| | Yapilmak İstenenler TERÖRÜN KAYNAĞI NERESİ Burada anlatılmaya çalışılan şudur: Yeni Dünya Düzenini oluşturmaya çalışanlar, bir yere müdahale etmek istedikleri zaman, orada yapay sorunlar çıkarıp, dünyanın dikkatini oraya çekiyorlar. O coğrafyada yaşayan insanların bir bölümüne, etnik kimlik farklılığı, din farklılığı ya da mezhep farklılığı öne sürülerek, kontrollü olarak soykırım veya buna yakın eziyet edici uygulamalar yapılıyor. Sonra da bu bölgeye kurtarıcı rolü ile giderek oturuyorlar. Oraya giderken, dünyanın onayını alıyorlar ancak, oradan çıkma konusunda hiç acele edilmiyor. Bugüne kadar yapılan operasyonlardan, Yugoslavya’daki etnik temizliği, Afganistan’daki Taliban rejiminin işbaşına gelmesini, Kuzey Irak’ta Barzani ve Talabani’yi, ülkemizde bölücü terör örgütü PKK’yı kimlerin organize edip, finanse ettiğini sağır sultan bile biliyor. ABD’nin Irak operasyonu öncesinde, kendi halkını ikna etmek ve dünya kamu oyuna, Terörle mücadelenin ne kadar önemli olduğu mesajını vermek için ne gerekirse yapmaktan çekinmemektedir. Bali adası ve Filipinler’deki şiddetli patlamaları da bu cümleden saymak mümkündür. Irak saldırısı öncesinde dünyanın başka yerlerinde de buna benzer kanlı saldırılar olursa, bunlara hiç şaşmamak gerekir. Geçtiğimiz günlerde bir ABD’li yetkilinin; “Irak Türkiye’ye saldırabilir” kehanetinin altında da bu gerçek yatmaktadır. Eğer Türkiye, ABD ile beraber Irak’a saldırma konusunda iş birliği yapmazsa ki Türk yetkililer bu yönde açıklamalar yapıyorlar, Türkiye’nin stratejik bazı hedefleri bir gece karanlığında vurulabilir. Bu saldırının nereden yapıldığını açıklayacak tek güç ise, uzaydan bakarak, yer yüzündeki bir pinpon topu üzerindeki yazıyı okuyacak teknolojiye sahip olduğunu söyleyen ABD’dir. Biz de buna inanarak Irak’a karşılık verince, maksat hasıl olacak, bölge ısınacaktır. Böylece, küresel krallığa bağlı güçler, bu istikrarsız(!) bölgede barışı ve insan haklarını korumak için gelip petrol kuyularının etrafına çadırlarını kuracaklardır. Ve şu ana kadar girdikleri hiçbir yerden çıkmadıkları gibi oradan da çıkmayacaklardır. 2002 yılı itibarıyla da onları oradan atacak ikinci bir güç mevcut değildir. Öyleyse, burada bir konuya dikkat etmek gerekiyor. Bu güçler, bir yere girerken kendi ülkelerinin ve dünya kamu oyunun desteğini arkalarına almak zorunluluğu hissediyorlar. Bu desteği sağlamak için de ne gerekirse yapıyorlar. İşte bu aşamada onların oyununa gelmemek ve serinkanlı bir politika izlemek gerekiyor. Bütün dünya, Bin Ladin denen kişinin kimler tarafından yetiştirilip, hangi amaçlarla Afganistan’a gönderildiğini biliyor. Bin Ladin’in nabız atışlarını bile kontrol edebilen bir CIA, bu gün onun nerede olduğunu bilmediğini, ona ulaşamadığını söylüyor diye, dünya kamu oyu buna inanmak zorunda değildir. ABD daha, ikiz kulelerde kaç kişinin bulunduğunu, kaç kişinin öldüğünü bile dünya kamu oyuna inandırıcı bir şekilde anlatabilmiş değildir. Her ülkede onlar adına kendi kamu oyunu ikna etmeye çalışan “şerefli kalemşörler” bu işi üstlenmiş durumdalar.Ancak, onların gayretleri de güneşi balçıkla sıvamaya yetmiyor. Düşünün bir kere, uzaydan, bir pinpon topu üzerindeki yazıyı okuyabildiğini söyleyen, benim tarlamdaki ürünün rekoltesini ölçebilen, yer altındaki petrol ve maden yataklarını tespit edip, bunların rezervlerini tespit edebilen bir güç, koskoca uçakların, bu gücün gözüne baka baka kendi kalbi sayılan Pentagona, ikiz kulelere peş peşe çakılmasını (fark edemediği için) engelleyemiyor. Ve dünya kamu oyundan buna inanmasını bekliyor. Türkiye'de Yapılmak İstenenler Türkiye, PKK terörünün başlatıldığı günden beri, planlı ve çok iyi organize edilmiş saldırılara maruz kalmaktadır. Bu saldırılardan en önemlisi, bilindiği gibi PKK terör hareketidir. Buna paralel olarak yürütülen cemaat, tarikat ve partiler gibi dinci yapılanmalar vardır. PKK terör hareketinden umduğunu bulamayan güçler, Kürt kökenli vatandaşlarımızın binlerce yıldır bir arada yaşadığı Türklerle kanlı bıçaklı olmasını sağlayamayınca, taktik değiştirerek, bölücü terörü siyasileştirme yolunu seçmiştir. Bunda da inandırıcılık sağlamak için, Kuzey Irak’ta -model- oluşturacak bir Kürt devleti oluşturmaya çalışmaktadır. Bu girişim için on yıldan fazla bir zamandan beri çalışmaktadır. Bu girişim başarıya ulaşırsa, sıra, bizim güney doğumuzda da böyle bir yapılanmayı gerçekleştirmeye gelecektir. Bunu da zaten saklamaya-gizlemeye gerek bile duymamaktadırlar. On binlerce kilometre öteden, DEHAP’ın neden seçimlere sokulmamaya çalışıldığının, Tayyip’in neden siyaset yasağının kaldırılmadığının, hesabını sormaya kalkıyorlar. Ellerindeki en güçlü tehdit aracı da IMF - Dünya Bankası kredileri. Önce bizleri, her şeyimizin, geleceğimizin bu kredilere bağlı olduğuna inandırdılar, bunu sağlamak için planlı bir şekilde ödeyemeyeceğimiz biçimde borçlandırdılar, şimdi bu durumu bize karşı bir silah olarak kullanıyorlar. Bütün bunları yaparken bir amaçları var. Türkiye gibi büyük ve ileride kendileri için tehlike olabilecek potansiyele sahip bir ülkenin varlığından rahatsızlar. Bu nedenle, Türkiye’nin kendileri için tehlike teşkil etmeyecek boyutlara çekilmesini sağlamak istiyorlar. Bunu yapabilmek için de her yolu kullanıyorlar. Türkiye içinde istismar edebilecekleri, kandırabilecekleri, ihanet ettirebilecekleri, parayla satın alınabilecekleri, etnik kökeninin ön plana çıkarılmasından hoşlananları, din adına ortada gezen din istismarcılarını, kısacası kullanılmaya uygun her düşüncedeki insanı kullanarak, içeride bir huzursuzluk yaratmaya çalışıyorlar. Bir bakıyorsunuz, birileri bir “deniz” derneği kurmuş liman liman papaz gezdiriyor. Denizle papazın ne ilgisi varsa! Bir başkası çıkmış Doğu Karadeniz dağlarında insanlardan kan örnekleri topluyor. Bir başkası “Dinler arası diyalog” adı altında, papaz papaz dolaşıyor. Bir başkası televizyonlardan, kendisini meclise gönderen halka, “Atatürk benim atam değil” diye efeliğini gösteriyor. Zaten kapalı kapılar ardında o büyük insana küfür ederek meclise girmiş, şimdi zannediyor ki halk böyle efeliklere prim veriyor. Halk bu davranışından dolayı kendisini dışlayınca da “Ben İsa’yım”, “ben peygamberim” diye zırvalamaya başlıyor. Bir başkası, Kadıköy-Hasanpaşa’da çaycılık yapmaktan sıkılıp, Fatih’de “Şeyhlik” yapmaya başlıyor. Ankara, İstanbul, İzmir gibi üç büyük kentimizin, Üniversite görmüş, seçimle iş başına gelmiş anlı-şanlı belediye başkanları tek tek gidip bu adamın elini öpüp, kendileri için “hayır dua” dileniyorlar. Ne de olsa dünyalıklarını kazanmışlar, sıra öbür tarafı garantiye almakta! Bir başkası kalkıyor, Alman ajanlarının kontrolünde, kendi devleti aleyhine bu ülkenin insanlarını örgütlüyor. Niçin? Bu ülke, kendi malı olan altın madenlerini çıkaramasın da Alman altın stoklarına müşteri olsun diye. Hatta, boş zamanlarında da hobi olarak, yapılmakta olan barajların “dünya kültür mirası olan eski eserleri nasıl yok ettiğini” ağa babaları aracılığıyla dünyaya şikayet ediyor. Ülkenin dört bir yanında, akşam - sabah “Allah, peygamber” diyerek, sakalını sıvazlayıp, saçını savurarak dolaşan bir başka şeyh(!), İslamcı bir gazetenin, İslamcı yazarının evinde, zavallı bir kıza tecavüz edecekken basılıyor. Bir bakıyorsunuz, belediye başkanı seçildiği gün, “bir buçuk dairem var, başka hiç bir şeyim yok” diyen bir belediye başkanı bir milyar iki yüz milyon dolarlık servetini, bir kamyonla bakkallara bisküvi dağıtarak kazandığını söylüyor. Biraz sıkıştırılınca, oğlundan(!) üç yüz milyar() borç(!) aldığını söylüyor, daha doğrusu, ne söylediğini bilmiyor. Kimsede üstüne gidip de, bu servetin hesabını sormuyor. Başka birileri, “Gaz” gelecek yerden tavuk esirgemeyerek, elli milyon dolar götürüyor. Başka biri, Alman bilgisayar çöplüğündeki bilgisayar hurdalarını “Devlet adına İthal ederek” bazı kamu kurumlarını bilgisayara geçiriyor. Sonra da kayın pederinin bağışladığı(!) parayla siyasete atlayıp, bakan bile oluyor. Bir başka bakan(!); “Şehitlerin yaşama hakkı kadar Apo’nun da yaşama hakkı var” diyebiliyor. Gözümüzün önünde, bayrağımızı yerlere atanlar, bu gün aramızda serbestçe dolaşıyor. Bir aklı evvel ve avanesi bir tarih vakfı kurup, dünyaca tanınan bir Yahudi vakfından aldığı dolarlarla, Osmanlı kayıtlarından, azınlıklara ait tapuları bulup gün ışığına çıkarıyor(!). Bu listeyi çook uzatmak,hatta (ne yazık ki )kitap hacmine ulaştırmak mümkün. İşte bütün bu saydığımız kişiler ve bunlara benzer rollere soyunanların arkasındaki güçleri araştırdığımızda, karşımıza ya ABD, ya da AB çıkıyor. Bu yapılanların hiç biri tesadüfen yapılmış değildir. Şu saydıklarımızın ve burada sayamadıklarımızın tamamı, planlı-programlı ve bilinçli yapılan işlerdir. Ve bu işlerin finansörleri de, yine yukarıda andığımız çevrelerdir. Bu çevreler, asırlardır çözmeye çalıştıkları “Şark meselesini” çözebilmek için, her şeylerini seferber ediyorlar. Bir zamandan beri geveleyip durdukları, “Türkiye bir mozaik ülkedir” zırvasını zorla hayata geçirmeye çalışıyorlar. Peki başarılı oluyorlar mı? Bu gün için değil, ama uzun vadede, bu attıkları fitne tohumları, başımızı çok ağrıtacak kadar ürün vereceğe benziyor. Türkiye’yi herkes canının istediği kadar çok sayıda etnik gruplara ayırıyor. Hatta öyle ki, Türk’ü ayrı, Türkmen’i ayrı, Abdal’ı ayrı, sünniyi ayrı, aleviyi ayrı millet sayıyor. Kürd’ü,Laz’ı, Çerkez’i, Gürcü’yü, Abaza’yı, Çeçen’i, en baştan ayrı sayıyor zaten. Ne yazık ki, bu saydıkları grupların içinden, sayıları Kelaynak kuşları kadar bile olmasa da, bunların oyununa gelenler, yapılacak ihanete alet olanlar çıkabiliyor. Fakat, ülkemiz insanının ezici bir çoğunluğu, bu tür yaklaşımlara prim vermiyor. Yasalara saygılı. Devletine bağlı bir şekilde yaşıyor. Ancak, IMF’nin direktifleri ile yürütülmeye çalışılan ekonomi, artık yürüyemez hale gelmiş. Zaten IMF’nin görevi de bu. Operasyona tabi tutulacak ülkeleri, uzun yıllar uğraşarak, ekonomik iflasa sürüklemek. Ekonomik iflasın ardından gelecek sosyal patlamalar ise onların istediği ortamı yaratacak. “Müdahale ortamı.” Bu ortamda, şimdi Irak’ta yaptıkları gibi, ellerinde cetvel, masanın başında dünya devletlerinin sınırlarını yeniden çizecekler. Bunlar birer iddia değil, herkesin görebildiği gerçeklerdir. Türkiye’nin bölünüp-parçalanması hiç kimseye mutluluk getirmeyecektir. Sadece, Türkiye’nin ve Türk Milleti’nin kıymetini bilmeyenlere acı ve hüsran getirecektir. Dünyada Türk Milleti kadar sabırlı ikinci bir millet daha yoktur. Türk Milleti, oynanmakta olan oyunları, yapılmakta olan ihanetleri görüyor, ancak, sabırla bu yanlış yapanların yanlışlarından vazgeçmelerini bekliyor. Eğer bu yanlışlar ve ihanetleri yapanlar buna devam ederlerse, ileride de bunun hesabını vermek zorunda kalırlar. Çünkü, Türk Milleti’nin sabrı taştığı zaman, ortalık toz duman olur, göz gözü görmez hale gelir. Ortalık sakinleştiğinde görülür ki, ayakta duran Türk Milletidir. Toza toprağa karışanlar ise, bu devlete ve bu millete ihanet edenlerdir. Bu gün Türkiye Cumhuriyeti Devletine, vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür diyoruz. Nasıl, ABD’de yaşayan bir Çinli, bir Koreli, bir İngiliz, bir Japon “Ben Amerikalıyım” diyorsa ve ülkesinin yasalarına saygılı bir hayat sürüyorsa, burada da durum aynıdır. Herkes önce yaşadığı ülkenin çıkarlarını gözetecektir ki ülkenin kalkınmışlığından kendisi de yararlansın. Ülkemizde yaşayan bir kısım vatandaşlarımız farklı etnik kökenden geliyor olabilir. Ancak, onlar şunu çok iyi bilmelidirler ki, Türkiye’de buldukları dostluk ve kardeşlik ortamını dünyanın hiçbir ülkesinde bulamazlar. Onlar bu atmosferin dışında yaşayamazlar. Geçmişte gördük, bin bir hevesle Çeçenistan’a gidenler, İsrail’e gidenler, Ermenistan’a gidenler, Yunanistan’a gidenler, hayal kırıklığı içinde geri döndüler. (Tabii sadece sağ kalabilenler.) Onlar için de artık “Ortak Payda Türklüktür.” Yeni Dünya Düzeni kurmaya çalışanlar ülkemizdeki her türlü renkliliği ve en küçük farklılıkları kullanmak istemektedir. Bunu yapacak maddi ve manevi birikime sahiptirler. Bu yeni düzeni kurabilmek için, kontrollerinde bulunan hesapsız paraları, sınırsız şekilde harcamaktadırlar. Türk Milletine, AB içinde mutlu gelecek hayalleri kurdurarak, elimizdekini-avcumuzdakini adeta gasp etmektedirler. Özelleştirme (!) çalışmaları çerçevesinde yapılanlara dikkatli bakıldığında, gördükleriniz karşısında şaşkınlıktan küçük dilinizi yutabilirsiniz. Uluslar arası sermaye çevreleri ve onların yerli işbirlikçileri, bu milletin varını yoğunu haraç-mezat elinden almaktadırlar. Bu KİT’lerin niçin satıldığı sorulduğunda, “Zarar ediyorlardı” diye cevap veriyorlar. Peki, zarar ettiği için bir işletmenin satılması ne kadar karlıdır? Bunu hiç düşünmüyorlar. Zararın nedeni o işletmenin var olması mı yoksa, o işletmenin yanlış yönetilmesi mi? Bunu düşünen yok. Bir işletme durduğu yerde zarar etmez. Bazı insanlar o işletmeyi kullanarak üretim yapmak ister, başarılı olamayınca da işletme zarar eder. Burada zararın suçlusu işletmenin varlığımıdır ki “Satıp kurtulalım” diyerek milletin malını ona-buna peşkeş çekiyorsunuz. Bu sattığınız işletmeler hangi şartlarda meydana getirildi hiç düşünüyor musunuz? Haraç-mezat, hatta bazen bedavaya satılan bu işletmeleri tekrar milletin malı yapmak istediğinizde, bunun neye mal olacağını hiç hesap ettiniz mi? En canlı örnek olarak Türk Telekom’u gösterebiliriz. Bu karlı kurumu milletin elinden alabilmek için ne oyunlar oynandığını, ne baskılar yapıldığını, vatansever insanların nasıl ”Vatan haini” ilan edildiğini herkes biliyor. “Aman bir an evvel satalım, yoksa elimizde kalır ve bunun zararı da sırtımızdaki kamburu büyütür” dedikleri Türk Telekom, zarar etmedi, tam tersine kar etti. Basında bu durum, “Telekom herkesi şaşırttı” diyerek haber yapıldı. Aslında bu haberi yaparak kamuoyu önünde söyledikleri yalanları mazur göstermeye çalıştılar. Çünkü onlar da çok iyi biliyordu ki Telekom zarar etmeyecek. -Baba Buş- taa Amerikalardan İstanbul’a, bir geceliğine, zarar edecek bir Telekom için mi gelmişti? Kısacası, “özelleştirme” bir kurt masalıdır. Bu fakir milleti tamamen güçsüz bırakmak için bir bahanedir. Başka ülkelerde özelleştirmeler yapılmış ve başarılı olmuş olabilir. Ancak, her ülkenin kendine göre şartları vardır. Bu milletin sahip olduğu değerleri elden çıkarırsanız, zaten hiçbir birikimi olmayan bu millet bir daha o değerlere sahip olamayacaktır. |