AŞK ACISI... 
Sevgilisinden yeni ayrılmışlar genelde şöyle der : ‘ uzun bir süre kimseyle çıkmak istemiyorum; biraz dinlenmek istiyorum.’
Acaba onu yoran nedir?
Sevgi için harcadığı emekten olamaz. Olsa olsa kavgalardan yorulmuş olmalı. Yani dert ve keder olan aşklar…
Aşk denilen bu kadar yorucu mu olmalı?
Burada bir yanlışlık yok mudur? Yanlış giden bir şey var demek ki.
Aslında bazen aşk acısı bile çok güzeldir.
Fakat toplumun genelinde sözü edilen ve yaşanılan aşk acısı mıdır?
Pek sanmıyorum. Aşk acısı denilen şey sevgi ve ya aşk açlığı olmasın.
Acı denilen şeyin aslında açlık olduğu kanaatindeyim.
Daha önce yayımlanan iki yazımda toplumsal koşulların elverişsizliğinden söz etmiştim. Aşk acısı denilen ama aslında cinsel açlık ve doğru ilişkilenmemekten kaynaklanan marazi duygular vardır. Çoğu insan bu marazi duyguları aşk acısı olarak değerlendiriyor.
Kavuşamamaktan, karşılıksız ilgiden ve sınıfsal farktan doğan marazi duygulardır.
Sevginin emekle yaratılması gerektiğini belirtmiştim. Karşılıklı bir paylaşım olmadan, emek verilmeden oluşan bir şey uğruna acı çekiliyor olabilir ama bu kesinlikle aşk acısı değildir.
İnsan neye üzülür?
Değer verdiği daha doğrusu uğruna emek harcadığı bir şeye üzülür. İçinde çok az hatta hiç emek olmayan bir ilişki neden insanı üzsün ki?
Nedeni şu:
Ağzından emziği alınan çocuğun ağlamasına benzer bir durumdur.
Aşk acısı denilen fakat aşkla hiçbir yakınlığı olmayan bu marazi duyguların şiddetinin az olduğun belirtmiyorum. Aksine bu marazi duyguları için her an öldüğünü sanan ve fiziksel ölümü düşünenler ve hatta canına kıyanlar da vardır.
Bu Cinsel ve duygusal açlıktan kaynaklanan ve alışkanlıktan gelen bir hastalıktır.
Yine geçen yazımda ikinci yalnızlıktan söz etmiştim. İnsan duygusal ve bedensel acıdan aç olduğu ya da karşı cinsten birisinin duygusal ve bedensel ilgisine ihtiyaç duyduğu için ilk ilişkilerin unutulmaz olduğunu belirtmiştim.
Neden çocukken bazı şeyler gözümüze çok güzel gelir. Biz büyüdükçe hayalimizde o şeyi daha da güzelleştiririz. Yıllar sonra aynı şey( niteliklerinden pek bir eksilme ve çoğalma olmamasına rağmen) bize ilk gördüğü kadar güzel( cazibeli) gelmez. İlk olmasından kaynaklanan bir idealleştirmedir. Hayalimizdekine ‘âşık’ oluruz. Onu hayalimizde en ideal noktaya getiririz. Âşık olunduğu sanılan kişi bundan sonra hayalimizdeki için bir nesnedir. O değil de başkasıyla da aynı şeyler yaşandığında değişen bir durum olmayacaktı. Duygular yine aynı olacak sadece duygulara vesilen olan nesne(kişi) değişecekti.
Neyse aşk acısı konusunu fazla dağıtmadan devam edelim.
Uğruna emek verdiğin ve belli bir paylaşımda bulunduğun kişiyi kaybettiğinde üzülürsün. İşte bu aşk acısıdır.
Yoksa cinsel ve duygusal açlıktan birisine karşı yoğun hissettiğin duyguların verdiği acı aşk acısı değildir. Çünkü yaşanılanın kendisi aşk değildir.
Burada toplumun baskıcı ve yasaklayıcı tavrından kaynaklanan karşı cinse karşı bir aşkınlık vardır.
Baskı ve yasaklama olmasa bugün aşk acısı yaşadığını iddia edenlerin hiç birisi o acıyı yaşamayacaktı.
Bu bağlamda şuna da değineyim:
Hep aşkın ömrü sorgulanır. Bazıları evliliğe kadardır, bazıları üç yıl falandır, der.
Sözü edilen aşkın ömrü cinsel ve duygusal açlığın giderilmesi kadardır. Midesi aç bir insan yemekten önce yoğun bir şekilde yemek yeme arzusu duyar. Yemek yedikten sonra bu arzu biter. Tok mide daha farklı yemekler ister. Yasakçı toplumda da aşklar buna benziyor.
Bu açlık ne kadar geç giderilirse şiddeti de o kadar fazla olur. Yani imkânsızlaştıkça büyür. Aslında büyük denilen aşkların tümüde böyle çıkmıştır.
Günümüzde insanlar sitemde bulunur: ‘ Eski aşklar kalmadı’ der. Doğru, yasaklar azaldıkça, baskı hafifledikçe ve insanlar kendileri oldukça eski aşklar kalmayacaktır. Çünkü o eski aşkları büyüten kavuşmaları önündeki engellerdi.
Batıdan doğuya gidildikçe, eskiye benzer aşkların daha çok yaşandığı görülecektir. Çünkü doğu batıya oranla daha baskıcı ve kapalıdır.
Ve doğuda ‘aşk’(!) için daha fazla acı çekilir.( sürecek)