Benliğin profesyoneli olur mu? Daha çocukluğumuzdan itibaren üzerinde çalıştığımız bir biz var bizden içeri: profesyonel benliğimiz. Okuduğumuz her satırın, girdiğimiz her sınavın, çoktan seçtiğimiz her şıkkın bizi bu “olmazsa olmaz” geleceğe hazırlamasını bekliyoruz. Sonra gelecek geliyor ve çoğunlukla ya hazır olmuyoruz ya da hazır olan halimizi sevmiyoruz. Neden?
Sadece bizde değil, birçok ülkede yapılan araştırmalar, çalışanların çoğunun profesyonel faaliyetlerinden memnun olmadığını gösteriyor. Hoşnutsuzluk sebepleri maddi imkânlardan, fiziki şartlara kadar çok çeşitli unsur barındırsa da bazı ortak temellere dayanıyor. En dikkat çekici olan hoşnutsuzluk ifadeleri ise şaşırtıcı şekilde hiçbir materyal unsura dayanmıyor. Bildiğimiz en eski ve en basit mutsuzluk sebebi olan “sevmemek” temel şikâyet olarak gözümüze, hayır çarpmıyor, giriyor. Ve insanlar tıpkı özel hayatlarında (ne demekse) olduğu gibi profesyonel hayatlarında da hoşnutsuzluklarına rağmen içinde bulundukları mutsuzluk bahçesinden çıkmaya cesaret edemiyor. Kendi kurguladıkları duvarlar ve kilitler onları hapsediyor içeri ve ağlaşıyorlar topluca. İşin kötüsü herkes yan bahçedekileri dışarıda zannediyor ve onların muhayyel ve muhtemel mutluluğu kendilerini daha da mutsuz hissettiriyor.
ÜÇ YANLIŞ BİR DOĞRU
Önce sebeplerine bakalım bu talihsiz durumun sonra sonuçlarını tartışalım. Burada saymayı unuttuklarımızı bulursanız lütfen ekleyin hatta yazıp gönderin, malum, mutsuzluk, kendisi değil ama sebepleri paylaşıldıkça azalan bir hastalıktır.
İlk akla gelen çoktan seçmeli test becerisinin “hayatta başarı” işareti olduğu yanılgısını yaratan eğitim sistemimiz. Bu o kadar sakatlayıcı bir yöntem ki, bilgiyi yanlış ölçmekle kalmıyor, hayatta vereceğimiz kararlarda bir tane doğru olduğunu ve onu da verili seçenekler içinden bulabileceğimiz illüzyonunu da yaratıyor. Sonra etrafımıza bakıyoruz, “e.hepsi” seçeneğini göremeyince dizlerimiz titriyor dudaklarımız büzülüyor. Test evreninde üç yanlış bir doğruyu sonsuza kadar gömüyor. Sorular başka kâğıtta cevap anahtarı ise başkasında... Aslında var olmayan cevap anahtarı şablonuna uydurmaya çalışıyoruz yaşamımızı. Nutuk çeken politikacı gibi soralım. Sonra ne oluyor? Mutsuz oluyoruz.
HAYALLERİMİZİ GÖMDÜĞÜMÜZ GÜN
İkinci tuzak, hatta saatli bomba ise iş hayatı ve özel hayat diye iki ayrı hayatımız olduğuna dair inancımızın içinden “tik tak” sesleri veriyor. "Önce okul, sonra bütün eğlenceler senin” sözü biz büyüdükçe içimizdeki ebeveyn tarafından tekrarlanıyor. Tek fark okulun yerini işin alması. İş, hazzı ertelemenin sebebi, hatta daha kötüsü sefaya ulaşmak için katlanılması gereken cefa haline geliyor. İşimiz eşyanın tabiatı gereği bir eziyet olarak kabul edilince, o zaman iş yaşam dengesi adını verdiğimiz kavramlar uyduruyoruz. İşin zaman ve mekânıyla oynuyor, işyerinde yapay sosyalleşme programları geliştiriyoruz. Kimsenin aklına işin aslında özel dediğimiz bireysel hayatın parçası olduğu gelmiyor. Kendi hayallerimizi unutup gömdüğümüz gün, kendimize yabancılaşmaya başladığımızı görmüyoruz.
Hayatımızın tümü bize özel, ama özel olan her şeyimiz hayatımızın tümünü yani genelini belirliyor. İş hayatımız da bize özel ve hayatımızın bütününü tanımlıyor. İşimiz, hayatımızın izole edilebilir bir parçası değil. O zaman önce çocuklarımızı kurtaralım. Uyandıralım onları, hayatta “tercih” denen şeyin, sınav kılavuzlarına sığmayacak kadar önemli bir şey olduğunu söyleyelim. Başkalarının öncelik ortalamalarına göre belirlenmiş sahte puan aralıklarını, kendi başarı hedefleri zannetmesinler. Tutku ve yeteneklerine kulak versinler. Onlara söylerken belki kendimiz de duyarız ağzımızdan çıkanı... |