öl, senden öncekiler gibi ya da senden sonrakilerin de başına geleceği gibi. Üzüntü hissetmem.” Sesindeki duygusuz ton iliklerine kadar işlemişti Dumah’ın. Telaş, oh evet yavaş yavaş su üzerine çıkıyordu. “Benden istediğin nedir?” Basitçe sordu Dumah, sesindeki sakin havaya kendisi bile şaşırmıştı. Adamın bakışları birden vahşileşti, Dumah beklemiyordu bunu. Tüylerinin ürperdiğini bedeninin titrediğini hissedebiliyordu. Anlamadığı dilde bir şeyler fısıldamaya başladı kara suret. Derin bir konsantrasyona girip gözlerini sım sıkı kapattı, elleri ses tonuna göre hızlanıp ya da yavaşlıyordu, çeşitli simgeler çiziyordu havaya ve tamamlanan her şekilden sonra çizgilerin üstünde garip bir kırmızı renk parlayıp sönüyordu. Fısıltıya dönüşen sesi gürlemeye başlamıştı şimdi, son bir şekil çizip son kez bir kelime daha telaffuz ettikten sonra yerinde hareketsiz kaldı. Gözlerini açtığında Dumah’a arkasındaki bir yeri işaret ediyordu. Gösterilen yöne baktığında kazığa bağlanmış bir kadın gördü, uzun simsiyah saçları çıplak göğüslerini örtüyordu. Altında beyaz, ayak bileklerine kadar uzanan yırtılmış lime lime edilmiş bir etek vardı. Narin parmaklarının gerisinde, bileğinde ki açık bir yaradan dizginlerinden boşanmış at misali kan akıyordu. Ayaklarının altındaki kum kanla sırıl sıklam olmuştu. Teni ölü gibi beyazlamıştı, soluk yüzünü adama doğru çevirdiğinde Dumah şaşkınlıktan küçük dilini yutuyordu. Tanıyordu bu yüzü, evet hem de çok iyi tanıyordu. Varlığının her zerresi ile nefret ediyordu bu kadından. Onu aldatmış, küçük düşürmüştü. Oynamıştı kırılgan hisleri ile, dalga geçmişti. Ölümüne nefret ediyordu ama hala yaşamı kadar da seviyordu bu kadını. “Onu öldürürsen anahtarı sana vereceğim” dedi yarı saydam adam. “Öldürürsen, onu öldürürsem, onu öldürmek istiyorum, kalbini parçalayıp yumruklarımın arasında sıkmak istiyorum. Bana yaptığı gibi yüreğini paramparça etmek istiyorum.” Bu düşüncelerin hiçbiri dile getirilmemişti ama kara pelerinli adam hepsini duymuştu daha Dumah düşünmeden. Gözlerinde öyle bir nefret vardı ki, hoşuna gitmişti hayaletin. “Aslında az önceki anlamadığın sözcüklerin ve hareketlerin hiçbir anlamı yok, sadece dikkatini çekmek istemiştim, onu buraya ayaklarının dibine getirmek için sadece düşünmem yeterdi.” Alenen dalga geçiyordu Dumah la, karışmış zihnini daha da karıştırarak düşünmesine fırsat vermek istemiyordu. “Anlaşma bu, kabul ediyor musun? Yoksa kumların arasında keyfin yerinde mi?” Teklif son derece basitti görünüşte, adamın istediğini yaparsa kurtulacaktı ve intikamını alacaktı. Yapmazsa kumlar bir süre sonra boğazından aşağı kaymaya başlayacak ve korkunç bir şekilde boğularak ölecekti. Ne yapması gerekiyordu, kabul mu etmeliydi? “İyi bir fikir olurdu” hayaletin sesi cümlesinin hemen sonunda aklında yankılandı. Yoksa Ret mi etmeliydi? “İşte o zaman sinirlenirim dostum hem de çok fazla” “Hay lanet olası bir çık git aklımdan bırak bir dakika düşüneyim” dedi zihnindeki hayalete. “Düşünmeyi istemen bile onu öldürmek istediğin gerçeğini ortaya seriyor evlat.” Haklıydı hayalet dibine kadar. İstiyordu bunu, daha önce de istemişti, planlar yapmıştı ama gerçekleştirmeye bir türlü cesaret edememişti. Şimdi elinde bir fırsat vardı, incinmiş gururunu tamir etme fırsatı vardı elinde, intikam alma fırsatı vardı. “Yapacağım” diye haykırdı avazı çıktığı kadar, “Ne anahtarın ne de kızman umurumda bile değil, sadece onu öldürmek istiyorum.” Cümlesi daha bitmeden bedeni kumların üstüne çıkmıştı bile. Kemerindeki ağırlıktan orada bir şey olduğunu fark etti, elini beline attığında parmakları soğuk metal yüzey ile temas etti, yüzüne isterik bir gülümseme oturdu. Tam manasıyla psikopat gibi görünüyordu. Birkaç adımda kızın yanına ulaştı ve bir saniye bile beklemeden namluyu şakaklarına dayadı. Kızın hali içler acısıydı. “Ne oldu buna?” Son derece soğukkanlıydı, hiçbir his yoktu kelimelerinde. “İntihar etti ve cehennem de benim sıradan basit oyuncaklarımdan birisi oldu.” Şeytani gülümsemesi o mesafeden bile rahatça fark ediliyordu. “Onu bu hale sen mi getirdin?” Sesi sertleşmişti. “Evet” diye yanıtladı hayalet sakin bir şekilde. “Onu her gün bu hale getiriyorum ve her gece, bir sonraki gün yaşayacağı acının hayali ile geri gönderiyorum.” Dudaklarını yaladığını gördü Dumah kara suretin. Garip bir tiksinti dolaştı bedeninde, kızdan mı tiksinmişti yoksa adamdan mı karar veremedi. Kızın kandan keçeleşmiş saçlarını eline dolayıp gözlerine baktı, donuktu gözleri, hiçbir hayat belirtisi yoktu. Nefreti birden acımaya dönüştü, bu sefil yaratığı öldürerek mi gururunu kurtaracaktı? Hiç sanmıyordu, zaten her gün ölen birisini öldürerek sadece kendisini daha da küçültebilirdi. Bu düşünceler aklından geçerken adamın sesi kulaklarında patladı. “Yap şunu seni küçük pislik, Arzuladığın şeyi yap ve buradan defol git, yoksa sonsuza dek burada bu kumların arasında kalırsın.” Tetikteki parmağı istemsizce gerilmeye başlıyordu, metal tetiğin çıkardığı mekanik sesleri duyabiliyordu. Aklındaki onlarca soru ve onlarca cevap birbirine girmişti, parmağı giderek daha çok baskı yapıyordu tetiğe, hayaletin sesi sürekli kulaklarındaydı, “hadi yap şu işi” diyordu. “Yap ve kurtul buradan” parmağı daha da bastırmaya başladı, içindeki hisler iyice allak bullak olmuştu, neydi o? Bir katil miydi? İnfaz memurumuydu, basit bir piyon muydu? Birkaç milimetre kalmışı silahın ateş almasına, ansızın kapıdaki yazı tüm canlılığıyla gözlerinin önüne geldi, Yanında ne getirirsen buraya Onu bulursun yanında, çıkışta “Senin eğlencene alet olmayacağım” dedi Dumah ve dönüp hayalete altı el ateş etti. Kara suret sakince kaidenin üstünde hareketsiz durmaya devam ediyordu. “Öyle olsun” dedi sadece ve ellerinden çıkan yıldırımlar Dumah’ı kumlara çiviledi. Gördüğü son şey kıza doğru yürüyen hayaletti ve bir süre sonra görüntü tamamen kumlarla kaplandı. İsterik bir kahkaha atma isteği geçti içinden, kızı öldürmeyerek hayaleti kızdırmıştı bu kesinlikle onu tatmin etmişti ve birde tabiî ki o acınacak kadın. Öldürmeye bile değmeyecek kadar aşağılanmış kadın. Onu, o halini görmek gururunu kurtarmaya yetmişti, yerde yatan ölüye bir el daha ateş etmek insanı rahatlatmazdı. Aksine ruhunda daha derin yaralar açardı. Tozlar boğazına hücum etmeye başlamıştı, gözleri kapalıydı, kum tanecikleri ciğerlerine doluyordu büyük bir hızla ve nefes almak için çırpınıyordu adeta, bir anda tüm her şey silindi hayattan, tek önemli şey bir kere daha oksijeni içine çekmekti artık. Öğürüyordu, deli gibi öksürmek istiyordu ama yapamıyordu, göğsünde korkunç bir alev yanmaya başladı, gerçek bir ateş gibi yakıyordu içini, nefes almalıydı, ölmek istemiyordu. Bilincinin gerisinde koyu bir boşluk belirmeye başladı, her saniye daha da büyüyordu, ateşin acısıyla kendinden geçtiğinde aklında son bir yüz kalmıştı. Şakağına tetiği dayadığı acınacak kadının yüzü, kansız ve gülümseyen yüzü. 8. Kapı Kendini o kadar yorgun ve halsiz hissediyordu ki bir adım daha atacak gücü kalmamıştı. 8. ve son kapının dibine çöküp başını ellerinin arasına aldı. Bu kapı kurtuluşu olacak mıydı? Diğer kapılarda başına gelenleri anımsadı birer birer. Babası, küçük kız kardeşi ve artık neredeyse ondan nefret ettiğini düşündüğü eski sevgilisi bile O'na bu evden kurtulması konusunda yardımcı olmaya çalışıyordu sanki. Yıllar öncesinde tüm ailesiyle birlikte tatil dönüşü büyük bir kaza atlatmışlardı. Bu kazada annesini kaybeden Dumah, bunun için babasını suçluyordu. Annesi gitmek istememesine rağmen haftasonunu dağ evinde geçirip, avlanmak isteyen babası zorla eşini ikna edip bu geziyi ayarlamıştı. Fakat hiç biri başlarına gelecek bu üzücü olayı bilmiyordu. Annesinin yerine babasının ölmüş olmasını dilediğini hatırladı. Kalbi öyle büyük bir acı ve sinirle doldu ki elinde sıktığı anahtar avuçiçiyle bütünleşti adeta. Bu korkunç kaza sonrasında toparlanmak için çok çaba sarfetmişti Dumah. Bunda sevgilisi Gabriel'in de payı büyüktü. Zor zamanlarında hep o yanında olmuştu. Ayrılıkları her ne kadar canını yaksa da, Gabriel daha sonra başka biriyle evlenip bu şehri terketmiş olsa da, bu kadının hayatındaki rolü büyüktü. Yavaşça doğruldu Dumah. Ya bu kapıyı açıp hayatı için savaşacaktı, ya da bu köhne evde sonsuza dek ruhunu çürümeye bırakacaktı. Anahtarı kilide soktu ve kapıyı açıp yavaşça itti. Karşısında bomboş bir karanlık uzandı. Kapının ardında ne bir ses, ne bir iz ne de başka bir şey vardı. Alabildiğine karanlık... Hafifçe bir adım attı ve sendeleyerek koridora geriledi. Kapının ardında zemin yoktu. Karşısında uzanan karanlık, dibi olmayan sonsuz bir kuyuyu andırıyordu O'na. Ne yapmalıydı? Daha fazla düşünecek vakti olmadığını da biliyordu. Kapı açıldı ve zaman işlemeye başladı. Ya kendini bırakacaktı, ya da burada kalacaktı. Sonunda tüm cesaretini toplayarak kapının eşiğine yanaştı ve kendini bıraktı. Öylesine hızla düşüyordu ki artık hiç birşey düşünemiyordu. Aklındaki tek kelime ise kelebekti. Bu düşüş midesinde kelebekler uçuşuyormuş gibi bir hisse kapılmasına neden olmuştu. Tam yere çakılacağını hissettiği sırada, yumuşak bir iniş yaptı. Yere vardığında ortalığın hala karanlık olduğunu ve nefes alamadığını hissetti. Fakat bu şok uzun sürmedi. Kafasını gömülmüş olduğu pamuklu yastığından kaldırarak doğruldu. Maviye boyanmış odasının penceresi rüzgardan açılmış, perdeleri hafif hafif dalgalandırıyordu. Gözü yanıbaşında duran ve köşesinde "seni seviyorum aşkım" yazan resme ilişti. Gözleri üzüm tanelerini andıran Elizabeth, ona sevgiyle gülümsüyordu. Saatine baktı sabah 9'u gösteriyordu. Odasından çıktı ve alt kattaki mutfağa doğru ilerledi. Küçük kardeşi çizgi film eşliğinde mısır gevreğini yiyordu. Dumah'ı görünce hemen o muzip gülümsemesini takınarak yanına koştu. Ve abisinin elini tuttu. "Abi, sana bir bilmece soracağım." "Evet seni dinliyorum Andrea" “Tahtadan bir basamak Altında bir kaçak Zindan zindan dolaşır Her gün ağlayarak” "Nedir bu bil bakalım?" Hafifçe gülümsedi Dumah. Düşünüyormuş gibi yapıp, bir süre kafasını kaşıdı. Ama cevabı çok iyi biliyordu. "Evet buldum. Cevap Mutluluk" dedi Dumah. Küçük kız minik elleriyle abisini alkışladı. "Evet bildin" dedi ve Dumah'ın yanağına bir öpücük kondurdu. Kardeşine sımsıkı sarılan Dumah, "Mutluluk" diye fısıldadı tekrar... "Artık hep mutlu olacağız Andrea." "Haydi bakalım şimdi kahvaltıya devam" dedi küçük kıza Dumah. Ve kalkıp oturma odasına doğru ilerledi. Babasını nerede bulabileceğini biliyordu. Oturma odasının kapısını hafifçe araladı. Babası herzamanki gibi pencerenin kenarına oturmuş bahçeyi izliyordu boş gözlerle. Bu bahçeyi annesi çok severdi. Yazları sabah kahvaltılarını hep burada yaparlardı. Bir an içi burkuldu Dumah'ın, boğazına kocaman bir taş takılmış gibi hissediyordu. Babasının yanına yürüdü ve ayaklarının dibine oturdu. Başını babasının dizlerine koydu. Oğlunun sürekli hırçın ve asi hallerine alışkın olan adam sevgi dolu gözlerle oğluna baktı. "Hep seni suçladım" dedi Dumah. "Bu kadar ısrar etmiş olmasaydın bugün annem yaşıyor olacaktı diye düşündüm. Hatta o kazada annemin değilde senin ölmüş olmanı dilediğim bile oldu. Ama Tanrı böyle istemişti baba. Hiç birimiz böyle olsun istemezdik ama bu bir kaderdi. Ve değiştirmek için ne yaparsak yapalım elimizden birşey gelmezdi. Affet beni baba" diyerek hıçkırıklara boğuldu. Adam yaşlı ellerini oğlunun saçlarında gezdirdi. "Ben bile kendimi affetmezken, senin beni affetmeni nasıl beklerdim oğlum? Kendimi bu odada anılara hapsederek yaşarken, annenin bana yadigar bıraktığı sizleri unuttum ben." Dumah ayağa kalktı ve babasına sarıldı. "Artık birbirimizi anlıyoruz baba." dedi ve gülümsedi. "Biz bir aileyiz..." Odasına çıkıp aceleyle üzerini giyindi. Okula geç kalmak üzereydi. Evinin kapısından koşturarak çıktı. Başını çevirip geriye doğru baktığında kapının üzerinde yazan rakamı gördü ve gülümsedi. Acılarla dolu köhne evdeki 8. kapı artık geride kalmıştı. Burası O'nun yuvasıydı. Babası, küçük kız kardeşi ve annesinin anılarıyla dolu, mutluluğa ve güvene açılan bir kapı, 8. kapı... | |
| | #27 |
![]() Yıllar sonra bir gece yine düştün aklıma... İçimde çözemediğim bir hüzünlü bilmece, Nereden girmiştin hayatıma? Haberin süzüldü odamın camından içeri. Ah bu patavatsız insanlar susmayacak mı hiç dilleri? Hatırlattılar bana yine seni. Duydum ki bir başkası varmış artık yatağında. Ve seni her andığımda o kadın gelecek aklıma. Ah bu patavatsız insanlar susmayacak mı hiç dilleri? Karıştırttılar bana yine eski defterleri. İçinden heyecanlarım, hayal kırıklıklarım çıktı. En çok yaralayanı da gönderdiğin kısacık bir mesajdı, "Tatlı kız..." Biliyor musun şimdilerde hiç tadım kalmadı. Geriye dönüp baktığımda, Ne kadar da uzun zaman geçmiş üzerimizden. Oysa ki daha dün gibi hatırlıyorum... Posta kutusuna bıraktığım sigaraları, Merdiven altında ki ayak üstü sohbetleri, Ve buradan taşınıp gittiğinde, Bir daha kapısına bile yaklaşamayacağım o evi. Üzgün değilim aslında, sadece bir garip buruk içim. Kader bu böylesi yazılmış bize, Senaryomuz trajikomik biçim. Ama ya bu patavatsız insanlar susmayacak mı hiç dilleri? Ben yaşadığını hissediyorum ya o bana yeter. Fakat haberini getirmesin hayatıma birileri. | |
| | #28 |
![]() Evler vardır; kaçıp canını kurtarmak istersin… Evler vardır; yalnız, soğuk, buz gibi… Evler vardır; her gece bir çift cesedin üstüne, bir mezar taşı gibi kapanır kapısı… Evler vardır; sofrası kurulmayan, yarım ısıtılmış bayat pilavdan ayaküstü birkaç kaşıkla hemen kahveye koşulan… Evler vardır; penceresinin kırık camına yastık tıkılmış… Evler vardır; “sobası tüten ve bir türlü yanmayan ve saati durmuş…” Evler vardır; oda kapıları bitmeyen bir sinir patlamasıyla çarpılarak vurulur; taşla bir yılan başı eziyormuş gibi çarpılarak konur tabakları, bardakları masaya… Evler vardır; gerilmiş yüzlerden canavar küfürleri çıkan… Evler vardır; içinde kızarmış şişkin gözlerle dolaşılan ve hıçkırıktan başka bir şey duyulmayan… Evler vardır; çocuk bezleri ortada, kirli çoraplar yatağın kıyısında, iki gündür yıkanmamış bulaşıklar mutfakta, öğleden arta kalmış ekmek kırıntıları daima sofranın üstündedir. Evler vardır; cehennemdir, cehennemden beterdir. Ne kiralamakla olur, ne satın almakla, ne yaptırmakla… Görünmez aynaların, görünmez bir imbikten, bin yıl süzülmüş ışıklarıyla olur. O zaman, ne mutfak mutfak kokar; ne banyo karanlıkça bir rutubet kovuğuna dönüşür; ne partal terliklerle eski püskü ayakkabılar, giriş kapısının dışıyla iç yanını, depreme uğramış bir kavaf dükkânının ardiyesine çevirir. Antrenin yanmış ampulü, bir hafta boyunca değiştirilmeyi beklemez. Süpürge, leğen, kova, portakal sandıkları, kömür ve odun yığılmaz arka balkonlara… Halı her zaman tozsuzdur, sigara tablaları her zaman temiz, masa her zaman çiçekli… Duvarlarda, çoğaltılmış türden dahi olsa, sevilmiş tablolar vardır; anıları renklerinde saklı… Geceleri, mızrak mızrak göze batmaz yanan elektrik. Perdelerde çiğ gölgeler oynaşmaz… Öylesine ustaca düzenlenmiştir ki abajurlar, sert rüzgârlı karanlıklar çökerken sokaklara, ılık bir aydınlıkta yüzmeye başlar ev… Salt dekor da yetmez evin ev olmasına… Büyük olması yetmez, küçük olması yetmez… Çok uzaklara gittiğin zamanı bile; çekim alanının dışına çıkamayacağın bir mıknatıs olması gerekir, tabaklarında, bardaklarında, koltuklarında, yatağında… Bir mıknatıs… Çocukluk günlerinden kalma, buluğ yaşının hayallerinden kalma, ilk öpüşlerden, ilk kahvaltılardan, ilk çıkan kirazın paylaşıldığı akşam yemeklerinden kalma… Evler vardır; kaçıp canını kurtarmak istersin… Evler vardır; yalnız, soğuk, buz gibi… Evler vardır; her gece bir çift cesedin üstüne, bir mezar taşı gibi kapanır kapısı… Evler vardır; sofrası kurulmayan, yarım ısıtılmış bayat pilavdan ayaküstü birkaç kaşıkla hemen kahveye koşulan… Evler vardır; penceresinin kırık camına yastık tıkılmış… Evler vardır; “sobası tüten ve bir türlü yanmayan ve saati durmuş…” Evler vardır; oda kapıları bitmeyen bir sinir patlamasıyla çarpılarak vurulur; taşla bir yılan başı eziyormuş gibi çarpılarak konur tabakları, bardakları masaya… Evler vardır; gerilmiş yüzlerden canavar küfürleri çıkan… Evler vardır; içinde kızarmış şişkin gözlerle dolaşılan ve hıçkırıktan başka bir şey duyulmayan… Evler vardır; çocuk bezleri ortada, kirli çoraplar yatağın kıyısında, iki gündür yıkanmamış bulaşıklar mutfakta, öğleden arta kalmış ekmek kırıntıları daima sofranın üstündedir. Evler vardır; cehennemdir, cehennemden beterdir. Bir ev ahenginin ne olduğunu, daha doğarken öğrenmemişler, sonradan çok zor öğrenirler. Çok zor öğrenirler, pijamayla yatak odasından çıkılmayacağını… Çok zor öğrenirler, pabuçların yatak odasında çıkarılmayacağını… Her sabahı yeniden tiril tiril yaratmak; her akşamı tükenmez bir sevgiyle sevecenliğin, güven veren gülücüklerinde yakutlaştırmak; ancak görünmez aynaların, görünmez bir imbikten bin yıl süzülmüş ışıklarıyla olur… Unutulmayan yaş günleriyle, unutulmayan tanışma günleriyle, unutulmayan evlenme günleriyle olur… Ufacık da olsa, sürprizli armağanlarla olur. İki öpücük arasındaki “mersi”lerle olur. Hırçınlıkların parantezlerini, “özür dileyerek” kapatmalarla olur. Özeni gevşemeyen, mütevazı, ama süslü bir piyaz, taze kızartılmış bir beyin paneyle olur… Güveçte pişirilmiş pastırmalı kuru fasulyeyle olur; makarna fırındayla olur; soyulup ikram edilen bir dilim elmayla olur… Sık değiştirilen yatak çarşaflarıyla olur; yeni alınmış bir plak, yahut kasetle olur… Yürekten kopup gelen sımsıcak sarılmalarla olur… Ortak konuşma konularının repertuvarını, yaratıcı katkılarla genişleterek olur. Ev… İyi kötü herkesin bir evi vardır. Ama, ev ahengini gerçek lezzetiyle yaşayabilmişler, o kadar azdır ki… O yüzden de, gençken kaçıp kurtulmak isteriz evden… Sonra gönlümüzcesini kurmaya çalışır; genellikle de başaramayız… Sonunda da bükük boyunlu bir öksüzlük çöker yüreğimize… Ya aradığını bulamamışlığın, ya artık hiç bulamayacağını anlamışlığın öksüzlüğü… | |
| | #29 |
![]() Hani düşünmez olursun gerçekleri... Anılar yakar seni, anlamsız düşünceler sarar bedenin fırtına misali, savrulursun, yorulursun... Acır yüreğin hiç acımadığı kadar... Dalar gider bakışların yağmur damlalarına... Suskun dudakların kilitlenir, konuşamaz... Bilir konuşursa yaşlar saracak yanaklarını... Damlalar akamaz gözlerinden, tutarsın kendini, yalancı bir tebessüm gelir yerleşir dudaklarına... Yağmur bile utanır yağmaya, uzanamaz avuçladığın topraklara... Bağırmak istersin ansızın, isyan edersin... Bomboş caddelerde elinde içi yalnızlık dolu bir bavulla... Yürürsün karanlık sokaklarda, gölgen bile terketmiştir seni... Bir şarkı gezinir dudaklarında ağlamaklı, hatıraların hapsolduğu... Bakışlar susmuştur, bir veda bile çok gelmiştir kanayan yüreğine... Kaçıp gitmek istersin yüreğine acılar dolduran bu şehirden. Yumarsın gözlerini, gerçekleri görmekten kaçarsın, bir damla yaş süzülür yalnızca gözlerinden, alev alev yanar için, duymak isteyipte duyamadığı sözcükler bulandırır beynini... Kurtulamazsın sevdandan, yapışmıştır yakana bir kez ayrılık vakti gelir dayanır kapına, kurtulamazsın ayrılık denen amansız, hoyrat rüzgar... Savurur seni yaşadığın rüyanın dışına... Gelincik gibi bir başına rüzgara direnmeye çalışırsın, ince ve savunmasız bedenin de kabullenir yüreğin gibi bu gidişi... Ne gündüzün nede gecen vardır artık... Yaşadığın her saniye çekilmez olur... Bitsin dersin, bitsin istersin bu işkence... Gitmeler bu kadar çok açıtmamalıdır yüreğini... Kaçmak istersin her köşesi acı dolu bu şehirden. Ama bütün yollar seni getirir terkeder tekrar kaçtığın bu şehre... İsyan edersin geceye... Bağırmak, haykırmak istersin yıldızlar alsın götürsün bedenini diye... Onlar da duymaz olur yakarışını... Yalnızlıktır bu gelir yerleşir yüreğinin en kuytu köşesine... Kenetlenir kalır orda... Daha çok sıkar damarlarını her anıda, kan dolaşmaz oluncaya kadar... Bir şiir gibi yaşayıp bitmek istersin bu hayatta... Sokak lambaları da söner bir bir umutların misali... Yalnızlık sarar sımsıkı, kaçmalar fayda etmez yüreğine... Tükenirsin yavaş yavaş, acı ağır gelmiştir, dayanamamıştır yüreğin vedasız gidişlere... Gücün bitmiştir, umutların tükenmiştir artık, yumarsın gözlerini yarın doğacak güneeşe kadar... Bulut olur, yağmur olursun, yalnızlık olup yağarsın geceye... Senden geriye rutubet kokusu sinmiş boş bir oda Bir de içi yalnızlık dolu bir bavul kalır, acıyla sönen hayata hatıra.. | |
| | #30 |
![]() Yine sev Beni.. Alışmak zor dersin ayrılık yakın derken, Bir bakarsın günler geçmiş Her şey aynı gibi gelir insana Ayrılıklara bile alışırsın farkında olmadan Hiç anlamadan Sessizliği bile seversin zamanla Yalanmış oysa tüm söylenenler Bir bakarsın ardına tüm gerçekler orada duruyor hala… Tut elimi sevdalım, yarınlara götür yine beni Sessizlik kaybolsun ruhumdan Sesini özledim ben, her şeyini özledim ben Ayrılık çok zor geliyor insana Çekemiyor bile yükünü zamanla Acı çekiyor ruhum, gel gör isterim içimi Yorgunluktan değildir halsizliğim Sensizlikten tükenmiştir tüm bedenim Kalp atışlarım seninle çarparken Şimdi titrek bir mum ışığı gibi Can çekişiyor çaresizce Sev beni yine en derinden Bu defa ayrılıkların lafı bile olmasın Gözlerimden akıttığım tüm yaşlar Sana kavuşmamın sevincinden olsun sadece Hayat kısa, zaman kaybolup giderken aniden Kaçırmayalım bu son treni birlikte Sevmeye varım ben senin kalbinde Tüm kalbimle tek seni severim sadece Umut ederim kalbimde yine beni sevmen dileğiyle… | |
| | #31 |
| Linkler sadece üyelere.... Üye ol] ![]() Kağıt dans eder kalemle... Benimse elemle yıkanmış yüzüm düşer gölgesine. Sağır edici bir sessizlik var içimde. Gözlerim uykusuz, gözlerim kan çanağı... Yine de yazmaktan vazgeçmez ellerim. Dilim sussa da kapanmaz ruhumun o geveze çenesi. Sürekli birşeyler anlatır, geçmişten söz eder. O konuştukça kirlenir beyaz sayfalarda ki hareler. Sus artık, kapat çeneni! Bak yine yazık ettik kağıda, kustuk içimizdekleri. | |
| | #32 |
| MaSMaVi YüReGiNe SaGLIK... | |
| | #33 |
| Linkler sadece üyelere.... Üye ol] ![]() Seni seviyorum anne. Yüzüne hiç söyleyemedim sevgimi. Ya utandım, yada herneyse işte... Büyüdükçe biraz daha uzaklaştım sanki sevgiden. Yıllar ömrümü törpülerken, biraz daha katılaştı ruhum. Bana ne oldu anne? Oysa ki senin bir parçandım ben, Senin şefkatinle yoğrulmuştu hamurum. Kim dokundu kirli elleriyle bedenime? Kim değiştirdi beni bu denli? Yardım et! Yardım et anne! Boğazıma kadar gömülmüşüm pisliğe. Sağım, solum sahte insanlarla dolmuş. Yüzüme gülmüş, arkamdan sövmüşler. Uzat elini kurtar beni anne, nefes alamıyorum. Üzerime titrerdin her ağladığımda, "Ceylan gözlü kızım ağlama, yazık o güzel gözlerine" derdin. Gözlerimi oydular anne, Göremez oldum kötülükleri. El yordamıyla ararken mutluluğu, Düştüm, parçalandı dizlerim yara bere içinde. Uzat elini çek çıkar beni bu insancıkların arasından. Yüzüne hiç söyleyemedim belki ama şimdi haykırıyorum, Seni seviyorum anne. Hem de hiç kimseyi sevmediğim kadar, Seni seviyorum... | |
| | #34 |
| Linkler sadece üyelere.... Üye ol] Aşk o gün gitti benden... Denizleri aşar gelirdi yanıma. Her seferinde iki küçük kara elmas getirirdi yanında. Öyle uzun uzun bakamazdım onlara. Parlaklığı gözlerimi aşar kalbimi sancıtırdı. Kucak dolusu gülücükler armağan ederdi bana. Yerli yersiz gülerdim. Ben adına aşk derdim. Oysa ki o kimliğini kaybetmişti. Vururduk kendimizi yollara. Taksim senin, Kadıköy benim. Yağmur yağmış, heryer ıslanmış kimin umurunda ki. Dar zamanlı vakitlerde öldürdük içimizdekileri. Ben çocuktum, o benden çocuk... O sevimli çocuğun omuzlarında ne de ağır yükler varmış meğer. Küflü sırlarını kilitler gelirmiş hep yanıma. Bir gün kilit kırıldı. Sırlı sandık üzerime boşaldı. Yağmurlu bir gece taksinin camından ona el sallarken, evet diye geçiriyordum içimden. “Evet o değerli kara elmaslar sonsuza kadar benim.” Ama rüya uzun sürmedi. Uyandığımda ne o kara elmaslar vardı yanımda, ne de o haylaz çocuk. Hatırımda kalansa tek bir anl |